2010-12-19

Kuran-ı Kerim'in edebi üstünlüğü

Kuran-ı Kerim'in edebi üstünlüğü


Her peygamberin mucizesi, kendi zamanlarında gelişen-ilerleyen sanatlara, beğenilen ve takdir edilen şeylere benzer şekilde tezahür etmiş; fakat, onların üstünde ve farklı bir mâhiyette meydana gelmiştir. Bu suretle peygamberlerin, peygamberlik davasındaki doğrulukları anlaşılmıştır.

Nitekim Hz. Musa (a.s.) zamanında sihir, Hz. îsâ (a.s.) zamanında tıp ilmi çok yükselmiş olduğundan bu iki zâtın mucizeleri de bunlara mümasildir... Asanın ejderha şekline dönmesi, hastaların derhal şifa bulması gibi. işte o iki ülû'l-azm peygamber, bu mucizeleri ile sihirbazları, doktorları âciz bırakmışlardır! Hâsılı onlar, peygamber olduklarını isbat için, ilâhî bir hârika mâhiyetinde olan mucizeler göstermiş, alelade sebeplere tevessülden uzak bulunmuşlardır.

işte Asr-ı Saadette de fesahat ve belagat (edebiyatın bütün dalları) çok ilerlemiş ve itibar bulmuştu. Bu cihetle edebî sanatların en yüksek noktalarında bulunmak üzere Kur'ân-ı Mübîn âyetleri, sûreleri nazil olmaya başlamış; bunun benzerini getirmek, ortaya koymak ise kabil olmayıp, semavî bir mucize, edebî ve ilmi bir hârika olduğu anlaşılmıştı.

Asr-ı Saadette edebi ilimler adını alan sarf, nahiv, iştikak, meâni, beyan, bedi', vazı' gibi dallar, tedvin olunarak kitap hâline konulup bir araya getirilmiş değildi. Fakat Araplar, konuşma ve yazışmalarındaki mükemmeliyet, lisanlarındaki talâkat itibariyle en edebî eserleri bile anlayıp, onların üstün vasıflarına vâkıf olabiliyor, hatta bu gibi eserler bile vücuda getirebiliyorlardı. O bakımdan, bu hususta tedvin edilmiş ilimlere muhtaç bulunmuyorlardı. Nitekim bir bedevi, "Ondan ümitlerini kesince, (mes'eleyi gizli görüşmek üzere) fısıldaşarak (bir kenara) çekildiler" (S. Yûsuf, 80) mealindeki âyet-i kerimeyi işitir işitmez hemen yere kapanmış; "Bu kelâmın belâğatine secde ediyorum" demişti.

işte ashâb-ı kiram da kendilerindeki o fevkalâde fıtrî-edebî kabiliyet sayesinde Kurân-ı Azîm'i mükemmel bir şekilde anlıyor, onun hakikatine, meziyet ve işaretlerine nüfuz edebiliyorlardı. Kendi zamanlarına ait olduğu için âyetlerin nüzul sebeplerine, nâsih ve mensûh olanlarına (hükümleri kalkanlara) da muttali' olabiliyorlardı. Hatta Veda' Haccı esnasında. "Bugün size dîninizi ikmâl ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'a râzi oldum" (S. Mâide, 3) mealindeki âyet-i celile nazil olunca, Hz. Ebû Bekir (r.a.) ın pek ince ve yufka olan kalbi çarpmaya başlamış, mübarek gözlerinden şeffaf damlalar serpilmiş, sebebini soranlara da şöyle demişti:
"Bu âyet-i celile, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)in irtihal buyuracaklarını gösteriyor. Demek ki din işleri tamam olmuş, artık Resûlüllah (s.a.v.)in kudsî vazifesi yerine getirilmiş, Kerim olan Mabuduna kavuşacağı zaman yaklaşmış..."
işte Hz. Sıddık (r.a.) ın bu intikali, Kur’ân-ı Kerimin delâlet ve işaretlerine olan nüfuzunun en ulvî bir derecesi demekti. (Kaynak: Ö. N. Bilmen, Tabakâtü'l-Müfessirîn, 1/41-108)

Yeni yayınlardan e-posta ile haberdar ol!

Bu ay öne çıkanlar