2010-09-08

Hilmi Özkök Paşa’ya Teşekkür ve Bazı Dakikalar

Son on yıl içinde devlet, halk ve ülke olarak Türkiye'ye en büyük iyiliği emekli Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök Paşa'nın yapmış olduğunu düşünüyorum.


Paşa, öldürülme tehlikesini göze alarak darbe teşebbüslerini akamete uğratmış, sevgili Türkiye'mizi biiznillah büyük bir felaketten kurtarmıştır.

İç barış, sosyal mutabakat, huzur ve adalet taraftarı her Türkiyeli'nin Hilmi Paşa'ya teşekkür ve minnet borcu vardır.

Paşa defalarca suikast tehlikesi atlatmıştır. Diken üzerinde oturmuş, ülkenin beş büyük bürokratından biri olmasına rağmen, öğle yemeklerini, zehirlenmemek için evinden sefertası ile getirmek zorunda kalmıştır.

Darbeciler onu bertaraf edebilmek için memuriyetini yapamayacak derecede hasta olduğu yalanını yaymışlar uyduruk bir raporla makamından indirmek istemişler, o da bu asılsız iddialara F-16 uçağına binerek, denizaltı ile iki saat su altında seyir yaparak cevap vermiştir.

Genelkurmay Başkanlığı dönemi son derece fırtınalı geçmiş, entrikalar birbirini takip etmiştir.

Paşa Allah'ın korumasına mazhar olmuştur.

Halk yığınları bu gerçekleri bilmez, işin içyüzünden bîhaberdir.

Bu konu ile ilgili tafsilat yazacak değilim. Sadece şu hususu, kalp gözleri açık erbab-ı irfana çıtlatmak isterim.

Hilmi Paşa'nın devletimizi, halkımızı, vatanımızı darbe felaketinden koruması; Gavsü'l-Azam Seyyid Abdülkadir Geylanî hazretlerinin kerâmetidir. Mâlum olduğu üzere, evliyaullahın kerâmâtı Resûl-i Kibriya aleyhi ekmelüttahaya hazretlerinin mucizelerinin devamı mahiyetindedir.

Mucizeler ve kerametler Allah'ın yaratması ve hikmetiyle olur.

Ülkemiz bir evliyalar vatanıdır. Topraklarımızda, i'lâ-i kelimetullah için buralara gelmiş kimisi savaşırken şehid olmuş, kimisi hastalıktan veya başka sebepten vefat etmiş sahabeler, Tâbiîn, Tebe-i Tâbiîn yatmaktadır. Türkiye coğrafyası evliya kabir ve türbeleri ile doludur. Şehirlerimizin değişmez mânevî vâlileri vardır.

Gerek Hazret-i Sıddîk'a, gerekse Hazret-i Haydar-ı Kerrar'a ulaşan icazetleri olan tarikatlarımız, şeyhlerimiz, dervişlerimiz ve onların muhibleri ülkemizde bir mâneviyat ve ruhaniyat ordusu oluşturur.

Seyyid Abdülkadir Geylanî Efendimiz hazretlerinin de ülkemizde hayli seveni, bağlısı bulunmaktadır.

Günlük gazeteler, tv kanalları bu gerçek üzerinde durmazlar, onların gündeminde ne şeriat vardır, ne tarikat, ne de hakikat.

Türkiye coğrafyasında tarikatsız, tasavvufsuz bir İslâm düşünülemez.

Bu coğrafyada, İmana, İslâm'a, Kur'ân'a, Sünnete, Şeriata, hakikate en büyük hizmeti Allah'ın izniyle tarikat ve tasavvuf mensubu büyük ve seçkin mü'minler ve onların bağlıları yapmıştır. Sa'yleri meşkur olsun.

Hiçbir Müslüman, tarikat ve tasavvufa girmeye zorlanamaz. Tarikat ve tasavvuf mensubu olmak bir nasip meselesidir, büyük bir devlettir, ihtiyarîdir.

Tarikat ve tasavvuf boyutuna sahip olmayan sevgili iman ve din kardeşlerimiz, bu konuda dillerini tutsunlar ve Vehhabîlerin, selefîlerin, aktivistlerin, teröristlerin propagandalarına kapılarak sûfîlik aleyhinde konuşmasınlar.

Türkiye'de tarikat, tasavvuf, sûfîlik düşmanlığı yapmak İslâm'a ve Ümmet'e zarar verir.

Bizim çok dikkat edeceğimiz tek husus, tarikatların ve tasavvufî faaliyet ve hizmetlerin Şeriat-ı garra-i Ahmediyyeye yüzde yüz uygun ve mutabık olmasıdır. Bu husustaki ölçüleri de, aşırılığa kaçan ehl-i bid'atten değil, Ehl-i Sünnet ve Cemaat ulema ve fukahasından öğrenip almalıyız.

Abdülkadir Geylanî, Ahmed er-Rufaî, İmamı Rabbanî, Hasan eş-Şâzelî, Muhyiddin Arabî, Mevlâna Celalüddin Rûmî, Aziz Mahmud Hüdâî, Emîr Sultan, Hacı Bayram Velî, Şaban-ı Velî ve daha binlerce tarikat ve tasavvuf evliyası bu ümmet-i merhumenin (Allah'ın rahmetine nail olmuş ümmetin) medar-ı iftiharıdır. Onlar hidayet rehberleridir, onlar Tevhid bayraktarlarıdır, onlar Resulullah'ın vekil, vâris ve halifeleridir. Onlar bizler için güzel, iyi, doğru örneklerdir.

Onlar zülcehaneydir. Hem şer'î ve zahirî ilimlerde icazetleri vardır, hem de mâneviyat ve irfan sahasında mücîzdirler.

Tarikat ve tasavvufa bağlanmak, evliyaullahı ve gerçek şeyhleri ve mürşidleri sevmek kuru lafla olmaz. Onları sevenler itikadlarını tashih etmekle, beş vakit namazı dosdoğru kılmakla, cemaat ehli olmakla, mâruf ile emr münkerden nehy etmekle, nefislerini terbiye etmekle, Muhammedî ahlakla ahlaklanmakla, büyük ve küçük cihad etmekle, yeryüzünde Allah'ın şâhitleri, Resulullah'ın gönüllüleri olmakla mükelleftir.

Tarikat ve tasavvuf ehli iki kutsal bağ ile bağlıdır.

Birincisi Allah ile ezelde yapmış olduğu ahd ü misak bağı.

İkincisi Resulullah efendimize olan biat ve itaat bağı.

Kul olmak itibarıyla sûfî bir Müslümanın hatâları, günahları, ayıpları olabilir ama o asla bir fâsık-ı mutecâhir, bir fâcir-i mütecâhir olamaz, yani Şeriatın yasak etmiş olduğu şeyleri halkın ortasında utanmadan, çekinmeden, hayâ etmeden açıkça ve küstahça işleyemez. Böyle bir hal kişiyi daire-i itaatten çıkartır, daireyi isyan ve tuğyana atar.

Türkiye Müslümanları iki ateş arasında, örs ile çekiç beyninde kalmıştır. Bir tarafta zâlim ve amansız harbî ve militan din düşmanları, öbür tarafta din sömürücüleri.

Tarikat ve tasavvuf erbabı Allah'a karşı ihlâslı, mahlukata karşı adaletlidir. Kendisinde ihlas ve adalet olmayan kişi sofu ve sûfî gibi görünse de aslında kızıl bir münafıktır.

Dünya tuzağına düşen, parayı en büyük değer ve put haline getiren, lüks ve sefih bir hayat süren kişi tarikat ve tasavvuf ehli değil, tarikatçı müsveddesidir.

Evliyaullahın ruhaniyetleri üzerimize sâyeban (gölgelik) olsun.

Evliyaullah Allah'ın dostlarıdır. Allah'ın rızasını kazanmak, yardım ve keremine mazhar olmak isteyenler O'nun dostlarını sevsinler.

Nasipsizler dillerini tutsunlar.

(Dakika, zengin Türkçe'de ince ve derin fikir, mülâhaza, nükte demektir. Çoğulu dakaiktir.)

Mehmet Şevket Eygi
27 OCAK 2010

********************************************

Kıvrıkoğlu'ndan, kola içen Org. Özkök'e şarap içme emri




Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Hilmi Özkök'e yaptığı akıl almaz içki baskısı...

YARGILANMA İNTİKAMINI ALDI

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı İlhami Erdil, dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun kuvvet komutanlarına içki içmesi için toplantılarda baskı yaptığını itiraf etti. Haksız mal edinmek suçu nedeniyle 2.5 yıl hapse mahkûm olan ve rütbesi oramirallikten erliğe indirilen eski Deniz Kuvvetleri Komutanı İlham Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'e konuştu. Erdil, döneminde yargılandığı ve bu yüzden de kendisini asla affetmeyeceğini deklare ettiği eski Genelkurmay Başkanı Özkök'ten intikam alırcasına bir anısını anlattı.

"NE ŞARABI KOLA İÇİYOR"

2000 yılında Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonrası dönemim Jandarma Genel Komutanı Aytaç Yalman’ın evinde Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarıyla bir araya geldiklerini ve bu yemekli toplantıda Kıvrıkoğlu'nun Özkök'e zorla içki içtirttiğini söyleyen Erdil olayı şöyle anlattı: “ 2000 veya 2001 olabilir. Kıvrıkoğlu Paşa, Genelkurmay Başkanı’ydı. Her Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra bir kuvvet komutanının evinde toplanıp akşam yemeği yeriz. Bir toplantı sonrası yine Cumhurbaşkanlığı Köşkü içinde yapılan komutanlık evlerinden birinde yemek yedik. Masada Kıvrıkoğlu, Kara Kuvvetleri Komutanı Hilmi Özkök, Deniz Kuvvetleri Komutanı İlhami Erdil, Hava Kuvvetleri Komutanı Ergin Celasun var. Masaya şarap servisi yapıldı. Herkesin önündeki kadehte kırmızı içecekler duruyor. Bir ara galiba Aytaç Paşa, Hilmi Özkök’e seslenerek, ’O Hilmi, ne güzel, sen de şarap içiyorsun’ dedi. O da, ’Evet biz de heyete uyduk içiyoruz’ cevabını verdi."

Kaynak:Hürriyet Gazetesi


******************************************************

E.Org. Hilmi Özkök'ten E. Org. İlhami Erdil'e yanıt: Söyleyene bakarım, adam mı?




Fikret Bila'nın yazısı


Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, iki gündür köşesinde eski Deniz Kuvvetleri Komutanı İlhami Erdil’le yaptığı bir sohbeti aktarıyor.

Ertuğrul Özkök, dün İlhami Erdil’den dinlediği bir akşam yemeğini şöyle aktardı:

“Sözü tekrar Erdil’e veriyorum:

Masaya şarap servisi yapıldı. Herkesin önündeki kadehte kırmızı içecekler duruyordu. Bir ara galiba Aytaç Paşa (Yalman) Hilmi Özkök’e seslenerek ‘O Hilmi, sen de şarap içiyorsun’ dedi. O da ‘Evet biz de heyete uyduk içiyoruz’ cevabını verdi.

Buraya kadar normal. Ancak tam o sırada Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu söze giriyor ve herkesi şaşırtan şu sözleri söylüyor:

‘Nereden şarap içiyormuş? Önündeki şarap değil, kola.’

Tabii masaya bir sessizlik çöküyor.

Kıvrıkoğlu kimsenin tepki vermesine izin vermeden hizmet yapan garsona dönüyor ve ‘Oğlum şuradan bir şarap getir. Hilmi de doğru dürüst içki içsin’ diyor.”

Hilmi Özkök’ün yanıtı

Eski Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, görev yaptığı süre boyunca ve sonrasında imalar yoluyla hep eleştirildi. AKP’ye yakın durmakla, içki içmemekle, dini değerleri önde tutmakla -deyim yerindeyse- suçlandı.

Hilmi Özkök Paşa’ya, dün Ertuğrul Özkök’ün İlhami Erdil’den aktardığı bu olayı sordum.

Özkök Paşa, “Yanıtımı size Mevlana’dan bir şiirle vereyim” dedi ve şu şiiri okudu:

“........

Suskunluğum asaletimdendir

Her lafa verilecek bir cevabım var,

Lakin;

Bir lafa bakarım laf mı diye,

Bir de söyleyene bakarım adam mı diye”

Hilmi Özkök’ün okuduğu şiirin adresi kuşkusuz İlhami Erdil’di. Özkök Paşa, Erdil’e ağır bir yanıt vermiş oldu.

Yemeğin ayrıntıları

İlhami Erdil’in aktardığı anekdotla ima etmeye çalıştığı, Özkök Paşa’nın içki içmediği, dindar bir komutan olduğu.

Hilmi Özkök Paşa içki içmez mi? O yemekte içmedi mi?

Söz konusu yemekle ilgili olarak dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Aytaç Yalman’la da konuştum. Aytaç Paşa’nın söylediklerine girmeden önce, yemekle ilgili bazı ayrıntıları da öğrendim. Aktarayım:

Komutanlar yemeğe geçmeden önce, küçük bir kokteyl veriliyor. Hilmi Özkök Paşa da kokteyl aşamasında viski içiyor. Yemekte ise şarap ikram ediliyor. Özkök Paşa midesinden rahatsız olduğu için bira, şarap gibi içkiler içemiyor. O nedenle yemekte kola söylüyor. Ama yemeğe oturmadan önce viskisini içiyor.



Özkök Paşa’nın içkiye yaklaşımı

Ankara’da gazetecilik yapanlar komutanlarla değişik ortamlarda bulunurlar. Sohbet ederler. Özkök Paşa sosyal ortamların gerektirdiği hallerde içki içer. Genellikle mayasız içkileri tercih eder; viski, votka gibi. İçkiye düşkünlüğü yoktur. Hilmi Paşa dini değerleri bilen ve önemseyen bir komutandır. İçki içmenin haram sayıldığını bilir ama Allah’ın affetme büyüklüğüne de inanarak, sosyal ortam gerektirdiğinde içer. Ama Ramazan’a daha hassastır. Oruç tutar ve Ramazan ayı boyunca içki içmez. Değişik vesilelerle yaptığımız sohbetlerde, “Keşke hiç içmesem. Çocuklarım da ‘Babam hiç içmiyor, ne güzel’ diyebilseler. Onlara örnek olsam. Midem de rahatsız, ama bazen mayasız içki içiyorum” dediğini anımsarım.

Bu arada komutanların birbirlerine nasıl hitap ettiklerine ilişkin bir bilgiyi de yansıtayım. İlhami Erdil, Ertuğrul Özkök’e, “Aytaç Paşa, ‘O Hilmi ne güzel sen de şarap içiyorsun’ dediğini söylüyor. Kuşkusuz İlhami Erdil de bilir ki, komutanlar birbirlerine ismiyle hitap etmezler. “Komutanım” derler. Örneğin Aytaç Paşa, Hilmi Paşa’ya hep “komutanım” demiştir. Hilmi Paşa da, Hüseyin Kıvrıkoğlu Paşa’ya hep “komutanım” diye hitap etmiştir. Bu TSK’nın bir geleneğidir.

Aytaç Paşa ne diyor?

Yemeğe ev sahipliği yaptığı iddia edilen Aytaç Yalman Paşa’yla da bu konuyu konuştum. Aytaç Paşa’nın söyledikleri şöyle:

“Yazıyı ben de okudum. Gerçekten hatırlamıyorum. Aradan kaç sene geçmiş. MGK toplantılarından sonra bir komutanın evinde toplanırız. Durumu değerlendiririz. Sohbet ederiz. Biraz da stres atarız. Bu bir gelenektir. Ama gerçekten böyle bir sohbet hatırlamıyorum.”

Hilmi Paşa da Aytaç Paşa da bu tür konularla gündeme gelmekten rahatsızlık duyuyorlar. Üzülüyorlar. Üzüntülerinin nedeni şahısları değil ama TSK’nın bu şekilde konu edilmesi ve yıpratılmasıdan duydukları kaygı...

Kıvrıkoğlu birkaç ay önce açıklamıştı:

‘Özkök’ü istemiyordum’

Eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, Hürriyet gazetesi yazarı Şükrü Küçükşahin’e Mart 2008’de yaptığı açıklamada, halefi Orgeneral Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı’na getirilmesini istemediğini söylemişti.

Kıvrıkoğlu, “Özkök’ü istemiyordum. Ben 2 yıl kendisini komutan olarak izledim. Bunun sonucunda da irtica ile mücadeleyi daha iyi yapacak birinin gelmesini istedim” demişti.

Kıvrıkoğlu, eski Başbakan Bülent Ecevit’in, Başbakan Yardımcısı Şükrü Sina Gürel’in yanında, 15 Temmuz 2002’de YAŞ öncesinde, görev süresini uzatmayı önerdiğini açıklamıştı.

Kıvrıkoğlu, bu öneriyi hoş karşılamadığını ve bu konuyu siyasetin pingpong topu yapmak istemediğini de söylemişti.

2010-09-07

Aydın Doğan Medyasının Adi Yüzü (Video)




Buna Habercilik Denemez, Bu Şekildeki Bir Yayın Anlayışında Kasıt Aranmalı ve  Devlet Otoritesi Tarafından Cezalandırılmalıdır.
Bu Medya Grubunun içerisinde Sabetaycı kadrolaşma olup olmadığı
Devletimizin Güvenliğini ilgilendiren bir sorundur.
Devletimizin Adil Savcılarını göreve davet ediyoruz...
Biz Temiz, Huzurlu, Adil ve Mutlu Bir Türkiye İstiyoruz...

2010-09-06

İslam Düşmanı Üç Beş Sabetayist Profesörün Rezil Oluşu (video)



Türkiye'de hiç bir başarı cezasız kalmaz.

Yorumsuz

Gemi nerede gemi? Bandırma'nın hikayesi...

19 Mayıs’ta Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı söylenen gemi nerede?
Söküp satmışlar. Kim, niçin yaptı derseniz; belgeleri yok ortada...
Peki gemiyi söktünüz, geminin seyir defteri nerede?
O da yok...

Bandırma Vapuru


Geminin Samsun’dan önce Sinop’a uğradığı söyleniyor. Niye uğradı, kim indi, kim bindi gemiden? Sahi bu seyahat niçin bu kadar uzun sürdü? Yola çıkmak için niçin bu kadar beklendi, o da ayrı bir soru.

Yani Mustafa Kemal, pusulası olmayan küçük bir taka ile, Karadeniz’in dalgalı sularına, Vahdeddin’den ve İngilizlerden gizli bir şekilde çıkmadı! Mustafa Kemal gençlere bir bayram filan da armağan etmedi. Zaten İdman Bayramı vardı, Osmanlı’dan gelen, o da kutlanıyordu, onu 19 Mayıs’la birleştirip yıllar sonra siyaset mühendisleri tarafından bugün bayram ilan edildi. Tıpkı 23 Nisan’ın Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak ilan edilmesi gibi.



İstanbul Limanı da Samsun Limanı da İngilizlerin denetimindeydi. Kalkarken İngiliz yetkililer gemiye çıkıp gidenlerin evraklarını incelemişti.

Yani kaçma filan yok. Gizlice de değil. İngilizler kimin nereye niçin gittiğini biliyor. Giderken de biliyorlar, varırken de...

İsimler, gemideki araçlar belli. Bir otomobil, bir de tanker var. Güzergah da belli.

Erzurum – Sivas kongre bildirilerini biliyoruz, peki kongre zabıtlarını bilen-gören var mı? Kim ne dedi? Eleştiriler, talepler.

Bu kongreler nasıl toplandı? Ülkenin başka yerlerinde kongreler toplanmamış mı idi?

Sivas ve Erzurum’da kongre toplandı tamam da, mesela herkes Hatay Cumhuriyeti’ni bilir de, “Kars İslâm Cumhuriyeti”ni, “Batı Trakya Türk Cumhuriyeti”ni duydunuz mu!

Türkiye Cumhuriyeti bu oluşumların katılımı ile ortaya çıkan bir cumhuriyetti.

Kars İslâm Cumhuriyeti’nin anayasası, yasalar, meclisi, hükümeti her şeyi vardı. Bayrağı ise bugünkü Genç Parti’nin kullandığı bayraktı.

Okula yakın bir evde oturuyorum da, Nisan ayı ile başladılar, her gün şarkılı türkülü, oyunlar. Eğitim filan yok, “Bayrama hazırlık” yapıyorlar. Yürüyüş talimleri.

Biz 500 metreden rahatsız oluyoruz o hoparlörden yayılan ve saatler süren müzikten, kesin kimse ders yapmıyordur, yapsa da anlaması mümkün değil zaten.

Siz çocuklarınızın 8 ay öğrenim gördüğünü sanıyorsanız, yanlıyorsunuz, 5 ay eğitim, 3 ay bayrama hazırlık.

Nisan, Mayıs ve Ekim bayram ayı. Aynı bildik şeyler tekrar tekrar anlatılıyor. Resmi tarih yalanı tekrarlanır, resmi ideoloji pompalanır. Meydanlardaki Çağdaş yaşamcılar, bu yalanlara inananlardan oluşuyor.

Bayram yapmaktan çocuklar okumaya fırsat bulamıyor. Öyle CHP’nin “Cumhuriyetin Şeref Kitabı”ndaki şiirdeki gibi; “Ey gökteki melekler, sizde göklerden inin / Yılda bir borcumuzdur Cumhuriyete tapmak” (15. yıl sayfa 53)  “Evet, facianın tüyler ürperten tarafı budur. Padişah denilen hain, kendi tahtını ve kıymetsiz hayatını korumak için yurdunu, milletini düşmana feda etmek istiyordu. Atatürk padişah adını taşıyan vatan hainini kovdu” sonunda değil mi?

Vaat edilen neydi: “Ulu şefimizin gösterdiği yoldan yürüyelim. Onun yolu bizi yalancı ahiret cennetine değil, hayata kavuşturacaktır.” “Ufukta sonsuzluğu çizen kudretli bir el / Göklere yükseliyor ilah gibi bir heykel / Bu varlığın önünde bir dakika dize gel / Bu taş daha kutsidir o Kabenin taşından.”

Ey büyük ata! Ey tanrının oğlu!” diye başlayan daha bir sürü zırvanın yer aldığı bu metnin aslını görmek isterseniz, CHP’nin Cumhuriyetin 15. Yılı için bastırdığı, “Türk Gençliğinin duygu ve düşüncesi”ni ifade eden İstanbul’da Cumhuriyet Matbaasında basılan “Şeref Kitabı”na bir göz atmanız yeter.

Batı müziği formundaki şarkılar eşliğinde Batı tarzı dans gösterileri ile 19 Mayıs’ın ne ilgisi var, onu da size bırakıyorum.

Sahi şu Sivas ve Erzurum kongre zabıtlarını yayınlayacak kimse yok mu? Kim ne demiş, o kararlar nasıl alınmış bir öğrensek. Kongreye katılanlar nasıl seçilmiş?

O döneme ilişkin Çankaya, TBMM, Başbakanlıktaki gizli arşivler ne zaman açıklanacak? Kim niçin gizler bunları? İstiklal Mahkemesi zabıtları ne zaman açıklanacak, bari onu söyleyin. Açıklanmıyorsa niçin? Kim mani oluyor ya da kim neden korkuyor.

Gerçek ortaya çıksın ve istismar son bulsun.

Sahi Bandırma vapuru gerçeğini kim anlatacak bize? Yoksa gemi 19 Mayıs’tan önce mi vardı Samsun’a! Bari İngilizler açıklasalar kendi arşivlerindeki bilgileri.

Söylenti en tehlikeli gerçekten daha tahripkârdır.

Tarih övgü ya da sövgü kitabı değildir. Tarihten ders alınır. Tarih toplumun ortak hafızası ve tecrübeler birikimidir.

Allah hiçbir milleti, kendi tarihinin gerçekleri için başka milletlerin insafına, himmetine muhtaç bırakmasın.

(Amin.)

Selâm ve dua ile.

(Abdurrahman Dilipak, Vakit, 2009-05-19)


O bir posta vapurudur.. Bandırma Vapuru ile ilgili yalanları izleyin...

YAKIN TARİHİMİZ VE SABETAYCILAR


ADNAN Menderes'in eşi Berrin hanımın, meşhur Dr. Nazım beyin yeğeni olduğunu biliyoruz.
Dr. Nazım, ünlü ve ileri gelen Sabataycılardandır, İttihadçıdır ve İzmir suikasti hadisesinde idam edilmiştir.
Bilindiği gibi Sabataycılar üç büyük kabileye ayrılır ve bunların araları hiç iyi değildir; hattâ zaman zaman aralarında dehşetli kapışmalar, hesaplaşmalar olmaktadır. İzmir suikastinde mağdur olup okka altına giren Sabataycılar, Karakaşlara mensuptur; onları ezenler de Kapancıdır. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra da böyle olmuştur.

Peki Sabataycı aşiretler niçin kendi aralarında bu kadar şiddetle çekişiyordu? Bu savaşın ardında büyük menfaatler, ikbal hırsları bulunmaktadır. İslâm tarihine bakınız, Müslümanın Müslümana yaptığını gâvur yapmamıştır. Sünnilerle Şiiler arasında asırlar süren kanlı savaşlarda nice şehirler yıkılmış, ülkeler tahrip edilmiş, kesilen kellelerden tepeler yapılmıştır.



Sabataycıların Yakubiler kolu, Kapancılara karşı Karakaşları desteklemektedir. Son birkaç yılda Türkiye Sabataycıları içinde, kapalı kapılar ardında hayli gizli ve çetin müzakereler yapıldı, üç aşiretin ileri gelenleri anlaşmaya, uzlaşmaya çalıştılar, lakin anlaşamadılar. İsmini vermek istemediğim bir Sabataycının Cumhurbaşkanı seçilmesi isteniyordu. ABD dışişleri bakanı Madamın da desteği alınmıştı. Lakin birbirine rakip ve hasım üç dönme aşiretinin kurmayları bu hususta bir türlü uzlaşamadılar. Sabataycı aday dışarıdan da baltalandı ve ülkenin başına geçme hayalleri söndü.



Gelelim Berrin hanım ile Adnan beyin durumuna. Adnan Menderes aile içi bir izdivaç yapmıştır; Evliyazadeler ailesindendir; hanımı da aynı aileye mensuptur. İzmir suikastinde asılan Maliye nazırı Cavid bey Sabataycıların en mutaassıp kolu olan Karakaşlara mensuptur. Dr. Nazım bey de Karakaşlar'dan Berrin hanım ve Adnan Bey de... Bir bomba daha: 27 Mayıs darbesinden sonra asılan dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu da... Asılanlar Karakaş, asılmalarına yol açanlar Kapancı...



Son yıllarda Kemal Derviş, İsmail Cem, Rahşan Ecevit, Mehmet Ali Bayar arasındaki çekişmeleri, zıtlaşmaları, entrikaları anlamak için çok şey bilmek gerekiyor. Mason locaları içinde bütün üyeleri Sabataycı olan localar vardır.



Biz Türkiyeliler ne yakın tarihimizi, ne de bugünümüzü biliyoruz. Tarih diye bir sürü maval, masal, martaval, mitos öğretiliyor.Yakın tarihimize ait ciltlerce kitap, külliyat yayınlandı. Bunların hangisinde Dönmelerin son devirdeki ihtilal, reform, inkılap, değişim faaliyetlerindeki rolleri anlatılmaktadır? Liselerde okutulan tarih kitaplarında bir kelime ile olsun Masonların, Dönmelerin rolünden, gücünden, tesirinden bahsediliyor mu?



Biz, Masonlar denilince tek, homojen, birlik ve beraberlik içinde olan gizli bir teşkilatı düşünüyoruz. Halbuki ülkemizde dört ayrı Mason teşkilatı bulunmaktadır. Bunların biri Kainatın Yüce Mimarı dediği Allah'a inanmayanı teşkilata üye kaydetmez. İlerici Mason grubu ise ateist veya agnostiktir ve bu ikisinin arasında geçimsizlik, soğukluk, kavga, çekişme vardır.



Sabataycılar diye tutturmuş gidiyoruz. Peki Sabataycılık nedir? Bunlar kaç gruba veya aşirete ayrılmaktadır? Hangi köşebaşlarını tutmuşlardır. Türk siyasetinde, Türk iktisadiyatında, Türk üniversitelerinde, Türk medyasında rolleri, ağırlıkları nedir?.. Bu gibi soruların cevabını veren ilmî, ciddî, tutarlı yayınlara sahip miyiz?



Sabataycılık bir buzdağıdır ve biz onun su üzerindeki yüzde birini görmeye çalışıyoruz, altta kalan doksan dokuz parçası meçhulümüzdür. Bu konularda belge mi yok, bilgi mi yok, kitap ve ilmî makale mi yok, arşivlerde vesika mı yok?.. Hepsi var ama bunları bir araya getirecek, tahlil edecek, bilahare terkib yapacak, ortaya dört başı mamur araştırmalar koyacak kafa yok, kültür yok, niyet yok.



Sabataycılık gizlilik üzerine kurulu bir lobidir. Onlar iki kimliklidir, taqiyye yapmaktadır. Üzerlerine ışık tutulması, açığa çıkmaları hiç işlerine gelmez. Onların işlerine gelmez ama biz de bu konuyu öğrenmek zorundayız. Türkiye'deki bu müzmin din-siyasî sistem kavgasını kimler çıkartmıştır? Yüz milyonlarca dolarlık servetlere sahip birtakım Dönme aileleri bu efsanevî zenginlikleri nasıl kazanmışlardır? Birtakım Dönmeler niçin İslâm'a ve Müslümanlara, medenî insanlara ve vatandaşlara yakışmayan bir şekilde saldırmaktadır? Sabataycılar niçin hukuk fakültelerinin ceza hukuku kürsülerine rağbet etmektedir? Vaktiyle, TCK 163'üncü madde ile ilgili bilirkişi raporları veren Sabataycılar niçin hep Müslümanların aleyhinde görüş beyan etmiştir?



Bilmemek ayıp değildir, öğrenmemek ayıptır... Masonlar, Sabataycılar bilinmek istemeyebilir ama bizim de bilmeye, öğrenmeye, içyüzünü anlamaya hakkımız yok mudur?



Sabataycılar derken, birkaç aydan beri ortaya bir de Kürt Yahudileri konusu çıktı.Kendilerini Müslüman gösteren (Sünnî veya Alevî), fakat asıl kimlikleri Yahudi olan kişiler, aileler, gruplar varmış. Bunlar kimdir? Kendi hallerinde yaşayan vatandaşlar mıdır, yoksa Türkiye hakkında normal ötesi emelleri, planları mı bulunmakta? Kürt terör hareketinde bu Yahudilerin rolü, tesiri nedir? Türkiye'de şu anda 18 bin Musevî olduğu söyleniyor. Sabataycıları, Kürt Yahudilerini hesaba katarsanız bu rakam çok büyüyecektir.



Birtakım crypto-yahudiler din konusunda militanca hareket etmeseler fazla işkillenmeyeceğim. Lakin gerçekte Müslüman olmadıkları halde birtakım gizli Yahudiler niçin İslâm ve Müslümanlar konusunda militanca hareket etmektedir? Din, inanç, ibadet, inandığı gibi yaşamak hürriyeti evrensel bir değerdir. Peki, birtakım Dönmeler bu hakkı ve hürriyeti bize niçin tanımak istemiyor?



Vatikan'da bulunan Fransızca bir belgeye göre, Manisa ve civarında bundan iki asır kadar önce 150 bin Yahudi göç etmiş; bunlar, Müslümanlar arasında Yahudi kimliği ile yaşamakta güçlük çekecekleri, dışlanacakları için kendilerini Bektaşi olarak göstermişler... Bu iddiaları, dedikoduları hangi tarihçiler, hangi fikir adamları, hangi akademisyenlerimiz inceleyip araştıracaktır?

Dedikodu ile tarih yazılmaz ama gerçeklere şüphelerden gidilir. Ortaya bir rivayet, iddia atılınca; ilmin ışığında incelenmeli, araştırılmalıdır. Yanlışsa yanlışlığı, doğruysa doğruluğu ortaya çıksın.



Son on yıldan beri ülkemizde çok vahim, çok garip hadiseler oluyor. GAP bölgesinde seksen küsur yabancı büyük şirket faaliyette bulunuyormuş.Bunların yetmiş küsuru Yahudi-İsrail kuruluşlarıymış ve hassaten Kürt Yahudilerini çalıştırıyorlarmış. Bu iddialar doğru mudur? Elde ne gibi sağlam bilgiler, belgeler, şahitler bulunmaktadır? Bunların açıklanması, araştırılması gerekmez mi?



Türkî cumhuriyetlerden Türkmenistan'da, Müslüman Türkmen gibi görünen, asıl kimlikleri Yahudilik olan büyük, nüfuzlu, güçlü bir taife varmış... Bu konuda nerede aydınlatıcı bilgi bulabiliriz?



Velhasıl bir sürü esrarlı, acayip, garip, akıllara durgunluk verecek cinsten hadiseler, rivayetler, dedikodular, söylentiler, iddialar içinde bunalmış vaziyetteyiz. Maalesef Türk toplumu bir bilgi toplumu değildir. Halkımız, aydın zümre, gençliğimiz uzun yıllardan beri uyutulmuş, afyonlanmış, sersemletilmiş, zekâ özürlü hale getirilmiş bulunuyor. Amerikalılar topraklarımıza çıktılar bile. Amerikan gemileri tanklar indirdi. Amerikalı personel için özel, USA standartlarına uygun sahra kenefleri getirildi. Uçak dolusu tabut ve ceset torbası getirildi. Biz ise hâlâ sayıklıyoruz: Meclis henüz izin vermemiştir... diye. Sabataycılar Türk toplumunda akıl bırakmadı!


Mehmet Şevket Eygi

2010-09-05

Video: Osmanlı'dan Günümüze Lisan Tahribatı( ve Harf İnkılabı ) - Kadir Mısıroğlu

Tarihçi Kadir Mısıroğlu'ndan tekrar tekrar izlenecek bir tarih sohbeti..

Harf İnkılabı neden yapıldı?
"Dilimizi Türkçeleştirmek" maskesi altında yapılan saldırıların asıl gayesi neydi? 

1.  Bölüm



2.  Bölüm




3. Bölüm




4.Bölüm




5. Bölüm





6.Bölüm





7.Bölüm




8.Bölüm





9. Bölüm




10. Bölüm


Bilinmeyenlerin anlatıldığı bu keyifli tarih sohbetini aşağıdaki araç kutusunu kullanarak, Facebook veya diğer sosyal ağ sitelerinde paylaşabilir, böylelikle daha çok insanın faydalanmasını sağlayabilirsiniz...

Türkiye’yi İsrail’in Sömürgesi Yapmışlardı

İsraille 50 kadar (çoğu askerî) anlaşma yapılmış bunlar Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçirilmemiş. Mahiyetlerini, konularını, içyüzlerini doğru dürüst ne Meclis biliyor, ne de halk.


İçinde saçı bitmedik yetimlerin hakları da bulunan milyarlarca dolar, yok tank tamiri, yok pilotsuz uçak diye İsrail’e peşkeş çekilmiş. Bunların hesabı yok, kontrolu yok.

Siyonistler Türkiye'yi bir tür sömürge haline getirmişler.

Bu yetmiyormuş gibi PKK hareketini, terörü sinsice desteklemişler.

Vatansever milletvekillerimizin bu konularda harekete geçmeleri, bilgi ve belge toplamaları ve milleti aydınlatmaları gerekir. Bunu yapmazlarsa vazifelerini ihmal etmiş olurlar.

Tank tamiri bahanesiyle İsrail’e milyarlarca dolar verdik. Tanklar tamir edildi mi? Kaç tanesi edildi, kaç tanesi edilmedi? Bu konuda son durum nedir?

Bu tankların yenilerini, tamir masraflarından daha ucuza Ukrayna vermeyi teklif ettiği halde bu teklif niçin kabul edilmemiştir?

İsrail’den satın alınan Heronların tamamı teslim alınmış mıdır? Bunun için Siyonistlere ne ödenmiştir?

İsrail arşivlerinde ülkemizle ilgili çok önemli belgeler bulunmaktadır. Siyonistler bunları nasıl elde etmişlerdir? Bunları onlara kimler vermiştir?

Devlet arşivlerimizde Sabatay Sevi ile ilgili belgelerin dosyaları kayıptır. Bunlar nerededir?

Atatürkün, bir türlü açıklanamayan vasiyetnamesinin bir suretinin İsrail’de olduğu söyleniyor. Bu sureti nasıl elde etmişlerdir?

Yirminci asırda iki Yahudi devleti kurulduğu iddia ediliyor. Birincisi İsrail de, öteki devlet hangisidir?

İsrail ile Türkiyeyi bağlayan gizli anlaşmaların hepsi de şu anda yürürlüktedir. Belki son kriz yüzünden bunların bazısı dondurulmuştur ama hepsi de hukuken geçerlidir.

Türk milletinin ve Millet Meclisi'nin bunları bilmeye hakkı yok mudur?

Bu anlaşmaların niçin bir listesi yayınlanmıyor?

Türkiye son otuz yıl içinde İsrail'e kaç milyar dolar para ödemiştir?

İsrail ile Türkiye arasında imzalanmış 50 gizli anlaşmanın bir listesini yapmak hiç de zor bir iş değildir ama bu listeyi kim hazırlayacak ve kamuyu aydınlatacaktır?

İsrail ordusuna Konya ovasında hava manevraları yapma iznini kimler vermiştir?

Türkiye’nin sırlarını İsrail’e kimler peşkeş çekmiştir?

Zavallı millet!.. Mavi Marmara hadisesi mozaiğin bir taşından ibarettir. Türkiye İsrail münasebetleri tablosunun bütününü ne zaman görecek ve anlayacaksın?

Mehmet Şevket Eygi
15 HAZİRAN 2010

2010-09-04

Sabetaycı Yapılanmaya Karşıyız

Kaçınız Tansu Çiller, Rahşan Ecevit, İsmail Cem gibi bazı siyasilerin, Çevik Bir, Aytaç Yalman gibi bazı generallerin, Kemal Gürüz, Nur Serter gibi bazı üniversite yöneticilerinin, Eczacıbaşı, Dinçkök ve Şahenk gibi bazı işadamlarının, Dinç Bilgin gibi bazı medya patronlarının ve birçok dışişleri bakan ve bürokratlarının, MİT müsteşarlarının, mason üstad-ı azamlarının, sosyetenin önemli bir bölümünün Müslüman kimlikli Yahudi asıllı bir sect'e mensup olduğunu biliyorsunuz? Kaçınız ülkenin Müslüman kimlikli bir Yahudi mezhebi olan sabetaistlerin kontrolünde olduğunu biliyorsunuz?


1) Bu araştırmacılar ve S.B.T.A.I. tarafından ortaya konulan bazı siyasetçiler ve eşlerinin, dışişleri bakanlarının, generallerin, MİT müsteşarlarının, mason maşrık-ı azamlarının, üniversite rektörlerinin, gazetecilerin, işadamlarının sabetaycı(Müslüman kimlikli Yahudi) oldukları doğru mudur? Ortaya konulan bu yapılanma devletimiz tarafından araştırılmış mıdır?

2) "Türkiye'de derin devletin sabetaycılar olduğu" araştırılmış mıdır? Derin devleti oluşturduğu söylenen sabetaycı kliğin yurtdışındaki Musevi lobilerin bir uzantısı olarak çalışması ve neticede Türkiye'nin "İsrail'in rezerv devleti" olarak görülmesi milli egemenlik ilkesiyle ne kadar örtüşmektedir?

3) Büyük çoğunlukla kendilerinden olan insanlarla evlenen, isim ve soyadlarını Yahudi isimlere benzeterek alan ve Yahudi geleneklerini sürdüren sabetaycıların 'benzeme-benzet' ilkeleri gereğince Türk kültürünü yabancılaştırmaya ve dezislamize etmeye çalıştıkları doğru mudur? Bu kapsamda söz konusu araştırmacıların ve S.B.T.A.I.'nin verdiği örnekler devletimiz tarafından araştırılmış mıdır?

4) Karakaş Rüştü'nün (1924) ve Ilgaz Zorlu'nun ifşaatlarına, sabetaycıların D(dönme) kodu ile işaretlenerek kendilerinden varlık vergisi alınması gibi tarihi bir gerçeğe, konunun yazılan kitaplar ve makalelerde apaçık ortaya konmasına karşın sabetaycılık ve sabetaycı yapılanmanın bir araştırmacının ifadesiyle sabetaycıların "susuş komplosuyla" kamuoyunda gereğince tartışılmıyor oluşu çağımızın "açık toplum" ilkesiyle ne kadar örtüşmektedir?

Sağ-sol, liberal-muhafazakâr, Türk-Kürt, Sünni-alevi kim olursanız olun vatandaşlık sorumluluğunuz adına Türkiye'deki sabetaycı yapılanma hakkında kendinizi ve yakın çevrenizi bilinçlendiriniz, fiyat-kalite eşitleri arasında sabetaycıların ürünlerini tercih etmeyerek tavır alınız.

Ne Yapmalı? SBTAI'nin Ekim seminerinin konusu buydu; "ne yapmalı?" Seminer sırasında yapılan workshop ve tartışmaların neticesinde hemen hemen bütün katılımcıların kabulüyle şu sonuca vardık: sabetaycılık ve sabetaycı yapılanma konusunun halk tarafından öğrenilmesi için mevcut kitapların ve bizim bilinçlendirme çalışmalarımızın ötesinde medyada sabetaistlere açık sorular yöneltilmesi gerekmektedir; Protestan bir islamı savunan Can Paker'e, anti-islamcı Coşkun Kırca'ya, 28 Şubatçı Çevik Bir'e, Ayasofya'da konser düzenleyen Şakir Eczacıbaşı'ya, laiklik kisvesiyle anti-islamcılık yapan Kemal Gürüz'e ve diğer sabetaycılara gerek basın gerek televizyon yayınlarında bu görüşleri savunuyor olmalarının sebebinin Yahudi köklerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı sorulmalıdır ki halk da bunları duyarak aydınlansın. Başkanımız Sayın Mehmet Emre Güreli'nin mayıs ayındaki kamuoyuna açık yazısında belirttiği gibi her Türk vatandaşı ülkemizdeki sabetaycı yapılanmayı derinliğine öğrenmedikçe Türkiye mutlu ve başarılı insanların özgür iradelerince yaşadığı adil bir ülke olamayacaktır. SBTAI olarak sabetaycı yapılanmanın güdümünde olmayan bütün gazete ve televizyon mensuplarını bu sorumluluğu yerine getirmeye çağırıyoruz. Sabetaycı yapılanma halk tarafından öğrenildiği ölçüde gücünü yitirebilir ve ülke demokratikleşebilir.

Arı Grubunun sabetaycı Sinan Ülgen'in editörlüğünde çıkardığı ve Türk dış politikasını yönlendirmede bir kanaat aracı olarak kullanılan Turkish Policy Quarterly dergisinin danışma kurulu üyelerinin dörtte üçü Amerikalı yahudiler ve Türkiye'den Yahudi ve sabetaistlerden oluşmaktadır. Yakın çevresi Asaf Savaş Akat ve Bülent Eczacıbaşı gibi sabetaycılardan oluşan sabetaycı Kemal Derviş'in (eşi Catherine yahudidir) bu grupla yakın ilişkisinin örneğin Kasım ortasında Avrupa Birliği büyükelçileriyle İtalyan Büyükelçiliğinde yaptığı toplantıya bazı grup üyelerini de götürmesinin sebebi bu bağlantıdır. CNN Turk'te salı günleri Türk dış politikası üzerine yayınlanan Ufuk Turu programının katılımcıları Cengiz Çandar, Emre Gönensay ve Özden Sanberk sabetaycı, Sönmez Köksal(Eski MİT Müsteşarı) ise masondur. CNN Turk'un anchorman'i Mehmet Ali Birand ve dış politika danışmanı Yalım Eralp de sabetaycıdır.

Bundan dört ay önce (Ocak 2003) internet aracılığıyla başlatmış olduğumuz Sabetaycı Yapılanmaya Karşı Bilinç ve Tercihli Alışveriş İnisiyatifi (S.B.T.A.I.)önemli mesafe aldı ve katılımlarla bir sivil toplum hareketi haline geldi. Bu hareketi başlatan yazımızın yenilenmiş halini aşağıda bilginize sunuyor, sizi vatandaşlık sorumluluğunuz adına kendiniz ve ülkeniz için bilinçli olmaya ve çevrenizi bilinçlendirmeye çağırıyorum.

Bu yazının sonunda ünlü sabetaycı yazar Orhan Pamuk'un New York'ta bir özel sohbette "Bizim bir devlete ihtiyacımız vardı. Önce Müslüman olduk ve uzun maceralardan sonra Türkiye'yi elimize geçirdik" diyerek neyi kastettiğini, Okan Bayülgen'in İstanbul kökenli olmayan insanları neden hor gördüğünü, Yalçın Küçük'ün neden 'Türkiye İsrail'in rezerv devletidir' ve 'bu ülkede bir yere gelebilmek için sabetaycı olmak gereklidir' dediğini anlayacaksınız (Buna bir ekleme de ben yapayım: sabetaycı değilseniz bir yere gelebilmek için mason olmak çok fayda sağlar). Her din ve etnik kimlikten Türk vatandaşı bunların derinliğine bilincine varmadığı sürece Türkiye'nin mutlu ve basarili insanların özgür iradelerince yasadığı adil bir ülke olabileceğini sanmıyorum.

Her şeyden önce cemaatin bir mensubu olarak "sabetaycı" ve "sabetaycılık" isimlerini sevmediğimi, bunları anlamı çarpıtan yapma isimler olarak gördüğümü belirtmek zorundayım. Doğru kelime 'Yahudi asıllı' olmalıdır, neticede sabetaycılık bir Yahudi tarikatıdır; bu yüzden bu yazıda her iki terimi de kullanacağım. Günümüzde dini vecibeler eskisi kadar yerine getirilmiyor olsa da inançlar muhafaza ediliyor ve irk da bozulmamıştır (Sabetay Sevi Selanik'e 350 yıl önce sürülmüş olabilir ancak 50 yıl öncesine kadar evlilikler tamamen cemaat içinden yapılmıştır. Halen de cemaat içinden evlenenler Müslümanlarla evlenenlerden çok daha fazladır. İnancımıza göre bir müslümanla evlenmek dinsizlik ve kirlenmişliktir). Dini vecibeleri farklı ölçülerde yerine getirenler hala önemli sayıda olsa da Ilgaz Zorlu'nun ifade ettiği elitist ve zengin sabetaycıların sabetaycı olmayı bir 'farklılık' anlamına indirgediğini ve laikliğin bir din haline gelmekte olduğunu kabul ediyorum; bu ikinci olgu da Museviliğe tepkiden çok islama ve Müslümanlığa karşıtlıktan kaynaklanıyor.



Sabetaycı Yapılanma



ÜNIVERSITE: Ülkemizin hemen bütün önemli üniversitelerinin rektörleri Yahudi asillidir. Bu da başörtüsünün neden siyasal islamın simgesi olduğu aldatmacasıyla çarpıtıldığını, rektörlerin neden yeni hükümete böylesine şaşırtıcı bir çıkışta bulunduklarını açıklıyor zannederim. YÖK başkanı Kemal Gürüz, İstanbul üniv. rektörü Kemal Alemdaroglu ve medyatik yardımcısı Nur Serter, Koç üniv. Rektörü Seha Tiniç, Galatasaray üniv. Rektörü Erdoğan Teziç, Bilgi üniv rektörü Lale Duruiz ve eski rektör İlter Turan, Boğaziçi üniv. Rektörü Sabih Tansal ve eski rektör Üstün Ergüder, Işık üniv. Rektörü B. S. Yarman, Marmara üniv. Rektörü Tunç Erem Sabetaycı (Yahudi asilli)dır. Medyada çok görülen ve kanaat önderi olarak sunulan Asaf Savaş Akat ve esi Nilüfer Göle, Eser Karakaş, Ahmet İnsel, Taner Berksoy, Kenan Mortan gibi hocalar ve medyada ismi çok geçen hukuk profesörlerinin çoğunluğu sabetaycıdır. Nasıl Sisli Terakki ve Feyziye Işık Mektepleri cemaatin ortaöğrenim okullarıysa Işık ve Bilgi üniversiteleri de yükseköğrenim kurumlarıdır.

ORDU: 28 Şubat'ın mimarı olan ve laiklik ve Atatürkçülük konusunu şaşırtıcı üsluplarda dile getiren Çevik Bir, Doğu Aktulga, Doğu Silahçıoğlu ve Yalçın Işımer (GATA'nin açılışında 'belleyeceğiz' konuşmasını yapan pasa) Yahudi asillidir. Yalçın Pasa ayni zamanda masondur.Ordu, cemaatin dışişleri kadar olmasa da oldukça güçlü olduğu bir kurumdur, çeşitli dönemlerde genelkurmay başkanına kadar her düzeyde paşalarımız oldu. Halen de Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman cemaatimiz mensubu her seviyede bir çok general ve kurmay subaylarımız bulunuyor. Terfilerde ve atamalarda cemaat mensupları gözetilir, harp okulları ve sınıf okullarına mutlaka yeterli sayıda öğretmen gönderilmesine dikkat gösterilir. ASAL'da her zaman birileri bulundurulur; eğer ayni yüksek gelir düzeyine sahip aileler arasında bir araştırma yapılsa Sabetaycı olanların Müslüman Türklere göre çok daha rahat yerlerde askerlik yaptıkları görülecektir. Bir diğer nokta askeri alımlardır: ordunun alim yaptığı ekipman ve silah tüccarları/aracıların önemli bir bölümü Sabetaycı yada Sabetaycı bağlaşığıdır. Ordu içindeki Sabetaycı yapılanmanın gücüne örnek olarak Oyak şirketi olan Renault MAİS'in son üç genel müdürü Ateş Ünal Erzen, Onur Baytok ve İbrahim Aybar'ın ve Aselsan'ın genel müdürü Necip Kemal Berkman'ın Sabetaycı olduğu örneğini verebilirim. Oyak grubu sabetaycıların yoğunlukta olduğu ve terfilerin çoğunlukla cemaat içinden gerçekleştiği bir gruptur.

SIYASET: Tansu Çiller ve esi Özer Uçuran, Rahşan Ecevit (her iktidar döneminde ve özellikle 1974'te cemaatin devlet içinde güçlenmesini sağlamış çok önemli bir isimdir), Erdal İnönü’nün esi Sevinç İnönü (Sohtorik'lerden), DTP'nin başına geçirilen Mehmet Ali Bayar, İsmail Cem (dedelerinden biri hahamdır), Kemal Derviş, Şükrü Sina Gürel, Bülent Tanla, Sefa Sirmen, Hüsamettin Özkan’ın dünürü Erdoğan Alkın, Cem Uzan’ın esi Alara Koçibey, Altan Öymen, eskilerden Haluk Bayülgen, Barlas Küntay, Hayrettin Erkmen, Ahmet Isvan Yahudi asillidir. Ayrıca komünizmin Türkiye'deki ilk öncüsü Mustafa Suphi, 80 öncesi komünist liderlerden Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran, günümüzden Ercan Karakaş da sabetaycıdır. Cemaatte 'kendinden menkul bir mesih bozuntusu' olarak görülen Ilgaz Zorlu bu çekişmede Kapancılar adına çalışmaktadır (Zorlu'nun tüm ifşaatlarına rağmen hala öldürülmemiş olmasının bir sebebi bu, diğeri de ölümünün kamuoyunun ilgisini tamamen sabetaycılık konusu üzerine yoğunlaştıracak olması tehlikesidir). Cem Boyner'in YDH'si ve İsmail Cem'in YTP'si başarısızlığa uğramış birer Sabetaycı inisiyatiftir.

DIŞİŞLERI: dışişleri cemaatin is dünyasıyla birlikte en güçlü olduğu alandır. Dışişleri bakanlarımızın ve diplomatlarımızın önemli bir kısmı Yahudi asillidir. İsmail Cem, Şükrü Sina Gürel, İlter Türkmen, Emre Gönensay, Coşkun Kırca, Onur Öymen, Kaya Toperi, Zeki Kuneralp, Özden Sanberk, Yalım Eralp, Filiz Dinçmen Yahudi asillidir. Bu diplomatlar emekliliklerinden sonra medya tarafından uzman ve kanaat önderi olarak sunulmaktadır.

DİĞER BÜROKRASİ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoglu, Merkez bankası eski başkanı Gazi Erçel, şimdiki Hazine Müsteşarı Faik Öztrak, Cumhurbaşkanlığı sekreteri Tacan İldem Yahudi asilli bürokratlardır. MİT müsteşarı olmanın şartı Sabetaycı yada mason olmaktır. Kendisi de mason olan Şenkal Atasagun'un (babası bir generaldi) selefleri olan Ziya Selışık, Fuat Doğu ve Sönmez Köksal vs. masondurlar. Hiram Abas da masondur. 12 Eylül yönetimi tarafından kendisine MDP'nin kurdurulduğu orgeneral Turgut Sunalp 80 öncesinin kontrgerilla örgütü Ergenekon'un başıdır ve aileden masondur.

SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ: ÇYDD ve ÇEV tamamen Sabetaycı inisiyatifle kurulmuş sivil toplum örgütleridir. ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği) Atatürk'ün bir araç olarak kullanılması amacıyla cemaat tarafından kurulmuştur. Üç onur kurucusundan biri Kapancılar kolundan Münci Kapani'dir ki diğer iki onur kurucusundan da en az birinin cemaatten olduğunu sanıyorum, ayrıca derneğin 1. numaralı kurucusu kayıtlarda Hıfzı Veldet Velidedeoğlu olarak geçer ki kendisi sabetaycıdır. Gazeteciler Cemiyetinin son iki başkanı Nezih Demirkent ve Nail Güreli Yahudi asillidir. TÜSIAD da yarı Yahudi inisiyatifli bir kurumdur. YASED başkanı Faruk Yöneyman da sabetaycıdır. Cemaatin en güçlü ve kamuoyunu yönlendirmede en çok umut bağlanan sivil toplum örgütü TESEV'dir ki 16 yönetim kurulu üyesinden benim tanıdığım su isimler Yahudi asillidir: Özden Sanberk, Yılmaz Argüden, Can Paker, Üstün Ergüder, İlter Turan, İlter Türkmen, Ersin Kalaycıoğlu. Ayrıca Yahudi olan İshak Alaton da (İshak bey'in diğerlerinin aksine nüfus kağıdında da Musevi yazar, yani Sabetaycı değildir) bu vakfın yönetim kurulu üyelerinden biridir. Bu tür sivil toplum örgütleri kurulurken, yönetime adam seçerken ne olur ne olmaz diyerek kadronun tamamen Sabetaycı olmamasına özen gösterilir. Diğer üyeler mason localarının Sabetaycı olmayan üyelerinden, aparat diyebileceğimiz bağlaşıklardan ve sempatik isimlerden seçilir. Ahmet Salih İlkorur gibi Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın merhum büyük üstadı Sahir Talat Akev de sabetaycıydı (yerine geçen Demir Savaşçın kendisi gibi Sabetaycı olan Can Ataklı ' nın kayınbiraderidir). Mimar Sinan Locası’nın eski üstadı muhteremi Reşat Atabek, yine üstadı azamlardan Cumhur Ferman da sabetaycılardandır. Masonluk bugün cemaatin organize olmasında çok önemli bir işlev görürken sivil toplum örgütlerimiz de medyayla birlikte kamuoyunun istenildiği yönde oluşturulmasına hizmet etmektedir.

BASIN: Cumhuriyetin kurulusundan beri Türkiye'de basın Sabetaycı güdümlü olmuştur. Ahmet Emin Yalman, Sedat Simav, Haldun Simav, Abdi İpekçi, Zekeriya Sertel Yahudi asillidir. Sabah ve ATV'nin sahibi Dinç Bilgin Yahudi asillidir. Bu grubun hemen bütün önemli isimleri Yahudi asillidir; Güngör Mengi, Ruhat Mengi, merhum Gülçin Telci, Murat Birsel, Okay Gönensin, Levent Tüzemen, İlker Sarier, Sedat Sertoğlu, Ercan Arıklı vs. NTV’ nin sahibi Ferit Şahenk (Doğuş grubu) Yahudi asillidir (NTV bugün cemaatin Can Paker ve TESEV güdümlü programlarla kamuoyunu yönlendirdiği en önemli TV’dir). Dünya gazetesinin kurucusu Nezih Demirkent ve genel yayın yönetmeni Osman Arolat sabetaycıdır. Milliyet, Hürriyet, Radikal, Posta, Kanal D ve CNN Türk’ün sahibi Doğan grubu ve Aksam, Show TV ve Cumhuriyet'in % 40 hisse sahibi Çukurova grupları da iş Dünyası bölümünde anlattığım gibi cemaat bağlaşığıdır. Vatan gazetesi eski Sabah çalışanları tarafından çıkarılmaktadır, sabetaycıdırlar. Medyamızın önemli simaları olan Nuri Çolakoglu, Güneri Civaoglu, Mehmet Ali Birand, Can Ataklı, Ali Sirmen, Gülgün Feyman, Umur Talu, Aziz Üstel, Nazlı Ilıcak, Cengiz Çandar, İlnur Çevik Yahudi asillidir. Mehmet Barlas da esi Canan Barlas (Can Paker'in kardeşi) dolayısıyla cemaatle akraba ve kraldan fazla kralcıdır. Murat Belge Sabetaycı Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun yeğenidir. İletişim yayınlarını kurarken arkasındaki finansör Sabetaycı Osman Kavala'ydı. Hep basındaki Sabetaycı yazarlardan bahsedilir ama Zeynep Göğüş ve Mehmet Altan gibi eşleri Sabetaycı olan yazarlar unutuluyor. Gazeteler ve televizyonlarda toplumu yönlendirmek için kanaat önderi olarak sunulan kimseler arasında sabetaycılar ağırlıktadır ve is dünyasının genelinde olduğu gibi Sabetaycı birilerini çalıştırmak bir medya kurumunun başarısı için olmazsa olmaz bir parametredir.

İŞ DÜNYASI: Koç Grubu ve Çukurova Grubunun üzerinde hem büyüklükleri hem de yapılarının ilginçliği sebebiyle özellikle duracağım. Akkök grubunun sahibi Dinçkök'ler, Şahenk'ler (Doğuş grubunun sahibi olan bu ailenin Ayhan Şahenk vakfı’nın logosu Davud yıldızının stilize edilmiş halidir), Eczacıbaşı’lar, Koçman'lar, Cem Boyner, Tekfen'in sahiplerinden Feyyaz Berker, Feyyaz Tokar, Bezmen'ler, Edin'ler, Özgörkey'ler, Atabek'ler, Dedeman'lar, Merzeci'ler, Kurttepeli'ler, Sahap Kocatopçu, Ömer Çavusoglu, Ahmet Kozanoglu, Ali Üstay, Arman Kırımlı, Alp Yalman, Faruk Süren, Nur Akgerman, Mehmet Üstünkaya, YKM'nin sahibi Tan ailesi, Feyyaz Tokar, İbrahim Betil, Akın Öngör, Kahraman Sadıkoğlu, Henkel'in yönetim kurulu başkanı Can Paker, Siemens'in yönetim kurulu başkanı Zafer İncecik, STFA’ nin kurucularının manevi oğlu Eser Tümen (CNN Türk’te çalışan kızı Esra Tümen Raif Dinçkök'le evlenmek üzere) ve torunları Taşkent’ler Yahudi asillidir. İs Dünyasının önemli aileleri içinde güçlenmek, bağlaşık oluşturmak ve güvenlik sübabı kabilinden çocuklarını Sabetaycı ailelerin çocuklarıyla evlendirmek, Sabetaycı ve mason profesyoneller çalıştırmak (uluslararası şirketlerde dahi masonluk ve sabetaycılık yükselmede etkilidir) çok önemlidir; Koç'u büyüten işadamlığından çok yahudiler ve sabetaycılarla bağlaşık kurmuş olmasıdır. Cemaat mensupları her kurumda olduğu gibi iş dünyasında da birbirlerini tutar, birbirlerine is verir, birbirlerinden alışveriş eder (otomobil bayisinden insan kaynakları danışmanına kadar), cemaat arasından çıkan yetenekli gençlere çeşitli imkanlar sunar, mutlaka bir yerlere getirir, örneğin Can Paker'i Henkel'in başına geçiren Alber Bilen'dir, Uğur Bayar'ın Özelleştirme İdaresinin başına geçirilmesi, İsmail Cem'in 80 öncesi TRT genel müdürlüğüne atanması bu türden nepotizm, kayırma ve kadrolaşmaların siyasetteki izdüşümlerine örnektir. Talat Halman'ın Erendiz Atasü'yü itelemesi dahi bu tür bir pazarlama örneğidir. Bir ilginç not: bugün Türkiye'nin neredeyse bütün büyük müteahhit şirketlerinin sahipleri Yahudi asillidir yada akrabalıkları vardır. Sadece bir kaç örnek: Alarko'nun sahiplerinin Yahudi olduğunu herkes biliyor. Tekfen (Feyyaz Berker), Enka (Sarik bey Yahudi asilli değil bildiğim kadarıyla ama Sisli Terakki mezunudur ve kızı Zeynep Keyman bir sabetaycıyla evlidir), STFA (Eser Tümen ve torun Taşkent’ler sabetaycıdır ki bunlardan Nur Taşkent yakın zamana kadar Sabetaycı Dedeman'lardan Özlem Önal'la evliydi).

Gazetelerde çıkan ve Hazine yada BDDK tarafından doğrulanan İsviçre bankalarında Türklere ait 65 milyar dolar olduğu haberini size biraz açayım: işin içinde olduğum için biliyorum ki bu paraların büyük kısmı cemaatimiz mensuplarınındır. Bu topraklarda yapılan ticaretle ele geçen paranın çeşitli yollarla bu toprağın dışına kaçırmanın güdüsü de güven yada ekonomik istikrarsızlığa tepkiden öte 'Türkiye'li değil Türkiye'de yasayan bir sabetayist' hissetmekten ileri geliyor. Ekonomi istediği kadar iyiye gitsin, o servet buraya gelmez.

KOÇ Grubu: Vehbi Koç Müslüman Türk'tür. Peki acaba şirketlerinin üst düzey yöneticilerinin çoğunluk Yahudi asilli olmasının (örneğin şimdiki Koç Holding'in CEO'su Bülent Özaydınlı -orgeneral İrfan Özaydınlı'nın oğludur-, Mehmet Ali Berkman, Tuğrul Kutadgobilik, Arçelik'in genel müdürü Nedim Esgin, Hasan Bengü , Mehmet Ali Neyzi, Mehmet Barmanbek Yahudi asillidir, Tofaş'ın eski CEO'su Jan Nahum ise Ishak Alaton gibi 'resmen' yahudidir. Sabetaycı Orhan Pamuk'un babası Gündüz Pamuk da Koç'ta çalışmış ve Aygaz'ın genel müdürlüğünü yapmıştır) tek sebebi yukarıda anlattığım bağlaşık mantığı mıdır? Simdi Koç ailesinin yapısına bakalım. Bu örneği Sabetaycı ailelerin akrabalık ilişkilerine güzel bir örnek olmasından dolayı biraz geniş tutacağım. Bir başka güzel örnek için İsmail Cem'in ilişkilerini anlatan kitabi okuyabilirsiniz. Vehbi Koç'un esi Sadberk hanim, Vehbi bey'in teyzesinin kızıdır. Sadberk hanım’ın baba tarafından kuzeni Hürriyet'i kuran Sedat Simavi'dir. Sedat Simavi, Hürriyet'i kurarken bütün sermayeyi Koç'un ortağı Eli Burla sağlamıştır (Aydın Doğan’ın Milliyet'i Ercüment Karacan'dan almasına aracılık eden de yine Koç olmuştur). Sadberk hanim, Sadullah-Nadire Aktar çiftinin ikinci çocuğudur. Birinci çocukları Adile Hanim, Akfil'in kurucusu Ihsan Mermerci'yle evlenmiştir. Oğul Rahmi Koç Çiğdem Meserretçioglu'yla evlenmiş, bu evlilikten Mustafa, Ömer ve Ali Koç doğmuştur. Çiğdem Meserretçioglu yine İzmir’in eski çok zengin ailelerinden sanayici ve armatör Avni Meserretçioglu ile esi Suat hanım’ın kızıdır. Çiğdem hanim, Rahmi Koç'tan sonra Erol Simavi'nin oğlu Günaydın’ın sahibi Haldun Simavi'yle evlendi. Mustafa Koç, İzmir’in ünlü zenginlerinden İzmir Yün Mensucat’ın sahibi olan Giraud'larin kızı Carolina ile evlidir. Suat hanim ünlü armatör Kemal Sadıkoğlu'nun kız kardeşidir. Armatör Sadikogullari'nin kızlarından Varlık hanım, Alp Yalman'la, Berna hanım Bilderbergli Feyyaz Tokar'la, Rabia hanım Çapamarka'nin sahibi Vecdi Çapa'yla, Esin hanim ise Milliyet Gazetesi yazarlarından Yılmaz Çetin er’le evlenmiştir. Meserretçioglu çiftinin Çiğdem hanım’ın dışındaki diğer iki çocuğundan biri olan Güldem hanim da, İpragaz’ın sahibi Yücel Kurttepeli'yle evlidir (Koç.net şirketi Ali Koç'un Emre Kurttepeli'nin kurduğu Forsnet'i satınalmasıyla kurulmuştur, Kurttepeli daha sonra Mynet'i kurdu).

Dolayısıyla Koç ailesinin bugünkü üçüncü neslinde hem anne hem baba tarafından Yahudi kani vardır. Bir yanlış anlamaya sebep olmamak için Rahmi beyin cuma namazlarına giden bir Müslüman olduğunu söylemeliyim; bunun takiyye olmadığını düşünüyorum. Oğulları da Yahudi inancında olmayabilirler ancak kanbağından ve aile geleneğinden dolayı Sabetaycı etkisi ve bağlaşıklığı hayatlarında her zaman önemli bir parametredir. Koç tarafından büyütülen Aydın Doğan da bu bağlaşık mantığını uygulayarak büyümüştür, en önemli tepe yöneticisi Imre Barmanbek de sabetaycıdır.

ÇUKUROVA Grubu: Karamehmet ailesi Müslüman Türk'tür. Ancak eğer benim bildiğim Eliyesil'lerle ayni aile ise esinin gelmekte olduğu aile Yahudi asillidir. Ağabey Samsa Karamehmet'in kızı Show TV'nin genel müdürü Zeynep Karamehmet de bir Sabetaycı olan Fırat Gönenç'le evlidir. Çukurova Holding'in yönetim kurulunun aile dışındaki üyeleri üç kişi haricinde sürekli değişir: Osman Berkmen, Sezer Birgili ve Sadi Gücüm. Bu üç kişi de sabetaycıdır.. Grubun çok sayıdaki Sabetaycı profesyonelleri arasında Nejat Yalim, Bülent Ergin ve Melih Araz'i da saymalıyım. Çukurova’nın Türkcell’deki ortakları Murat Vargı ve Kavala ailesi de sabetaycıdır. Türkcell’in eski genel müdürü Cüneyt Türktan, finans müdürü Tokay'lardan Ekrem Tokay ve Digiturk genel müdürü Ertan Özerdem de sabetaycıdır. Çukurova’nın borçlarına karşılık (İsviçre’deki paraları borcunu ödemeye yeter de artar bile) devlete değerinin 25 katına kakalamaya çalıştığı A-tel'deki ortağı ise (Sabah’ın sahibi ve ortağı Çukurova gibi banka hortumcusu) Sabetaycı Bilgin ailesidir. Çukurova grubunda da Koç grubu gibi Sabetaycı etki çok güçlüdür. Bu grup 80 öncesinde altın kaçakçılığı, sonrasında da yedek parça kaçakçılığı, lisanssız Caterpillar parçası üretimi (Mehmet Emin Karamehmet bu nedenlerle iki kez yurtdışına kaçmak zorunda kaldı), banka hortumlaşmak, yurtdışına para kaçırmak, İsviçre’deki şirketleri aracılığıyla vergi vermemek (KDV'den bahsetmiyorum) -ki is dünyamıza bu İsviçre manevralarını sevdiren o oldu-gibi hukuksuz eylemleriyle is dünyamizin yolsuzluktaki öncüsüdür. Karamehmet son 15 yildir devletle islerini Güneş Taner aracılığıyla yürütürdü. Türkcell’in değerinin bu kadar artmasına sebep olan GSM ihalesinin iki yıl geciktirilmesinin altında Taner'in imzası vardır. Bilin bakalım Güneş Taner'in kimligi nedir? Bildiniz; sabetaycıdır.

CEMIYET HAYATI: İstanbul sosyetesinin motoru ve trend belirleyicisi Sabetaycı zenginlerdir: trendy yerler (Ayse Kapanci ve Ayla Sevand'in açtığı yerlerin her zaman tutulması), alışveriş mekanları (Akmerkez'in bu kadar popüler olması), antikacılık (Rafi Portakal ve Tuncay Artam'in elindedir), emlak geliştirme (Alkent, Edin'lerin Kemer Country'si) vs.. Cemaat, tutmasini istediği isletme için mutlaka gerekli sirkülasyonu sağlar ve çekim merkezi yapar. Cem Boyner'in banka sahibi olmamasına rağmen Advantage Card'ı tutundurmayı başarmasının sebebi budur. Bugün Alem Dergisi’nin herhangi bir sayısını elinize alırsanız içindeki isimlerden belki yarısının Sabetaycı olduğunu görürsünüz. Bu dergiyi çıkaran sabetay bağlaşığı Çukurova grubunun Show TV'de İpek Tenolcay ve Cemil İpekçi gibi Sabetaycı ünlülere yaptırdığı programlara yer vermesi, toplum ahlakına zarar veren Televole'yi yayınlaması, 900'lü hatları reklam etmesi (toplum ahlakini bozan 900'lü hatları Türkiye'ye getiren Sabetaycı Oğuz Özerden'dir ki Sabah’ın sahibi Bilgin grubunun himayesinde olup bu isten kazandığı paralarla cemaatin Bilgi üniversitesini kurmuştur),

Sanıyorum derin devlet yada derin irade denen şeyin ne olduğunu, bazı kimselerin laiklik anlayışının neden rasyonelin ötesine geçtiğini, başörtüsü sorununun gerçek nedenini, Çevik Bir'in 28 Şubat çıkısını ve sonrasında neden Sabah gazetesince cumhurbaşkanı adayı olarak lanse edildiğini, genelkurmaydaki Hasan Tahsin Harekat Odasına neden bu adin konduğunu (Hasan Tahsin -Osman Nevres- bir sabetaycıydı ve düşmana ilk kursunu onun attığı Sabetaycı basın tarafından uydurulmuştur ancak bunun gerçek dışılığı sonradan kanıtlanmıştır), eski dışişleri bakanı Coşkun Kırca’nın açık İslam karşıtlığı ve din eğitimi hakkındaki çirkin söyleminin altında yatanları, Can Paker'in neden Protestan bir İslam talep ettiğini, Mina Urgan’ın kitabında neden Necip Fazıl ve Yahya Kemal'den aşağılamayla söz ettiğini, özünde bir Sabetaycı hareket olan Yeni Türkiye Partisi'nin kuruluş aşamasında Asaf Savaş Akad ve Bülent Eczacıbaşı gibi insanların medyatik desteklerini, rektörlerin ve bazı askerlerin kökeni Atatürk'e bağlılıkmış gibi görünen anlaşılmaz çıkışlarının gerçek sebebini biraz olsun anladınız; tek bir cevap: bu kişiler Yahudi asillidir ve cemaatin elitlerinin (hayati kurumlardaki organizasyon gücünden müteşekkil) derin iradesi uyarınca Türkiye'yi tedricen de-islamize etmek istemektedirler.

Cemaatimizin içinde ülkesini seven insanlar çoğunluktadır, cemaatimiz Halide Edip, Haldun Dormen, Sertap Erener, Mustafa Denizli gibi değerli insanlar yetiştirmiştir, işadamlarımız da bir çok insana istihdam sağlıyorlar, vergi ödüyorlar. Bir grup muhteris elitist yüzünden cemaatimizin adi karalanamaz; S.B.T.A.I. olarak tepkimiz de bu grubadır. Kendimi bir Müslüman Türk kadar Türk hissederim, dostlarımın arasında çok sevdiğim Müslüman kardeşlerim var, bugüne kadar da hiç birinden kimliğimden ötürü en küçük bir incitici tavır görmedim. İsyanım cemaatimizin adini kötüye çıkaran, Türkiye'yi sömüren muhteris elitistleredir. Türkiye Yahudilerin huzurla yasadığı bir ülke olmuştur; Müslüman halkın 500 yıllık hoşgörüsüne ihanetle onu Orhan Pamuk'un sözlerinde ifadesini bulduğu bir Yahudi devleti haline getirmeye kalkmak ihanettir, şeytanlıktır.

BBG YARISMALARI: Bu programın yapımcısı olan Senkron TV'nin sahiplerinden sabetaycı Levent Altınay 4 yıl önce Tele kulak skandalına bulaşmıştı. Altinay birçok ünlünün telefonunu dinletip para sızdırmış, ayrıca Gök kafes projesine karsı çıkan Oktay Ekinci ve Perihan Maden’in telefonlarını dinleterek Mustafa Süzer'e taşeronluk yapmıştır.

BBG yarışması 'ayarlanmış' bir yarışmadır. Düzenlenen 5 yarışmanın galipleri Sabetaycılar ve Ermenilerdir. Bu programı sunan Öykü Serter, Doğa ve yarışmacı iken daha sonra program kadrosuna dahil edilen Kaan, İdil ve Cüneyt de sabetaycıdır. Buna benzeri bir "ayarlanmış" yarışmanın sabetaycı Keriman Halis'i dünya güzeli seçmek için yapıldığı söylenir .

Programın ilk iki yarışması bilindiği gibi sabetay bağlaşığı Karamehmet'lerin Show TV'sinde yapilmisti; bu grupla ilgili olarak önceki yazımda bilgi vermiştim. Son üç yarışmanın yapıldığı Star TV'nin sahibi Cem Uzan'in ilk esi sabetaycı Feyyaz Berker'in, ikinci esi sabetaycı Renç Koçibey'in kızıdır; her ne kadar sevilmese de bir bağlaşıktır (sabetaycı olduğunu söyleyen de var) ve tele kulakçı ve sabetaycı Senkron TV ile işbirliği yapmıştır. sabetaycı Can Atakli'nin Star'a alınmasının sebebi de geçen yazımda belirttiğim gibi maşrık-i azam Demir Savasçin'la akrabalığıdır. Ayarlanmışlık derken Kral TV'nin müzik listelerinde bir zamanlar Yeşim Salkım’ın (Hakan Uzan'dan boşanmadan önce elbette) nedense haftalarca birinci olduğu zamanları hatırlatırım.

ECZACIBAŞI AİLESİ: Eczacıbaşı ailesi 1924 mübadelesi öncesi yerleşik sabetaycılardandır. Nejat Eczacıbaşı’nın esi Beyhan Eczacıbaşı’nın babası İttihat ve Terakki'nin beyni ve 33. dereceye yükselmiş bir mason olan Rahmi bey de sabetaycıydı. Bülent Eczacıbaşı’nın esi Oya Hanım ve kardeşi Faruk Eczacıbaşı’nın esi Füsun Hanım da sabetaycıdır. Özal kardeşler sabetaycı değildir ama Turgut Özal’ın esi Semra (Yeginmen) hanim sabetaycıdır, Muharrem Berk'in yeğenidir, kardeşi Mehmet Yeginmen de sabetaycı Kavala grubunun adami olmuş ve savunma ihalelerinde yolsuzluklara bulaşmıştır. Mesut Yılmaz’ın kendisi değil (akrabası Mehmet Kutman'in sabetaycı olduğunu geçen yazımda belirtmiştim) ama esi Berna (Müren) hanim cemaat çevrelerinde sayılan Semra Özal'in Anap'in muhafazakâr kanadına hasmane tavır almasının ve 1991'deki Anap genel başkanlık yarısında Akbulut'a karsı şiddetle Mesut Yılmaz’ı destekleyip esini Yılmaz’a üstü örtülü destek vermeye zorlamasının sebebi iste bu sabetaycılık bağıdır.

ANADOLU YERLEŞTİRİMLERİ: 1924 mübadelesinde ülkeye gelen 1,5 milyon dolayında insanin 20,000'i sabetaycıdır ve bu insanlar diğer mübadiller gibi Anadolu'nun çeşitli yerlerine yerleştirilmiştir. Bu yerleşimleri ve mübadele öncesi yerleşim yerlerini biliyoruz dolayısıyla Rahşan Ecevit'in "Sebinkarahisar'liyiz", Tansu Çiller'in "Muğlalıyız" Sahenklerin "Nigdeli'yiz", 1924 öncesi yerleşik bazı sabetaycıların "biz 150 yıldır Izmir'liyiz", "Selanik'li değil Kavala'liyiz" vs. sözlerine sadece gülüyoruz. Çıkıp açıkça "sabetaycı değiliz" diyebiliyorlar mı, dediler mi? Susuyorlar ya da Çevik Bir'in "bir tarafım Selanik, diğer tarafım Makedon" cevabi gibi kaypak bir cevapla bırakıyorlar.

NTV: NTV, cemaatin derin iradesinin en önemli kamuoyu yönlendirme aracı olarak 'Türkiye'yi halka Müslüman bir ülke olmaktan çok bir kültür mozaiği olarak benimsetme' stratejisini en yoğun uygulayan televizyondur(Ferit Sahenk'in bu aşırılık ve temkinsizliğine yasasaydı babası izin vermezdi; Ixir ve Tansas fiyaskolarına simdi bir de bunu ekleyecek). Buna bir örnek de sabetay bağlaşığı Karamehmet'lerin Yapi Kredi Kültür'ünden vereyim; isin basındaki Enis Batur ana tarafından sabetaycıdır ve Yahudi Bilge Karasu'nun (II. Abdülhamid'e tahttan indirildiğini tebliğ eden gruptaki Emmanuel Karasu'nun oğlu) çömezidir. Bu kurumun birimlerine adini veren Kazım Taşkent, Vedat Nedim Tör ve Sermet Çifter sabetaycıdır.

MUSTAFA DENIZLI: Denizli'yi Altay'dan GS'a getiren kişi sabetaycı Alp Yalman’dır. Denizli'nin her iki esi de sabetaycıydı. Çok dindar bir sabetaycı olan Denizli'nin kızları göreceksiniz ya birer sabetaycıyla, en kötüsü de bağlaşık ailelerden birileriyle evlenecektir.(Vestel'in sahibi Zorlu'lar sabetaycı değildir.)

ÖZAL'IN PRENSLERI: 80'lerde "Özal’ın prensleri" olarak lanse edilip önemli görevlere tepeden inme getirilen Amerika eğitimli gençler Coşkun Ulusoy , Bülent Semiler ve Engin Civan (esi Amerikalı yahudidir, rüşvet alıp isini görmediği Selim Edes de kendisi gibi sabetaycıdır) sabetaycıdır.

MHP'YE DESTEK: Türkçülüğü dezislamizasyonun bir aracı olarak gören cemaatimiz bir yandan Tekin Alp (Moiz Kohen), Reha Oğuz Türkkan gibi kişilerle isin teorisine etkide bulunmaya çalışırken işadamlarımız ve bağlaşıkları (Has'lar, Dinçkök, Berker, Karamehmet, vs) aracılığıyla da bir kalkan ve "böl-yönet" aracı gördükleri MHP'yi finanse etmişlerdir. (Tunca Toskay hariç MHP'nin tepe kadrosunun sabetaycılıkla ilgisi yoktur, olmaları gerekmediği gibi kendilerine yapılan bağışların asil sebebini bilmeleri de gerekmiyordu).



Müslüman Türk halka buradan bir çağrım olacak. Bu şebekemsi yapı içinde sizin hiç kimsenin elinizden alamayacağı iki özgürlüğünüz bulunuyor; kime oy vereceğiniz ve paranızı nereye harcayacağınız; bunları doğru kullanırsanız ülkenizde bir şeyleri değiştirebilirsiniz... Superonline yerine ttnet kullanabilirsiniz, Henkel'in temizlik ürünlerini kullanmayabilir, Sabah almayabilir, Orhan Pamuk okumayabilir, Turkcell yerine Aycell kullanabilir, Garanti bankasi yerine baska bir bankayla çalışabilir, Migros, Tansaş, Akmerkez'den alışveriş etmeyebilir, Henkel (Yayla, Persil, Tursil, Vernel), Eczacıbaşı (Vitra, Artema, İpana, Selpak, Solo) gruplarının tüketim ürünleri yerine muadillerini alarak paranızla sabetaycı sömürücüleri beslemeyi bırakabilirsiniz. Medyada okuduğunuz ve seyrettiklerinizi yazan yada söyleyenin kim ve ne olduğunu düşünerek değerlendirebilir, yönlendirmelere karşı kendinizi koruyabilirsiniz. Kalite ve fiyat eşitleri arasında seçim yaparken tercih yaparak sabetaycı ve bağlaşık grupların ürünlerini almayınız.



Mehmet Emre Güreli: Sabetaycı Yapılanmaya Karşı Bilinç ve Tercihli Alışveriş İnisiyatifi Başkanı

Sabataycılardan ne istiyoruz

OSMANLI İmparatorluğu'nun Adriyatik sahillerindeki küçük Ülgün şehrinde, sürgün edilmiş yalnız bir adam olarak 1676'da ölen ve bugün mezarı bile bilinmeyen İzmirli Sabatay Sevi, modern Türkiye'ye dolaylı olarak damgasını vurmuş önemli bir tarihî şahsiyettir.




Çünkü onun doktrinine bağlı olan iki kimlikli Yahudi Türkler, yahut Sabataycılar, yahut da Selânik Dönmeleri, 1908 İkinci Meşrutiyet inkılabından bu yana ülkemizde gizli, esrarlı, güçlü bir saltanat kurmuşlar ve iradelerini nice önemli kuruma hâkim kılmışlardır.



Türkiye'deki militan, fanatik, hırslı, zorlamacı, direten, dediğim dedik zihniyetli Sabataycıların sayısı kaç kişidir? Bence onlar beş bin kişi kadardır. Kelle sayısı itibarıyla az olan bu grup tahsil, kültür, nüfuz, güç, vasıf, tesir bakımından büyük bir ağırlığa sahiptir. Bunların çoğu Amerikan ve Avrupa üniversitelerinde okumuş, birkaç yabancı dil bilen, şehir kültür ve görgüsüne sahip, zeki, kurnaz, (en geniş mânâsıyla) politikacı vatandaşlardır. "Büyük satranç" oyununda onlarla başetmek kolay değildir.



Bugünkü dünyada medya birinci güç haline gelmiştir. Bizde Sabataycılar medyanın hemen hemen yarısına, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak hakimdirler. Televizyondan önce de sinema ve film sektöründe tekel kurmuşlardı. Üniversitelerde, büyük hukuk kuruluşlarında, dev finans ve iktisat teşekküllerinde, topluma yön veren önemli mevkilerde, hariciyede ve daha nice önemli ve hayatî kurumlarda köşebaşlarını tutmuşlardır.



Birkaç bin Sabataycı ülkenin yağını, balını, kaymağını yemekte; çok lüks, çok rahat, çok şaşaalı bir hayat sürmektedir. Gazete ve televizyonlarında siyasî iktidarlara akıl hocalığı yapan, İslâm'la ve dindar Müslümanlarla savaşan bir Sabataycının, İngiliz bayrağı taşıyan ve milyonlarca dolar kıymete sahip bulunan lüks ve şahane bir yatı vardır. Amerika'da, Boğaziçi'nde, başka yerlerde her biri milyonlarca dolar eden villaları, kâşâneleri, mülkleri vardır.



Geçim sıkıntısı çeken, evlâtlarını okutmakta zorlanan bir tek militan Sabataycı göremezsiniz. Hepsinin tuzları kurudur.



Militan Sabataycılar bu ülkeyi, bu halkı, bu devleti severler mi? Elbette kendilerine göre severler. Bir mandracının ineklerini ve mandrasını sevdiği gibi severler.



Ünlü bir Sabataycı bir bankayı ele geçirdi, onun dibini delerek bir katrilyona yakın parayı hortumladı. Türkiye'yi; bu ülkeyi, bu milleti, bu halkı gerektiği gibi ve hakkıyla sevmiş olsaydı böyle yapabilir miydi?



Militan Sabataycılar 70'li yıllarda başlayan islâmî hareketi kendileri için büyük bir tehlike olarak gördüler ve tedbirlerini aldılar. Bin türlü entrika ile İslâmcıların içine ajanlar ve casuslar sokarak, bir takım ahlâksız ve karaktersiz adamları manipüle ederek islâmî hareketi kirlettirdiler, çürüttüler; Sabataycı güce alternatif olmaktan çıkarttılar. İslâmî hareketi bitirdikten sonra şimdi Milliyetçi ve Türkçü hareketi çürütmek için sinsî planlar tatbik ediyorlar.Sabataycıların en güçlü tarafı bilinmemeleri, gizlilikleriydi. Birkaç aydan beri bu bilinmezlik, gizlilik, esrar perdesi aralanmaya başlamıştır. Bundan dolayı çok ama çok tedirgindirler. Sahte, iğreti bir Türk kimliği ile İslâm, Şeriat, dindar kesime düşmanlık yapmak oldukça kolaydır ama gerçek kimliklerinin Yahudilik olduğu anlaşılınca işleri zorlaşacak, büyük bir muhalefetle karşılaşacaklardır.Ülkemizdeki birkaç bin militan Sabataycının bu kadar güçlü olmasının ana sebeplerinden biri de, ülkede çoğunluğu teşkil eden Müslümanların kırsal kesim, gecekondu, varoş, köylü, taşra zihniyet ve kültürüne sahip olmasıdır. Sabataycıların derin devlet üzerindeki tesir ve nüfuzları ne kadardır? Bu hususta kesin bir söz söyleyecek, hüküm verecek durumda değilim.Sabataycılar ülkemizdeki statükonun devam etmesini istiyorlar mı? Bundan en ufak bir şüphe yoktur.Ülkemizde tam bir demokrasinin olmasını, hukukun üstünlüğü sisteminin uygulanmasını, temel insan hak ve hürriyetlerine hürmet ve riayet edilmesini samimî olarak istiyorlar mı? Onlar bunları asla istemezler.



Sabataycılar Müslümanların arasına sızmışlar, ajanlar sokmuşlar mıdır? Elbette sızmışlardır. Büyük Bektaşî dedelerinden biri Sabataycı idi. Melamilerin bozuk kolu Sabataycılar tarafından idare edilmektedir. Mevlevî tarikatına da girmişlerdir. Hakikî Mevlevileri tenzih ederim ama, şu anda rakı içen, karı ve kızlara erkeklerle birlikte sema yaptıran adamlar vardır. Militan Sabataycılar evrensel ahlâk prensiplerine uyarlar mı? Maalesef uymazlar, son banka rezaleti bu konuda ibret verici bir örnektir. Kendi içlerinde, kendi vakıf ve müesseselerinde bile büyük yolsuzluklar, hortumlamalar olmaktadır. Çoğunun dini imanı paradır.



Sabataycılık konusunu işlediğim, bu iki kimlikli cemaati açığa çıkartmak istediğim için birtakım yazarlar beni engizisyonculukla, din mahkemesi kurmakla, ortaçağ kafalı olmakla suçluyorlar. Bunlar boş telâşlar ve iftiralardır. Gizli olan bir cemaate ışık tutmak, iki kimlikli ve çok güçlü bir lobiden bahsetmek ne ahlâken, ne de kanunen suçtur. Onlar benim dinime, şeriatıma, mensubu bulunduğum dindar kitleye savaş açacaklar, hakaretler ve tehditler yağdıracaklar; onların yüzünden on milyonlarca Müslüman vatandaş bu memlekette korku ve güvensizlik içinde titreyecek, bir sürü baskı ve zulüm yapılacak; onbeş yaşındaki başörtülü bir kız çocuğu kırk günden fazla zindanda tutulacak ve ben bu adamları açığa çıkartmak için çalışırsam yaptığım engizisyon olacak... Yağma yok!



Sabataycılardan ne istiyoruz:



1. İki kimlikli olmaktan vazgeçmelerini istiyoruz. Müslüman olmadıkları halde Müslüman görünmeleri bizim hukukumuza bir tecavüzdür. Yahudiliklerini açıkça ilan etsinler.



2. İslâm'a, Müslümanlara açmış oldukları gayr-i meşru savaşı durdurmalarını istiyoruz.



3. Türkiye'yi ülke, halk ve devlet olarak samimî bir şekilde sevmelerini ve korumalarını, yücelmesi için çalışmalarını istiyoruz.



4. Çok küçük bir azınlık olmalarına rağmen ülkeyi ve delveti tekellerine almak, kendi cemaat iradelerini millî iradenin üzerinde görmek, tarihî devamlılığa ters düşen bir tarihî ârızanın sürmesi için çalışmak, millî kimliği erozyona uğratmak, ülke üzerinde gizli bir saltanat ve hükümranlık kurmak gibi emellerden vazgeçmelerini istiyoruz.



Büyük ölçüde onların hırsları yüzünden bu ülkede on milyonlarca Müslüman çoğunluk hürriyetsizlik, güvensizlik, baskı, korku, eziyet, zulüm içinde yaşıyor. Bu hal böyle devam edemez. Her kemâlin bir zevâli vardır. 1924 mübadelesine kadar ülkemizde milyonlarca Rum yaşıyordu. Yanlış ata oynadıkları için bu topraklarda varolma hakkını yitirdiler. İyonya ve Pontus Rumları Türkleri, Müslümanları, Osmanlı Devleti'ni desteklemiş olsalardı, işgalci Yunan kuvvetlerine Türklerle ve Müslümanlarla birlikte karşı çıkmış olsalardı; İzmir metropoliti Hrisostomos işgal kuvvetlerini takdis etmemiş olsaydı onlar Türkiye'de var olacaklardı.

Tarihten ibret almak gerekir.

Mehmet Şevket Eygi

Yahudi asıllı Türkçü Kemalist Moiz Kohen(Munis Tekinalp)

Moiz Kohen bir hahamın oğluydu. İsmini Munis Tekinalp diye değiştirdi. “Yazar, gazeteci, avukat ve tüccar Tekinalp, cemaatinde hem kınandı hem beğenildi. Sivrilmiş biriydi. Kimine göre de oportünist olarak bilinirdi. Günümüzde pek tanınmıyor. Tarihçiler onun iyi bir Kemalist olduğunu düşünüyor” diyen Liz Behmoaras, “Mazhar Osman” kitabından sonra şimdi de “Bir Kimlik Arayışının Hikâyesi” isimli biyografik romanında Moiz Kohen’in ilginç hayatını anlattı.


1883 Selanik-Serez doğumlu. Bir hahamın oğlu. Ömrünün neredeyse tamamını Yahudilerin Türkleştirilmesi için harcayan gazeteci, yazar, avukat, tüccar… Liz Behmoaras, “Mazhar Osman” biyografisinden dört yıl sonra çıkardığı, “Bir Kimlik Arayışının Hikâyesi” (Remzi Kitabevi) adlı biyografik romanında 1961′de Nice’te ölen Moiz Kohen’in ya da sonradan edindiği adıyla Munis Tekinalp’in hayatını anlatıyor. Behmoaras: “Kitabımda da belirttim. Kohen’in yaptıklarında her şey iç içe. Çıkar da var, ülkesine hizmet isteği de, inanç da…”

Moiz Kohen’in hayatını yazmaya nasıl karar verdiniz?

Mazhar Osman’dan sonra, biyografisini yazmak istediğim yeni kişiler üzerine düşünüyordum. Biyografik bir roman yazmak istiyordum. Tarihçi Zafer Toprak’a “Kimi tavsiye edersin?” diye sordum. “Tekinalp’in çok güzel bir biyografisi yazıldı ama belki bir Yahudi olarak sen onu daha iyi anlarsın” dedi.

Yahudi kimliğiyle Kohen’i yazmak nasıl bir deneyimdi?

Bir Yahudi olarak yazdığınızda, sizi rahatsız edecek ya da takdirinizi kazanacak davranışlarını daha yoğun hissediyorsunuz. Kimi zaman yaltaklandığını gördüm Kohen’in; o zaman onunla aynı küçük gruba mensup bir Yahudi olarak, rahatsızlık duymuşumdur belki. Ama öte yandan gurur verici işlerini gördüğümde de mutlu oldum tabii. İçeriden yazmak, ekstra bir duyarlılık getiriyor.

Objektif olmak zor oldu mu?

Sonuç olarak başka birini yazıyordum ve ona belli bir mesafeden bakmam gerekiyordu.

“Gökalp’in ideolojisi kendini arayan bir adama cazip geliyor”

Kürt olup da “Türkçülüğün Esasları”nı yazan Ziya Gökalp ile “Türkçülük”, “Türk Ruhu” adlı kitapları kaleme alan Moiz Kohen’in buluşmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Moiz Kohen, Ziya Gökalp’i yeni bir Kabalist olarak görüyor. Onun Kürt kimliğinden haberi bile yok bence. Gökalp’in ideolojisi, kendini arayan bir adama çok cazip geliyor.

20′li yaşlarındayken, “Türkçe konuşalım, Türkleşelim…” demeye başlıyor Moiz Kohen. Bunu bütün hayatı boyunca da sürdürüyor. Ne kadarı, yaşadığı ülkeye vefa ne kadarı kendince, cemaatine iyilik?

Hepsi var. Ayrıca o dönemde, Osmanlı Yahudilerinde Türkleştirme akımı yaygın. Moiz Kohen onların en ileri saftaki neferlerinden. Çünkü Türkleştirme söz konusu dönemde Yahudiler için trendy bir şey.

İttihat ve Terakki’nin çalışmalarına da katılıyor. Ki dernekte Sabetaycılar da var. Zaten Selanik, Sabetaycılığın üssü durumunda. Ama onlardan hiç söz etmiyorsunuz kitapta…

Çok pratik bir sebepten dolayı… O kadar çok söz edildi ki Sabetaycılardan, benim kitabımda da eksik kalsınlar diye düşündüm. Elbette Kohen’in de Müslüman arkadaşları içinde Sabetaycılar vardır. Özetle Kohen’in biyografisinde vazgeçilmez bir ayrıntı olmadığı için ilgilenmedim.

Kendine hayrı olmayanın başkasına hiç olmaz denir. Kime hayrı dokundu Moiz Kohen’in sizce?

Kendine hayrı dokunduğunu söylemek zor. Belki uzun vadede Yahudi cemaatine, yaşadığı ülkeyle uyum içinde yaşama yollarını gösterenlerden biri: Ya kalk git ya da burada yaşayacaksan, buranın bir vatandaşı gibi hisset diyenlerden…

“Kohen’de ‘Ben de herkes gibi olayım’ isteği var”

Sevgilisi Nadya diyor ki “Sen her zaman, herkesten özür dilemeye biraz meyillisin”. Gerçekten de yaşamı uzun bir özür dileme süreci gibi… Sanki Yahudi olduğu için bile…

Özürden ziyade, “Ben de herkes gibi olayım” isteği var. Sanki kenarda kalmış, başkalarının oyunlarına katılamamış bir çocuğun büyüdüğü zamanki davranışı gibi… İsmim herkesinki gibi olsun, herkes gibi konuşayım, kabul göreyim, sevileyim, beğenileyim…

Kohen’le kendinizi karşılaştırdığınız zaman kendinizle ilgili neler gördünüz? Kimliğinizi sorguladınız mı?

Zaman zaman o da oldu ama, bu ayrı bir konu. Çocukluğumda, Kohen kadar ağır olmasa da, zaman zaman kabul görme, herkes gibi olma duygusunu hissettim. Okuldayken, hatta bugün bu yaşta, bazı gruplarda kabul görme isteğinizin çok baskın olduğunu ve bunun uğruna birtakım size ait olmayan davranışlarda bulunduğunuzu hatırlıyorsunuz. Kohen’in kimi davranışları bana bunları hatırlattığı için ona sinirlendiğim oldu.

“Sanıyorum hem olumlu hem olumsuz tepkiler gelecektir”

Kohen’in samimimiyeti konusunda ne düşünüyorsunuz?

Attığı her adım için samimi olduğunu söyleyemem. Ama bazılarında, “Kemalizm” kitabında ve bu konuyla ilgili düşüncelerinde samimi bence.

Tarihçiler bu kitabı nasıl değerlendiriyor, araştırdınız mı?

Kemalistler, Moiz Kohen’in iyi bir Kemalist olduğunu düşünüyor. Konuştuğum tarihçilerin çoğu, bu kitabı son derece ciddiye alınması gereken bir inceleme olarak görüyor.

Milli ekonomiyle ilgili yazılar yazarken Varlık Vergisi’ne maruz kalıyor. Evini satmak zorunda kalıyor. Niye onu koruyan kimse çıkmadı, onca çalışmasından sonra?

Onu koruyanı, kollayanı çıkmıştır belki de biz bilmiyoruz. Varlık Vergisi öylesine keyfi bir uygulamaydı ki, aksi takdirde belki varlıklı olmamasına rağmen daha da büyük bir miktar tarh edilirdi ona; 60 yaşını geçmiş olmasına rağmen Aşkale’ye de yollanırdı.

İki kez aday olduğu CHP’yi, Varlık Vergisi söz konusu olunca, gerçekten partiye duyduğu inanç yüzünden mi savundu?

Kitabımda da belirttim: Her şey iç içe, çıkar da var, ülkesine hizmet isteği de, inanç da… Mutlaka tavır alınacaksa hadi diyelim ki burada çıkar ağır basıyor çünkü hayatta en çok istediği şeylerden biri politikaya atılmak.

Kitabın sonunda, yeğeninden aldığınız e-postadan anlıyoruz ki Kohen, son yıllarında Nice’te fahri başkonsolosluk yapmak istiyor ama Yahudi olduğu gerekçesiyle Türk hükümeti bunu reddediyor.

Ben bunun doğruluğundan emin değilim ama yeğeninden gelen e-postayı olduğu gibi yayımlayıp kararı okura bıraktım.

Moiz Kohen’in, yazmayı düşündüğünü günlüklerinde belirttiği son kitabının adı “Musevi Mucizesi”. Ömrü yetseydi yazacaktı kitabı. Bu size ne ifade ediyor?

Kitabın ismine bakılırsa Museviliği ön plana çıkaracak bir kitap yazmayı planlıyordu.

Bu durumda yeğeninin e-postası doğru olamaz mı sizce?

Belki de bütün o hayal kırıklıklarının sonunda köklerine dönme kararı almış olabilir. Ama “Yahudiden konsolos olmaz” sözünü o e-posta dışında doğrulatamadığım için gene de kesin bir şey söyleyemem.

Yahudi cemaatinden “Kol kırılır yen içinde kalır; bunlar yazılmamalıydı” gibi bir yaklaşım gelebilir mi kitabınıza?

Bilemiyorum. Sanıyorum hem olumlu hem de olumsuz tepkiler gelecektir.

(Milliyet, FİLİZ AYGÜNDÜZ)

Kızılderililer İslamiyet'i Tanıyordu

İslam'la tanışmalarının bin yıldan önceye dayanmasına rağmen pek çok kimsenin bunu bilmediğini belirten Kızılderililer, yapılacak araştırmayla bu tanışmanın şahitlerinin ve belgelerinin temin edileceğini bildirdiler. New York'taki Çeroki Kızılderililerinin üst düzey yetkilisi olduğunu belirten Mahir Abdürrezzak, gönderdiği internet mesajında: "Grubumuzda benim gibi bir çok Müslüman var. Birçok insan Amerikan yerlilerinin bin yıldan fazla bir süre önce Müslüman gezginler aracılığıyla İslam'la temasa geçtiğinden habersiz" diyor.


Çok Sayıda Müslüman İsmi Var

Müslüman gezginlerin soyundan gelenlerin belki de kendileriyle birlikte hayatlarını sürdürdüklerine dikkat çeken Abdürrezzak, "Bu bilgileri tarih kitaplarında bulamazsınız. Ancak Müslüman toplum hayatında çok aktif olduklarını gösteren pek çok belge, yasa ve sair dokümanlar var. Mesela 1787 barış ve dostluk anlaşmalarına imza atanların isimleri Abdülhak ile Muhammed bin Abdullah'dır. 1866'daki son Çeroki liderinin ismi de Ramazan İbni Wati'dir" cümleleriyle sürdürüyor mesajını.

Geleneklerde İslami Kıyafetler Var

Bütün dokümanların Kongre Kütüphanesinde ve milli arşivlerde bulunduğunu kaydeden Kızılderili Çeroki Karaayak Kabilesi mensubu Mahir Abdürrezzak, Arapça, Farsça ve İbranice'nin tesirinde kabile dilleri üzerinde araştırma yapacağını söylüyor. 'Allah' lafzının hemen hemen her kabile dilinde bulunduğunu vurgulayan Abdürrezzak, geleneksel yerli kıyafetlerinde kadınların saçlarını, erkeklerin de diz kapaklarına kadar örtünmesi esasının bulunduğunu ifade ediyor.

Kolomb Müslümanlarla Karşılaştı

Mahir Abdürrezzak mesajının sonunda, Kolomb'un Amerika'ya geldiğinde Müslümanlarla karşılaştığını ayrıca 1654 yılında İngilizlerin Amerika içlerinde sakallı ve Müslümanlar gibi ibadet edenlere rastladıklarını, 1690'larda da Fransızların yeni dünyada Meluncan diye anılan Müslümanlarla temasa geçtiklerini kaydediyor.



Kaynak: "Kızılderililer İslamiyet'i Tanıyordu", çev. Abdullah Emiroğlu, Zafer Derg., Ekim 1997, sayı: 250, s. 27.

Korkunç Kızılderili Kıyımı

İnsanlık tarihinin en büyük soykırımı Avrupalı Hıristiyanlar tarafından Amerika kıt'asında yapılmıştır. Haçlılar yekun olarak 40 milyon kızılderiliyi katl etmişler, onların parlak medeniyetini silip kazımışlardır.


Bu soykırım yapılırken dünyanın nüfusu 500 milyon civarında idi. Yani insanlığın onda birine yakın bir kısmını öldürmüşlerdir.

Batı medeniyeti, asırlar boyunca Afrika zencilerini korkunç ve feci şartlar altında Amerika'ya esir olarak götürmüştür.

İki dünya harbini Batılılar çıkartmış, on milyonlarca insanın ölümüne, yüz milyonlarcasının evsiz, barksız kalmasına, perişan olmasına sebebiyet vermişlerdir.

Bir batı üretimi olan Marksizm yüzünden 80 ile 100 milyon insan ölmüştür.

İkinci dünya savaşından sonra 9-10 milyon sivil Almanı, dolaylı şekilde öldürmüşlerdir.

Bugün de Irak'ta, Afganistan'da kan döküyorlar.

Filistin'e, Filistinlilere ne zulümler yaptıklarını görüyoruz.

Dünyada köleliğin tarihi çok eskidir. Bütün dinler, ideolojiler, sistemler içinde tarih boyunca kölelere en iyi muamelenin yapılmasını sağlayan İslâm olmuştur. Çağımızda artık kölelik yoktur ama gizli kölelik vardır.

Haçlılar ve Siyonistler Müslümanları terörist olarak görüyor ve gösteriyor ama aynaya baksınlar asıl teroristlerin kendileri olduğunu göreceklerdir.

Haçlılar ve Siyonistler, emperyalistler ve misyonerler 19'uncu asrın ikinci yarısından itibaren Osmanlı ülkesindeki Ermenileri devlete karşı kışkırtmışlardır. Bu kışkırtmalar neticesinde "Tebaa-i sâdıkanın" bir kısmı isyankâr olmuştur. Birinci dünya savaşında Rus ordusu Van'ı ele geçirince Osmanlı kimliği taşıyan isyankâr Ermeniler, bu düşman işgal ordusunu kurtarıcı gibi karşılamış ve Müslüman halka kıyım yapmıştır. Bunun üzerine devlet mecburen bir kısım Ermenilerin iç bölgelere sürülmesini uygun görmüştür Bu sürgün esnasında birtakım aşiretler ve çeteler, sürülen Ermenilerin bir kısmına insanlık dışı zulümler yapmıştır.

Yakın tarihimizde zaruri bir Ermeni sürgünü (tehcir, sevkiyat...) olmuştur ama devlet tarafından yapılan bir soykırım olmamıştır.

1919'da emperyalist Yunan devleti İzmir'i işgal etmişti. Şehrin Ortodoks metropoliti Hrisostomos bu işgal ordusunu kurtarıcı gibi karşılamış, dinî bir törenle kutsamıştı (takdis etmişti). Hrisostomos bir Osmanlı vatandaşı idi. Yaptığı vatana ve devlete çok açık bir hıyanetti. 1922'de Türk ordusu İzmir'i geri aldığında, Sakallı Nureddin Paşa'nın gayretkeşliği sonunda Hrisostomos "linç" edildi. Buna hiç lüzum yoktu. Zira, âdil bir mahkeme, düşman ordusunu kutsadığı, devletine hıyanet ettiği için onu zaten idama mahkûm edecekti.

ABD'nin Ermeni meselesini kurcalamasına karşılık olarak Türkiye'nin de Amerika yerlilerinin kıyımı meselesini gündeme getirmesi gerekir. Bu, elbette doğrudan doğruya devlet tarafından yapılacak bir iş değildir. Bir grup Türkiyeli birtakım sivil kuruluşlar bu işi yaparsa, hizmet yerine getirilmiş olur.

Batıda, çeşitli dillerde Kızılderili Kıyımı ve Afrika'dan esir zenci getirme konusunda onbinlerce kitap, ilmî makale, araştırma yayınlanmıştır. Elde yüz binlerce (belki de milyonlarca) tarihî vesika ve şehadet vardır. Bunlara dayanarak çok sağlam ve sahih kitaplar, raporlar yazılabilir.

Türkiye'nin yapacağı bu yayınlar öncelikle İngilizce ile yapılacaktır. Hattâ bunların metinleri ciddî Batılı uzmanlara hazırlattırılacaktır.

Batılı Siyonist ve Haçlıların Ermeni kıyımı iddialarına karşı Kızılderili kıyımı, zencilerin köle olarak kullanılması, ikinci dünya savaşından sonra on milyon sivil Alman'ın öldürülmesi konularındaki çok sağlam iddianamelerin insanlık ve tarih mahkemesine sunulması gerekir.

7 Mart 2010
Mehmet Şevket Eygi


“Ben Bir Eşeğim” Diye Bağırtılan Tarihçi

Yakın tarihimizden bir vak'a anlatmak istiyorum. Zaman Bundan yetmiş küsur yıl önce. Mekân: Büyükada. Bir gece bir klüpte canlılık ve hareket var. Büyük bir zat oradadır. Etrafında meddahlar. Peçeden ve çarşaftan çıkmış dekolte tuvaletli bayanlar. Köşede bir orkestra çalıyor.Yeniliyor içiliyor, rakı su gibi tüketiliyor. Şehrin seçkinleri de orada. Bir masada ünlü bir tarihçi bir iki arkadaşıyla birlikte kendi halinde yemek yiyor içiyor.


Birden, büyük şahsiyetin gözü bu tarihçiye ilişir. Gözlerinde hiddet kıvılcımları çakar.Bu tarihçi İtilaf ve Hürriyet fırkasında hizmet etmiş, İttihadçıların aleyhinde bulunmuştur. Büyük zat çakır keyiftir... Haykırır: "Masaya çık ve ben bir eşeğim diye bağır!.." Salonda bir anda büyük bir sessizlik olur. Bazı yüzlerde şaşkınlık ve hayret, bazılarında kindar bir alay vardır. Tarihçi ne yapacağını bilemez. Masaya çıkıp ben bir eşeğim diye bağırsa büyük bir felâket; çıkmasa belki daha büyük bir felâket olacak.

Ayağa kalkar, sandalyaya çıkar, oradan masaya ve kısık bir sesle "Ben bir eşeğim..." der ve sonra bitkin, rezil, ezilmiş, rengi kağıt gibi olmuş bir şekilde iner ve gider.

Tarihçinin bu darbeyi atlatamadığı ve bir müddet sonra makhuren (kahr olmuş durumda) vefat ettiği söylenir.

Bana bu hikâyeyi 1960'lı yıllarda anlatmışlardı. İnanmak istememiştim. Büyük bir adam büyük bir tarihçiyi herkesin ortasında nasıl olur da böylesine tahkir edebilirdi...

Bundan on yıl kadar önce Fransızca bir kitabı okurken yakın tarihimizin bu menkabesi karşıma çıkınca doğruluğunu anladım.

Yakın tarihimiz nice böyle utanç verici vak'alarla doludur.

Bunların bir araya getirilmesi ve kitaplaştırılması gerekmez mi?.. Her birinin kaynağı belirtilecek. Sağlam bilgilere, vesikalara dayandırılacak. Hangi kitapta, hangi hatırada yazılıysa belirtilecek.

Artık yakın tarihimizi sorgulamalı, onunla yüzleşmeliyiz.

13 Mart 2010
Mehmet  Şevket Eygi

2010-09-02

LENİN de diğer zalimler gibi bağıra bağıra ölmüş...

Sovyetler Birliğinin bir numaralı isminin yaşadığı evden yükselen çığlıklar, o civarda yaşayanların tüylerini ürpertiyordu. Moskova'nın 60 kilometre güneyinde bulunan dinlenme evinde bulunan Lenin hayatının son günlerini yaşıyordu ve hemen hemen 24 saat boyunca tiz çığlıklar atıyor, ızdırap içerisinde feryad ediyordu.


Onun yakınında bulunanlar, nâdir kişinin görebileceği ibret tablosunu ürpererek seyrediyorlardı.



1917'de gerçekleşen "Bolşevik Devrimi"nin lideri, 7 sene ülkenin bütün iplerini elinde bulunduran, astığı astık, kestiği kestik olan, on binlerce "muhalifi türlü yollarla ortadan kaldıran Lenin, şimdi ne hallere düşmüştü. Türlü hastalıklardan ayrı olarak aklını da yitirmişti. Bazan normal "deli" olurken, bazan "zır deli" olup çıkıyor, gözleri yuvalarından fırlıyor, cinnet geçiriyor, bağırıp çağırıyordu. Felçli olmamış, diğer hastalıklardan dolayı ızdırap içerisinde kıvranmamış olsaydı, etrafı kırıp geçireceği muhakkaktı.



Hastalıklar pençesinde...



Ateist ve materyalist bir dünya görüşünü benimseyen, Kâinatın sahibi olan Allahu Teâlayı inkar eden ve bu inkarını "resmî ideoloji" haline getiren, iktidarın gücüne güvenerek fîravunlaşan Lenin, gözle görünmeyen mikropların "esiri" olmuştu. Kıvranıp duruyordu. Zaten hayatının son yıllarında hep acılar içerisinde kıvranmıştı.



Lenin, ömrünün sonlarında iyice azan frengi hastalığını 1902'de Paris'te sürgündeyken kapmıştı. 1918'de karşı-devrimci Fanny Kaplan'ın tabancasından çıkan kurşunlara hedef olmuş, o kurşunlardan sonuncusu ancak 1922 yılında çıkartılabilmişti.



Lenin 1922'de beyin kanaması geçirmişti. Onun "devlet sırrı" olarak gizlenen diğer hastalıkları şunlardı:



1922'deki beyin kanamasından sonra Lenin'e sık sık felç inmeye başlamıştı. Daha sonra sara hastalığına tutulmuş, ardından damar sertliği ve migrene yakalanmıştı.



Bu patalojik rahatsızlıklarının yanı sıra Lenin yavaş yavaş delirmeye başlamıştı. Sık sık şuurunu kaybediyor, cinnet geçiriyordu. 16 Aralık 1922'deki krizden sonra sekreterlerinden siyanür istemiş, ancak bunun sır olarak kalmasını tembihlemişti.



1923 Mart'ındaki felçten sonra Lenin tamamen delirmişti. Artık devamlı sayıklamaktaydı. Anlaşılabilen son sözleri şunlardı:



"...İnsanlar... bana yardım edin... şeytan... burada burada"



Lenin'in son günleriyle ilgili bilgileri yayınlayan Le Figaro dergisinde yer alan yazıda, Lenin'in son günlerinde uzun uzun uluduğu belirtilmekteydi. Fransa'da yayınlanan dergideki bu bilgileri haber yapan Zaman gazetesi şu başlığı kullanmıştı:



"Lenin de diğer zalimler gibi bağıra bağıra ölmüş"



"Canavarca yaşa, uluyarak öl!"



Komünist liderin çığlıkları o civarda yaşayan insanların kalplerini dondurmaktaydı.



Lenin bu şekilde çığlık ata ata, Fransız dergisinin tabiriyle "uluya uluya" ve tamamen delirmiş vaziyette 24 Ocak 1924 tarihinde ölmüştü.



Öldüğünde suratı korkunç bir hal almıştı. Onun bu halinin bilinmesini istemeyen Stalin, doktorlara emir vererek, cesedin "güzelleştirilmesini" istemiştir. Doktorlar da bir nevi "estetik cerrahi" tekniğiyle ve ilaçlarla onun yüz şeklini "normal hale" getirmiş, daha sonra mumyalamışlardı.



Lenin'in mumyalı vücudu bir "cam fanusa" yerleştirilmiş, onun da üzerine bir "anıt" mezar yapılmış ve ziyarete açılmıştı.



Putların yıkılışı



Son anlarında derin acılar içerisinde bağıra bağıra ve delirmiş vaziyette ölüp giden Lenin'in düzinelerle heykeli yapılacak, bu heykeller SSCB başta olmak üzere Kızıl diktatörlükle idare edilen ülkelerde pek çok şehrin en merkezî yerlerine "zulmün taşlaşmış ve tunçlaşmış sembolü olarak" dikilecekti. Ta ki, 1990 yılına kadar.



Kızıl imparatorluğun çatırdaması, ardından büyük gürültüyle yıkılması üzerine, hürriyete susamış olan insanlar, bütün diktatörlerin heykelleriyle birlikte, Lenin'in, milyonlarca insanın katili Stalin'in ve diğer komünist meşhurların heykellerini yıkacak, ya çöplüğe atacak, ya da satacaktı.



Çekoslovakya'nın Zabreh kasabasının ilgilileri, kasaba hastahanesine gelir sağlamak maksatıyla Stalin'in dev heykelini satışa çıkarmış ve heykel için biçtikleri fiyatı ise 50 bin dolar olarak açıklamışlardı.



Kamarov (Çekoslovakya) kasabası halkı da aynı şekilde Stalin heykelinin dövizle satılmasını kararlaştırmıştı.



Kamarov halkı şöyle diyordu:



"Artık Stalin'in bize kazandıracağı bir şey kalmadı. Hiç olmazsa şehrin merkezinde bulunan heykelini satıp para kazanalım."



Polonyalılar'ın düşüncesi ise daha değişikti. Onlar Kızıl diktatörlerin heykelini bir an evvel ortadan kaldırmak istiyorlardı. Gdansk'ta toplanan on binlerce halk, dev Lenin heykeline saldırmış, binlerce molotof kokteyli ile Lenin'in heykelini polisin gözü önünde cayır cayır yakmışlardı.



Polonya'nın güneyindeki Nowa Huta şehrindeki 10 metre yüksekliğindeki dev Lenin heykeli ise, şehir ahalisinin iki hafta devam eden aleyhte gösterilerinden sonra, şehir meclisinin aldığı "huzuru bozuyor" gerekçeli kararından sonra kaidesinden sökülerek götürülüp şehir çöplüğüne atılmıştı.



Bu şekilde, Demirperde ülkelerindeki bütün heykeller, bu arada komünizmin sembol ismi Lenin'in heykelleri kaldırılıp atılmıştı.



"Putlar hurdaya çıktı"



Diktatörlerin heykellerinin düştüğü durumu haber yapan Bugün gazetesi 21 Şubat 1992 tarihli nüshasında, "Putlar hurdaya çıktı" başlığını kullanmıştı. Haberde, eski komünist ülkelerin hurdalıklarının Marks, Lenin ve Stalin heykelleri ile dolu olduğu belirtiliyordu. Haberde enteresan fotoğraflar da kullanılmıştı. Büyükçe bir fotoğrafta yere devrilmiş Lenin heykelinin halk tarafından tekmelendiği görülmekteydi. Resimaltı şöyleydi:



"HEY GİDİ KOCA LENİN... Lenin, kendi vatanından kovulur da başka yerlerde durabilir mi?.. Etiyopya'da önce diktatör Mengistu, sonra da Lenin heykelleri alaşağı edilip, tekme tokat memleketten kovuldu. İşçi sınıfının siyasi iktidarı ve üretim araçlarını ihtilal yoluyla ele geçirmesini öngören Lenin işçiler tarafından tekmelenirken görülüyor."



Diğer karelerde boynunda urganla sırt üstü yere uzanmış Stalin heykeli, soytarıya çevrilmiş Marks heykeli ve ağaca asılmış Çavuşesku büstü görülmekteydi. Müşterek resimaltında şunlar yazılmıştı:



"İlahların hazin sonu: Stalin yerlerde, Marks soytarıya çevrilmiş, Çavuşesku ağaca asılı...



"Komünist ilahların en kanlısı Stalin'in heykelleri, diğer ilahların heykelleri gibi fırınlarda eritilerek maden haline getirilmeyi bekliyor, onları önce putlaştırıp, sonra alaşağı eden insanların, bu madenlerden yeni yeni putlar yapıp yapmayacağını kimse bilemez. Tıpkı Romanya diktatörü Çavuşesku'nun günün birinde heykellerinin ağaçlara soldaki resimde görüldüğü gibi asılacağını kimselerin tahmin edemeyeceği gibi... Ya komünizmin babası Kari Marks... 3 yıl önce kafasına böyle karton kutu takıp soytarıya çevirmek kimin haddiydi ki..."



Bu dünya böyleydi. Hiç kimseye kalmıyordu. Zulm ile âbâd olanlar er geç kahr ile berbâd oluyorlardı. İlâhî kanun işlemeye devam ediyordu. İmtihan gereği, küfür devam etmekte, ama zulüm devam etmemekteydi...



Burhan Bozgeyik

Meşhurların Son Anları, TÜRDAV yayınları,


(Not: Lenin'in Mumyalanmasının aşama aşama fotoğraf karelerini arama motorlarında rahatlıkla bulabilirsiniz)







Yeni yayınlardan e-posta ile haberdar ol!

Bu ay öne çıkanlar