2011-01-23

Osmanlı Ordusu savaş görüntüleri (üç boyutlu canlandırma)

Üzeyir Garih'i İsrail mi öldürdü? - Kadir Mısıroğlu

İsmet İnönü'nün son sözleri ne oldu?

İnönü, Mustafa Kemal'i neden silmeye çalıştı?

Aydın Doğan nasıl gazete patronu oldu?

Apo'da bir damla Kürt kanı yoktur - Kadir Mısıroğlu

Süleymaniye Camii'nin şifreleri

Sarıkamış cephesinden Rusların çektiği gerçek görüntüler

Okunamayan edebiyatımız - Yavuz Bülent Bakiler

Mustafa Kemal'in harf devrimi cinayettir - Kadir Mısıroğlu

Harf devrimi oyunu - Mustafa Armağan

Filistin Cephesindeki hain kim?

İngilizlerin Çanakkale'de işledikleri savaş suçu; Zehirli Çivi

Şaşırdım kaldım işte - Yavuz Bülent Bakiler

2011-01-22

Mezarından çıkarılıp cesedi asılan alim


İstiklal Mahkemeleri tarafından Erzincan'da işlenen bir hukuk cinayeti. Önce asıp sonra yargılayan istiklal mahkemeleri bu defa da bir ölüyü mezarından çıkartıp astı. Sebep mi? Yahudi'nin dini sembolü olan şapkayı giymemek..

Visal - Serdar Tuncer

Osmanlı'da Lübnan

Sultan II.Abdülhamid'in Fotoğraf Albümleri

Sultan Abdülhamid'in Özel Mülkü

Kurbanım - Serdar Tuncer

KOÇ Grubunun sermayesi ve BEKO

Osmanlı İmparatorluk muydu?

Aydın Doğan Medyasının Gerçek Yüzü

Bandırma Vapuru'nun Gerçekleri

Abdülhamid Han'ın oğlu nasıl yaşadı? Nasıl öldü?

Seni Sensiz yaşamak - Serdar Tuncer

Dinle imanını - Serdar Tuncer

Bizim Yunus - Serdar Tuncer

"Kanunsuz suç ve ceza olmaz" ama O'nu astılar


İskilipli Âtıf Efendi Niçin İdam Edildi?

Soru: İskilipli Âtıf Efendi'nin ne suçu vardı ki, idam edildi?
Cevap: O devrimlere karşı gelmişti...
Soru: Devrimlere karşı gelmeyi cezalandıran bir kanun var mıydı?
Cevap: Yoktu...
Soru: Ceza hukukunun temel prensibi "Kanunsuz suç ve ceza olmaz" değil midir? Peki onu nasıl idam ettiler?
Cevap: Dedik ya, devrimlere karşı çıkmıştı.
Soru: İskilipli Âtıf Efendi, "Frenk Mukallidliği" adlı risalesini yayınladığında şapka devrimi yapılmamıştı, şapka kanunu çıkartılmamıştı...
Cevap: Yine de devrim aleyhinde olduğu için asılarak idam edilmesi gerekiyordu.
Soru: Savcı onun için idam değil hapis cezası istemişti...
Cevap: Devrime karşı olduğu için idam edilmiştir.
Soru: İstiklâl Mahkemelerinde avukat yoktu, verilen kararlar temyiz edilemiyordu, bu doğru mudur?
Cevap: Elbette doğrudur.
Soru: Âtıf Efendi'nin şiddete veya eyleme yönelik bir tarafı var mıydı? Yoksa niçin idam edildi?
Cevap: Yoktu ama idam edilmesi gerekiyordu.
Soru: Böyle bir idam hukuka, adalete, insafa, vicdana uygun mudur?
Cevap: Değildir ama devrimler ve şapka senin bu saydığın değerlerin üzerindedir.
Soru: Şapka giyildi de ne oldu?
Cevap: Şapka giyerek medeniyette, ilimde, teknikte, ilerlemede, kültürde, sanatta, edebiyatta, zenginlikte, havacılıkta Almanyayı ve Japonyayı geçtik, az zamanda çok mesafe kat ettik, uygarlık semalarına füze gibi fırladık. Daha ne olsun istiyorsun a gerici!

13.06.2010
Meymet Şevket Eygi

2011-01-21

Hiram Usta ve Dul Kadın Heykelleri (video)


   Osmanlı'yı yıkarak ancak dünya hakimiyetini ele geçirebilen Yahudilerin, Zaferlerinin nişanesi gibi pek çok noktaya koydukları, Masonluğun kurucusu kabul ettikleri Hiram Usta'nın Heykellerinden biri İstanbul'da... Osmanlı'nın idare edildiği Topkapı Sarayına dönük....

2011-01-20

Düşmanlarımız Çanakkale'yi neden geçemediler?

Uzakdoğu'da bir varoluş mücadelesi: Türk Tatarlarının Bilinmeyen Hikayesi


Rus inkılâbının ardından uzun süredir Rus işgali altındaki Asya topraklarında yaşayan İdil-Ural Türkleri Uzakdoğu’ya göç etmişlerdir. Mançurya bölgesindeki Harbin şehri göçmen İdil-Ural Türkleri için bir buluşma noktası haline gelmiş, 1919’dan sonra da Japonya’ya özellikle de Yokohama, Tokyo, Nagoya ve Kobe’ye taşınmışlardır… 19. yüzyıldan itibaren Tatar aydınlar tarafından temsil edilen ve gurbette birbirlerine sımsıkı sarılan İdil Ural Türkleri gittikleri yerlerde okullar, camiler ve matbaalar kurmuşlar; kültürel faaliyetlerde bulunarak bir varoluş mücadelesi ortaya koymuşlardır…
Bir mezar taşı, bitmiş bir hayat hikâyesinin sonundaki noktadır çok zaman. Bir mezar taşının üzerine işlenmiş üç beş kelimelik bir cümle, yaşanılanların tarihe vasiyetidir aslında. Ve şimdi tarih, er ya da geç kendisine miras bırakılan bütün hayatları anlamak gibi bir sorumluluğun prangasında, Uzakdoğu’da; dalgalarla dövülmüş okyanus kıyılarının, kalabalık şehirlerin, gürültülü otobanların, ormanlarla çevrili sakin kasabaların kenarındaki mezarlıklarda dolaşıyor. Güneydeki okyanuslarda yaşanan sancılı yılları, Batı’daki bloklaşmaların sebep olduğu kanlı savaşların takip ettiği bir devrin uğultusu duyuluyor.

Tokyo’nun Fuchu semtinde bulunan Türk-Tatar mezarlığındaki mezar taşları; Seul Belediyesi’nin arka sokağındaki binaların ketumluğu, Türklerin Uzakdoğu’daki geçmişlerinin bilinmeyen sayfalarını mırıldanıyor. “Hayatı nerde başladı, ömrü nerde bitti!” cümlesinden koparak yayılan hüzün, Türklerin başladığı yerden çok uzaklarda, Uzakdoğu’da biten yaşanmışlıklarını anlatan sayfaları açıyor...

Türklerin Uzakdoğu’daki geçmişleri güvertesinde Halife-i Müslimin Sultan İkinci Abdülhamid’in Güney Asya halklarına gönderdiği selamı dalgalandıran Ertuğrul gemisinin Japonya’ya ulaştığı 1889 yılı ya da Güney Kore’de dünya güçlerinin siyasi hesapları uğruna savaşan Türk askerlerinin Pusan limanından ülkeye ayak bastıkları 1950 yılı ile sınırlı zannedilir. Oysa Türklerin, Uzakdoğu’yla ilk münasebetleri 13. yüzyılda Japonya’yı istila etmek isteyen Moğol ordularının saflarında bulunan Türklerin Japonya’ya gelişleri sırasındaydı. Moğolların Japonya siyasetinden vazgeçerek Çin’e yönelmesiyle Japonya’daki Türk varlığının ortaya çıkışı 19. yüzyıla kadar ertelenmiş olsa da Moğol hâkimiyetine giren Kore’deki Türk varlığı 200 yıl sürmüş, Moğolların ardından bölgede kalan Türk soyları zamanla Korelileşmişti. Türklerin asırlar sonra ikinci defa Uzakdoğu’ya gelişleri ilk önce Ertuğrul gemisinin Yokohama limanına demirlemesiyle gerçekleşecek, ardından Rusya sömürgesi altında yaşayan Orta Asya Türkleri de kalabalık gruplar halinde Uzakdoğu’ya göç etmeye başlayacaklardı. Uzakdoğu’nun birçok ülkesine yerleşen Türklerin Mançurya, Kore ve Japonya gibi ülkelerdeki varlıkları bu defa uzun sürmemiş, bölgedeki siyasi çekişmeler yüzünden dünyanın farklı ülkelerine dağılmışlardı.

İskilipli Âtıf Efendi Niçin İdam Edildi?

İskilipli Âtıf Efendi Niçin İdam Edildi



Soru: İskilipli Âtıf Efendi'nin ne suçu vardı ki, idam edildi?
Cevap: O devrimlere karşı gelmişti...
Soru: Devrimlere karşı gelmeyi cezalandıran bir kanun var mıydı?
Cevap: Yoktu...
Soru: Ceza hukukunun temel prensibi "Kanunsuz suç ve ceza olmaz" değil midir? Peki onu nasıl idam ettiler?
Cevap: Dedik ya, devrimlere karşı çıkmıştı.
Soru: İskilipli Âtıf Efendi, "Frenk Mukallidliği"(Batı Taklitçiliği)  adlı risalesini yayınladığında şapka devrimi yapılmamıştı, şapka kanunu çıkartılmamıştı...
Cevap: Yine de devrim aleyhinde olduğu için asılarak idam edilmesi gerekiyordu.
Soru: Savcı onun için idam değil hapis cezası istemişti...
Cevap: Devrime karşı olduğu için idam edilmiştir.
Soru: İstiklâl Mahkemelerinde avukat yoktu, verilen kararlar temyiz edilemiyordu, bu doğru mudur?
Cevap: Elbette doğrudur.
Soru: Âtıf Efendi'nin şiddete veya eyleme yönelik bir tarafı var mıydı? Yoksa niçin idam edildi?
Cevap: Yoktu ama idam edilmesi gerekiyordu.
Soru: Böyle bir idam hukuka, adalete, insafa, vicdana uygun mudur?
Cevap: Değildir ama devrimler ve şapka senin bu saydığın değerlerin üzerindedir.
Soru: Şapka giyildi de ne oldu?
Cevap: Şapka giyerek medeniyette, ilimde, teknikte, ilerlemede, kültürde, sanatta, edebiyatta, zenginlikte, havacılıkta Almanyayı ve Japonyayı geçtik, az zamanda çok mesafe kat ettik, uygarlık semalarına füze gibi fırladık. Daha ne olsun istiyorsun a gerici!

13.06.2010
Meymet Şevket Eygi

Uydurukça Hastalığı

Uydurukça Hastalığı

Nasıl “mimari”de  bir sanat değeri var, “yapı” da bu yoksa, şimdi “eser” yerine uydurulan “yapıt”ta da bu yoktur.

Bu cemiyet, Mimar Sinan’ın eserine “yapıt” diyecek seviyeye düşmeye görsün, o artık mimari yapamaz.
Yarı dini, yarı lisani muhteşem manalı “kelime”ye “sözcük” diyecek kadar küçülmüş her ruh, dilde taş devrine dönmüş bir iz’an yoksuludur. (…..)

Bir insan bütün bu uyarmalara rağmen, eser yerine yapıtteşkilat yerineörgüttabiat yerine doğamesela yerine örneğin diyebiliyorsa onun bizim milliyetimizden koparılmaya çalışılmış bir kimse olduğundan şüphe etmemeliyiz.

Hele aygıtkalıtkalızgörkembetimlemekçelgenyatsımakişi tini,uzyönümtüm görüt ve benzeri sözcüklerle yapıtlar kurmaya kalkıyorsa hayatınızı muhtemel tehlikelerden korumak için, böylelerinin yanından kaçmanız lazım gelir. ( Türçe’nin Sırları)

"Osmanlı'ya nasıl barbar diyoruz? Onlara barbar demekle asıl biz barbar oluyoruz."



Kanuni Sultan Süleyman devrinde 1552-1556 yılları arasında İstanbul’da dört yıl kalan bir İspanyol Seyyahın (gezgin) notlarından;

… Dünyanın hiçbir yerinde Sinan Paşa’nın, adaleti yerine getirmek ve haksızlıkları önlemek için yapmış olduğu şeylere rastlanmaz.
-Nasıl?
-Sinan Paşa,  sık sık kıyafet değiştirerek dolaşır, olan biteni öğrenmek için lokantalarda yemek yer, yangına karşı tedbir alınıp alınmadığını öğrenmek için geceleri şehri gezerdi. İstanbul’da, herkes mecburen kapısının önünü temizlerdi. Kapısının önünü temiz tutmayanları sokak ortasında cezalandırırdı.

Bir gün beni de yanına almıştı. Çok tuhaf bir şeyle karşılaştım. Üstü başı yırtık, her yanı pislik içinde bir Yahudi ile karşılaştık. Paşa, adamın karısını çağırttı. “Kocan senin yiyeceğini, içeceğini sağlıyor mu?” diye sordu.  Kadın “Evet, çoluğundan çocuğundan hiçbir şey esirgemez” deyince “Kendisinin her ihtiyacını karşılayan kocasının paçasındaki çamuru bile fırçalamayan bu kadını ikaz edin.” Dedi.

Hayatımda bu kadar hoş, bu kadar haklı bir hareket duymadım. Bunlara nasıl barbar diyoruz? Onlara barbar demekle asıl biz barbar oluyoruz.

Çanakkale’yi anlatmak imkansızdır

Çanakkale’yi anlatmak imkansızdır



Osmanlı ordusu için ıslahat yapmak üzere Almanya’dan gelen heyetin başkanı ve1. Dünya savaşında Osmanlı kuvvetlerine Çanakkale ve Filistin’de kumanda eden Alman generali Otto Liman Von Sander hatıratında diyor ki;

“Çanakkale’yi bir asker olarak anlatmak imkansızdır.Çelikten, manevi kudretten, vatan aşkından bir insan yapısı ne demektir? Bu sualin cevabı, işte gösterişsiz, mütevekkil (Allah'ı vekil kılmış, O'na teslim olmuş) ve sessiz Anadolu çocuğunun kendisiydi.

Tarih kitaplarında Türkler için okunanlar, hatta onlarla dövüşenlerin anlattıkları hikayeler hakikati ifadeden acizdirler. Saadet, Türklerle beraber aynı safta dövüşmektir.Bu şerefi ömrümün sonuna kadar taşıyacağım.”

Ermeniler İki Milyon Osmanlıyı Öldürdü



ABD'DEN ŞOK RAPOR
ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı Fein: “Beyaz Saray araştırma yaptı, Ermenilerin 2 milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…” dedi.

BÜYÜK ERMENİ SOYKIRIMI - Ermeniler Bir Milyon Müslümanı katletti.

BÜYÜK ERMENİ SOYKIRIMI - Ermeniler Bir Milyon Müslümanı katletti.




" Olayların içinde yaşayan Amerikalı yetkililer ve askerler, Avrupalı devletlerin bütün yaygaralarına rağmen, Ermeni Katliamı iddialarını kabul etmemişler; tam aksine Müslüman katliamının olduğunu söylemişlerdir. Bu raporlar, Amerikan arşivlerinde bulunmaktadır."

----

1915 tarihli Ermeni Tehcir'ini (zorunlu göçünü) Ermeni soykırımı olarak görmek mümkün müdür? Bu konuda Ermenilerin ve Batılı bazı yazarların iddialarına nasıl cevap verebiliriz?

Meseleyi bir kaç yönden açıklamak gerekmektedir.

Birincisi; Tarih boyu Ermeniler, millet-i sâdıka sıfatıyla Osmanlı ülkesindezimmî tabir edilen statüde yani Müslüman bir ülkenin gayr-i müslim vatandaşı sıfatıyla yaşamışlar ve Osmanlı Devleti, vatandaşlarına tanıdığı bütün hak ve hürriyetleri onlara da tanımışlardır. Şunu belirteyim ki, 1071'den yani 909 seneden beri, şayet bu uzun tarih dönemeci içerisinde biz Müslüman Türkler, azınlıkların hak ve hürriyetlerine saygı göstermeseydik, bugün Türkiye'de az da olsa azınlıklardan söz edilebilir miydi? Aynı tarih dilimi içerisinde İspanya'da Müslüman azınlıktan eser kalmaması, Avrupalılar, daha doğrusu Hıristiyan milletler ile bizlerin yani Müslümanların, bu konudaki gerçek tutumlarını göstermektedir.


Ermenilere temel hak ve hürriyetler tanındığı gibi, İslâm Dininin koyduğu prensipler ışığında din ve vicdan hürriyeti de tanınmıştır. Tanzimat'tan sonra ve özellikle de İttihâdcılar zamanında, siyasi haklar, Müslümanlar kadar Ermeniler için de kabul edilmiştir. Hatta II. Abdülhamid, maalesef Ermeni katili diye itham bile edilmiştir. II. Abdülhamid döneminde Agop Paşa, Hazine-i Hâssa Nâzırıdır. İttihâdcılar ise Osmanlı Devleti'ne ihanet eden Gabriel Noradungiyan'ı Hâriciye nâzırı(Dış İşleri Bakanı) yapacak kadar basiretsizleşmişlerdir.

Osmanlı Devleti'nin bu davranışlarına karşılık Ermeniler, Rusya'nın tahriklerine kapılarak ve Berlin Muahedesinin 61. maddesine dayanarak devlete isyan etmeye başlamışlardır. Asla çoğunluk teşkil edemedikleri Doğu ve Güneydoğu Vilâyetlerinde Müslüman insanları ve özellikle Müslüman Kürtleri kesmeye başlamışlardır. 1886’ da kurulan Hınçak Cemiyeti ve bunun gibi bir Ermeni komitesi olan Taşnak Cemiyeti üyeleri, Osmanlı ülkesinde terör estirmeye başlamışlardır. Bu terörü Hamidiye Alayları ile durduran Abdülhamid, Kızıl Sultân diye itham edilmiştir. 1894'de Sason'da isyan eden Hamparsum Boyacıyan Harput Milletvekili olarak İttihâdcılar tarafından Meclis'e bile getirilmiştir. Abdülhamid'i bomba olayı ile yok etmek istemeleri, İstanbul'da arka arkaya patlayan Ermeni ayaklanmaları, onların dış güçlerin emriyle hareket ettiklerini açıkça ortaya koymuştur.

KANAL HAREKÂTI

Kanal Harekatı



Birinci Dünyâ harbi sırasında, bahriye nâzırı ve dördüncü ordu kumandanı Cemâl Paşa’nın idare ettiği, Mısır’ı işgal eden İngilizlere karşı düzenlenen harekât.

İttihâd ve Terakkî’nin fiilen iktidara gelmesinden sonra, üç paşalar diye bilinen Talât, Enver ve Cemâl paşaların bâzı kaprisleri, gerçek ve tecrübeleri bir tarafa bırakarak hayâllere kapılmaları sebebiyle Osmanlı Devleti; Rusya, İngiltere, Fransa, Sırbistan, Romanya, Belçika, Yunanistan, Portekiz ve Karadağ devletlerinden meydâna gelen îtilâf devletlerine karşı; Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan’dan meydâna gelen ittifak devletleri yanında harbe girdi. Osmanlı Devleti’nin fiilen harbe girmesi ve seferberliğin îlân edilmesi üzerine, bahriye nâzırı Cemâl Paşa, harbiye nâzırlığı uhdesinde kalmak üzere, dördüncü ordu kumandanlığı ile Filistin-Arabistan umûmî vâliliğine tâyin edidi. 21 Kasım 1914 Cumartesi günü İstanbul’dan ayrıldı. Haydarpaşa İstasyonunda düzenlenen bir törenle uğurlanan Cemâl Paşa, tören sırasında;

“Vazifemin yüksekliğini takdîr ediyorum. Bu vazîfeyi îfâ ederken ne büyük müşkillerle karşılaşacağımı da biliyorum. Muvaffak olabilmek için hiç bir fedâkârlıktan çekinmeyeceğim. Eğer muvaffak olamazsam, kanalın sularını kendimin ve kahraman arkadaşlarımın cesedleriyle dolduracağım. Hiç şüphesiz ki arkada kalanlar bizim cesedlerimizin üzerinden geçerek Mısır topraklarına girecekler ve İslâm ülkesini İngilizlerin istilâsından kurtaracaklardır” şeklinde bir konuşma yaptı.

Herkesten güzel olmayı istemek KİBİR MİDİR?

Herkesten güzel olmayı istemek KİBİR MİDİR


Boyu – posu yerinde, güzel ve yakışıklı bir zat Rasülullah (s.a.v.)’a gelerek;

-         Yâ Rasülullah! Ben güzelliğe karşı fazlaca alaka duyan birisiyim. Nitekim gördüğünüz gibi, o güzellikten de nasiplenmiş durumdayım. Hatta pabucumun tasması bakımından bile başkalarından üstün olmayı arzu ederim. Benim bu duygum ve davranışım kibir midir? Diye sormuştu.

Rasülullah (s.a.v.) buyurdular ki;

-         Hayır, asla! (Güzel olmak, güzel görünmek, güzel giyinmek kibir değildir.)Asıl kibir, sahip olduğu nimetin şükrünü eda etmeyip şımarmaktır. Herkesi küçük görmek, tepeden bakmaktır.

Sünen-i Ebi Davud

Osmanlılarda feodalite yoktu

Osmanlılarda feodalite yoktu


Derebeylik de denilen feodalite, Orta Çağ Batı Avrupasında câri olan bir toprak sistemidir. Roma, ardından Frank İmparatorluğu yıkılıp merkezî otorite kaybolunca, iktisadî faaliyetler zayıfladı. Cemiyet parçalandı. Bunun üzerine halkın müşterek menfaatler karşılığında birleşmesi gerekti. Böylece IX. asırda feodalite doğdu. Burada kişiler arasında mal varlığı ve kuvvete göre bir hiyerarşi ve buna paralel unvanlar bahis mevzuu idi. Fransa’dan bütün Avrupa’ya yayıldı. XI. asırda İngiltere’ye geçti. Krallar senyörlerin elindeki gücü kendi elinde toplamak için çok uğraştı. Nihayet XV. asırda feodalite ömrünü tamamladı. 

Feodalitenin başında kral var
Feodalitenin esasında, kuvvetli ve yüksek bir askerî güç ile bunun emri altında çalışan bir serf (köylü) topluluğu vardır. Askerî gücün sahibi devlet değil, senyör denen ve kale hâkimi olan derebeyidir. Mal ve toprak senyöründür. Senyör, köylülere toprak verip, mukabilinde mahsul ve her türlü hizmet talep eder; adlî işlere de bakardı. Senyörün hizmetine kabul olunan insanlar, İncil üzerine yemin ederek ona bağlanırlardı. Senyörler de daha güçlü senyörlere bağlanırdı. Bu takdirde başsenyöre süzeren, diğer senyörlere vasal denirdi. Vasal, beldesinde topladığı hâsılâtın bir kısmını süzerene gönderirdi.
Feodalite sisteminin en aşağı unvanı barondur. Sonra kont, marki ve dük gelir. Bunlar umumiyetle birbirlerine vasal-süzeren münasebetiyle bağlıdır. Bu sistemin en üstünde ülkeye göre prens veya kral bulunurdu. Bazen bu unvanlardan birkaç verâset veya zorlama yoluyla bir kişide birleşebilirdi. Asalet unvanlarını kral tevcih edebilirdi. Derebeylik muhariblerine şövalye denirdi. Baronların bir unvanı da şövalye idi. Avrupa’da derebeylerin siyasî hâkimiyeti, kralların merkezî otoriteyi tesis etmeleriyle sona erdi. Asalet unvanları ve toprak mülkiyeti ise varlığını devam ettirdi. 

LEVH-İ MAHFÛZ

LEVH-İ MAHFÛZ

Allahü teâlânın takdîr ettiği ve kâinâtta olacak şeylerin yazılı bulunduğu levha. “Kitâb-ı mübîn”, “kitâb-ı meknûn”, “kitâb-ı ma’kum” gibi isimleri de vardır. Onda yazılı olanlar, artma ve eksilmekten, şeytanların tecâvüzünden, değiştirilmekten korunmuştur.

Levh-i mahfûz vardır. Fakat ne olduğu kat’î bildirilmemiştir. Bununla berâber hakkında çeşitli rivâyetler bulunur. Bunlardan birisi, beyaz inci ve kırmızı yâkuttan olduğudur.

Kur’ân-ı kerîm’de meâlen buyruldu ki:
Dünyâda olacak her şey, dünyâ yaratılmadan evvel ezelde Levh-i mahfûza yazılmış, takdir edilmişdir. Bunu size bildiriyoruz ki, hayatta kaçırdığınız fırsatlar için üzülmeyesiniz ve kavuştuğunuz kazançlardan, Allah’ın gönderdiği nîmetlerden mağrûr olmayasınız.(Hadîd sûresi: 23)

Başka bir âyet-i kerîmede ise meâlen; “...Yaş ve kuru her şey Kitâb-ı mübîn’de vardır.” buyrulmaktadır. Kitâb-ı mübîn, Levh-i mahfûz veya ilm-i ilâhî mânâsınadır. Kur’ân-ı kerîm Berât gecesinde Levh-i mahfûza inmiştir. Kadir gecesinde Peygamber efendimize gelmeye başladı. Sahîh-i Buhârî’de nakledilen hadîs-i şerîfte ise, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

İsmet Paşa'dan Kurtuluş Savaşı Yorumu

"istiklal mücadelesinin başarısı da esasında ingilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

29 ekim 1973, milliyet gazatesi

Kanunî Sultan Süleymân Devri Kronolojisi

Kanunî Sultan Süleymân Devri Kronolojisi



30 Eylül 1520        : Süleymân Han’ın tahta çıkışı.
18 Mayıs 1521       : 1. Sefer-i hümâyûna çıkılması (Belgrad seferi).
7 Temmuz 1521     : Böğürdelen kalesinin fethedilmesi.
8 Ağustos 1521      : Belgrad kalesinin fethedilmesi.
29 Ağustos 1521    : Belgrad, iç kalesinin fethedilmesi.
16 Haziran 1522    : İkinci Sefer-i hümâyuna çıkılması (Rodos seferi.)
20 Aralık 1522       : Rodos kalesinin teslim olması.
29 Aralık 1522       : Kânûnî Sultan Süleymân’ın Rodos’a girmesi.
27 Haziran 1523    : Makbûl İbrâhim Paşa’nın sadrâzam olması.

30 Eylül 1524         : Sadrâzam İbrâhim Paşa’nın, Mısır’a asayişi sağlaması için gönderilmesi
6 Aralık 1525         : İlk Fransız elçisinin İstanbul’a gelmesi.
23 Nisan 1526       : Üçüncü Sefer-i hümâyûna çıkılması (Mohaç Seferi).
27 Temmuz 1526   : Petervaradin’in fethedilmesi.

İŞTE GERÇEK MUHTEŞEM SÜLEYMAN!

İŞTE GERÇEK MUHTEŞEM SÜLEYMAN! 



O, defalarca Avrupa'nın haçlı ordularını mağlup etti. Altıyüz küsür yıllık Hristiyan Macar İmparatorluğunu tarihten sildi. Kırk altı sene idarede kaldı. Hristiyanlar bile"Muhteşem Türk " ve "Muhteşem Süleyman" dedi. Büyük alim ve veliler tarafından özenle yetiştirildi. Büyük bir devlet adamıydı. Çok savaşta düşmanları karşısına çıkmaya cesaret edemedi. İslam Halifesi sıfatıyla dünyanın her yanındaki müslümanlara sahip çıktı. Ama nesline, torunlarına nasıl tanıtılıyor....
Biraz uzunca olsa da bu yazıyı okuyup, okutarak, paylaşarak,  O'nu, o müstesna ve örnek alınacak asil kişiliği ile tanıtmak milletimizin her ferdinin üzerine bir vefa borcudur...


Nedir Filistin meselesi ve Filistin tarihi?

Nedir Filistin meselesi ve Filistin tarihi?

"Bu araştırmayı dikkatle okuduktan sonra, bugüne kadar çevirilen ve bundan sonra da çevrilmek istenilen oyunları hemen anlayabileceksiniz. Aslında hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığını, bir çok ülkede yaşanan olayların  uluslar arası ve devletler üstü bir güç tarafından organize edildiğinden emin olacaksınız. "

FİLİSTİN
Hazret-i İsa’nın doğup yaşadığı, Allahü teâlânın dînini yaymak için ızdırap çektiği yer olması sebebiyle hıristiyanlarca; kendilerine Allahü teâlâ tarafından vâd edilen yer, ard-ı mev’ûd olduğu için yahûdîlerce; Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mîrâca yükseldiği ve müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksâ’nın bulunması sebebiyle de müslümanlarca mukaddes kabul edilen Kudüs’ün de içinde yer aldığı; kuzeyde Lübnan, güneyde Kızıldeniz, batıda Akdeniz, doğuda Suriye çölü ile çevrili bölgeye verilen ad.

Bütün Yönleriyle Enver Paşa Gerçeği


Bütün Yönleriyle Enver Paşa Gerçeği


"Orduyu gençleştirmek bahanesiyle, tecrübeli, yüksek rütbeli, dînini ve vatanını seven 1200 erkân-ı harb (kurmay) ve zâbitânı (subayı) emekliye ayırdılar. Böylece ordu içindeki İttihâd ve Terakkî’ye karşı olan vatan perver subaylar tasfiye edildi. Enver Paşa orduyu Alman sistemine göre teşkilâtlandırdı. Önemli askerî dâirelerinin başına Alman subaylarını getirerek seferberlik plânları hazırlattı."

ENVER PAŞA
Osmanlı Devleti’nin son yıllarında devlet idaresine hâkim olan İttihâd ve Terakkî partisi ileri gelenlerinden. Asker ve devlet adamı. Babası nâfia teknisyeni Ahmed Bey, annesi Dilara Hanım’dır. 1881’de İstanbul’da doğdu. 1922’de Türkistan’da öldürüldü.

İstanbul’da başladığı ilk tahsilini, babasının Manastır’a tâyini üzerine orada tamamladı. 1894’de Manastır Askerî Rüşdiyesi’ni, 1894’de Soğukçeşme Askerî İdâdîsi’ni ve 1899’da da Harb Okulu’nu bitirdi. 1902’de Harb Akademisi’nden kurmay yüzbaşı rütbesiyle me’zun oldu ve merkezi Selânik’de bulunan üçüncü orduya tâyin edildi. Makedonya’nın çeşitli yerlerinde ortaya çıkan bölücü çete ve eşkıyayı tâkib etmekle vazifelendirildi. 1905’de kolağası, bir sene sonra da binbaşı rütbelerine terfî ettirildi. Bu sırada, gizli bir ihtilâl derneği olan Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ne girdi.

Asker olmasına rağmen İttihâd ve Terakkî cemiyetine de girerek siyâsetle uğraşmaya başladı. Bu sırada Talat Bey ile tanışarak cemiyette faal rol aldı. Selanik merkez komutanı ve aynı zamanda eniştesi olan miralay Nâzım Bey’in yaralanması hâdisesine karışmasından sonra Selanik’ten kaçarak Tikveş’e gitti.

Atıf Kamçıl’ın, ittihatçıları tâkib için İstanbul’dan gelen müşir Şemsi Paşa’yı vurmasını plânladı. Kısa zamanda ittihâdçı hareketin başına geçirildi. Talat Bey’in sürgüne gönderilmesine karşı çıktı. Müfettiş-i umûmî Hüseyin Hilmi Paşa’yı bu emri uygulamaktan vaz geçirdi. Çete kurarak dağlara çıktı. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın tahttan indirilmesi ve meşrûtiyetin tekrar ilân edilmesi için İttihâd ve Terakkî cemiyetinin çıkardığı karışıklık ve mücâdelelere kolağası Niyâzî Bey ve bâzı diğer subaylarla birlikte katıldı.

10 Temmuz 1908’de İkinci Meşrûtiyet îlân edilip, 1876 Kânûn-i esâsîsi yürürlüğe konulunca, Enver bey, İstanbul’a döndü ve hürriyet kahramanı olarak karşılandı. Bir müddet Makedonya umûmî müfettişliği yaptıktan sonra, 1909’da Berlin askerî ateşeliğine tâyin edilerek merkezden uzaklaştırıldı. Alman imparatoru Wilhelm-II’den yakın ilgi ve iltifat gördü. Enver Paşa’nın bu yıllarda başlayan Alman hayranlığı, sonraki yıllarda taassup hâlini aldı. 31 Mart vak’ası üzerine İstanbul’a dönen Enver Bey, sultan İkinci Abdülhamîd Han’ı tahttan indirmek üzere Selanik’ten İstanbul’a gelen Hareket ordusuna katıldı. Abdülhamîd Han’ın hal’ edilişinde aktif rol oynadı.

Enver Paşa, Babası Ahmed Bey ve Kardeşi Nuri

50 milyonun üzerinde insanın canına kıydı. STALİN

"Yirmi sekiz sene içinde 50 milyonun üzerinde insanın canına kıydı. Çok azı, Lenin; gerisi, Stalin zamânında olmak üzere Türkistan’da 14.000 câmi ve mescit, Kafkasya ve Kırım’da 8000, Tataristan’da ve Baş Kürdistan’da 4000 câmi-mescit yıkıldı ve tahrip edildi. Müslüman din âlimleri olarak katledilenlerin miktarı 270.000’in üzerindedir. Bir kısmını da, Sibirya’da sıfırın altında 65 derece soğuğun hüküm sürdüğü kamplara sürgün ettirdi."

Târihin en kan dökücü ihtilâlcilerinden Lenin

"Sâdece Kiev’de 1919 yılında Lenin’in propagandalarına katılmayan on bin aydın Rus subayı, zarar yapılmayacağı vaadi ile teslim alınarak hepsi, erkek çocukları ile îdâm edildi. Hanımları da genelevlere konulup, kızılordu erlerine teslim edildi. Uğradıkları büyük hakâretlere ve hunharca tecâvüzlere tahammül edemeyen bu kadınlar, kısa sürede öldüler.

İhtilâlin başlangıcından îtibâren Sovyetler Birliğinde Lenin’in yedi senelik iktidârı devrinde otuz iki milyon insan hayatını kaybetti."

DÜNYANIN BAŞINA GELEN EN BÜYÜK BELALARDAN BİRİNİ, KOMİNİZMİ YAYAN LENİN'İ TANIYALIM, TANITALIM. Evladlarımızı ve nesillerimizi bu tehlikeli Allah'sızlardan koruyalım...


Atatürk'ün en büyük ve gizli duası nedir?

Atatürk'ün en büyük ve gizli duası nedir?




“SHEMA YISRA’EL, ADONAI ELOHENU, ADONAI EHAD!”
(yani “Dinle ey İsrail, Rabbin olan Tanrı tektir”)

Şaşırdınız mı? Bu Yahudi inancından olanların en büyük ve en bilinen, meşhur duasıdır. Şimdi Türk Tarih Kurumu'ndan yayınlanmış bir eserden alıntı yapıyoruz. Lütfen sonuna kadar dikkatle okuyun ve bir de araştırmadan yorum yapmayın... Çünkü; sizin kabullenememiş olmanız gerçekleri değiştirmez...


---

"Mustafa Kemal’in 30 Eylül 1911'de Kudüs Kamenitz Oteli’nde yahudi Eliezer Ben Yehuda’nın oğlu Itamar Ben-Avi ile sohbeti:


Mustafa Kemal: “SABETAY SEVİ’nin soyundan geliyorum. Kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün yahudiler onun mesihliği altında birleşse..”

(Sabetay Sevi Yahudilerin bir kısmının peygamber, mesih kabul ettiği, Yahudi ırkına mensup, gizli öğretileri olan ve en önemlisi Selanik merkezli bir din kurmuş olan yalancı peygamberdir.Bir Osmanlı vatandaşıdır. Kurduğu yolun en büyük düsturu "Her kimin arasında olursa olsun bir sabetaycının onlardan gözükmesi ve bunu yaparken gerçekten onlara özenmemesi, kendi aslını bozmamasıdır. Yani, Hristiyanın arasında Hristiyan, Müslümanların arasında Müslüman gibi gözükürken aslında Sabetaycılıktan taviz vermemektir.Özünü kaybetmemektir.")


Mustafa Kemal: “Evimde Venedik’te basılmış eski bir TEVRAT var. Babam onu okumam için bana Karaim Yahudisi bir muallim tutmuştu. Öğrendiğim ayetlerden bazılarını hala hatırlayabiliyorum.” dedikten sonra biraz düşünüp..


“SHEMA YISRA’EL, ADONAI ELOHENU, ADONAI EHAD!” (yani “Dinle ey İsrail, Rabbin olan Tanrı tektir”) demiştir. Bu dua yahudilerin ünlü Shema duasıdır.Mustafa Kemal demek ki, gizliden gizliye yahudi ibadetini ediyormuş, yani dinine bağlı bir yahudi hemde..


Daha sonra yahudi Itamar Ben Avi’nin “Efendim, bu Yahudilerin en mühim duasıdır!” demesi üzerine Mustafa Kemal: “Benim de gizli duamdır bayım, benim de..” diyerek etnik kökeninin ve dininin yahudi olduğunu beyan etmiştir..


(Kaynak: Uluğ İğdemir: Atatürk’ün Yaşamı, I. Cilt, sahife 23, TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI , 1980)

Yeni yayınlardan e-posta ile haberdar ol!

Bu ay öne çıkanlar