2011-01-20

Uzakdoğu'da bir varoluş mücadelesi: Türk Tatarlarının Bilinmeyen Hikayesi


Rus inkılâbının ardından uzun süredir Rus işgali altındaki Asya topraklarında yaşayan İdil-Ural Türkleri Uzakdoğu’ya göç etmişlerdir. Mançurya bölgesindeki Harbin şehri göçmen İdil-Ural Türkleri için bir buluşma noktası haline gelmiş, 1919’dan sonra da Japonya’ya özellikle de Yokohama, Tokyo, Nagoya ve Kobe’ye taşınmışlardır… 19. yüzyıldan itibaren Tatar aydınlar tarafından temsil edilen ve gurbette birbirlerine sımsıkı sarılan İdil Ural Türkleri gittikleri yerlerde okullar, camiler ve matbaalar kurmuşlar; kültürel faaliyetlerde bulunarak bir varoluş mücadelesi ortaya koymuşlardır…
Bir mezar taşı, bitmiş bir hayat hikâyesinin sonundaki noktadır çok zaman. Bir mezar taşının üzerine işlenmiş üç beş kelimelik bir cümle, yaşanılanların tarihe vasiyetidir aslında. Ve şimdi tarih, er ya da geç kendisine miras bırakılan bütün hayatları anlamak gibi bir sorumluluğun prangasında, Uzakdoğu’da; dalgalarla dövülmüş okyanus kıyılarının, kalabalık şehirlerin, gürültülü otobanların, ormanlarla çevrili sakin kasabaların kenarındaki mezarlıklarda dolaşıyor. Güneydeki okyanuslarda yaşanan sancılı yılları, Batı’daki bloklaşmaların sebep olduğu kanlı savaşların takip ettiği bir devrin uğultusu duyuluyor.

Tokyo’nun Fuchu semtinde bulunan Türk-Tatar mezarlığındaki mezar taşları; Seul Belediyesi’nin arka sokağındaki binaların ketumluğu, Türklerin Uzakdoğu’daki geçmişlerinin bilinmeyen sayfalarını mırıldanıyor. “Hayatı nerde başladı, ömrü nerde bitti!” cümlesinden koparak yayılan hüzün, Türklerin başladığı yerden çok uzaklarda, Uzakdoğu’da biten yaşanmışlıklarını anlatan sayfaları açıyor...

Türklerin Uzakdoğu’daki geçmişleri güvertesinde Halife-i Müslimin Sultan İkinci Abdülhamid’in Güney Asya halklarına gönderdiği selamı dalgalandıran Ertuğrul gemisinin Japonya’ya ulaştığı 1889 yılı ya da Güney Kore’de dünya güçlerinin siyasi hesapları uğruna savaşan Türk askerlerinin Pusan limanından ülkeye ayak bastıkları 1950 yılı ile sınırlı zannedilir. Oysa Türklerin, Uzakdoğu’yla ilk münasebetleri 13. yüzyılda Japonya’yı istila etmek isteyen Moğol ordularının saflarında bulunan Türklerin Japonya’ya gelişleri sırasındaydı. Moğolların Japonya siyasetinden vazgeçerek Çin’e yönelmesiyle Japonya’daki Türk varlığının ortaya çıkışı 19. yüzyıla kadar ertelenmiş olsa da Moğol hâkimiyetine giren Kore’deki Türk varlığı 200 yıl sürmüş, Moğolların ardından bölgede kalan Türk soyları zamanla Korelileşmişti. Türklerin asırlar sonra ikinci defa Uzakdoğu’ya gelişleri ilk önce Ertuğrul gemisinin Yokohama limanına demirlemesiyle gerçekleşecek, ardından Rusya sömürgesi altında yaşayan Orta Asya Türkleri de kalabalık gruplar halinde Uzakdoğu’ya göç etmeye başlayacaklardı. Uzakdoğu’nun birçok ülkesine yerleşen Türklerin Mançurya, Kore ve Japonya gibi ülkelerdeki varlıkları bu defa uzun sürmemiş, bölgedeki siyasi çekişmeler yüzünden dünyanın farklı ülkelerine dağılmışlardı.





Neden “Türk-Tatarlar”?
Bu makaledeki “Türk-Tatarlar” ifadesi Türkiye’deki mevcut milliyetçi algılarla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir içeriğe sahiptir.

“Tatar” kelimesinin ihtiva ettiği halkların kimler olduğu netlik kazanmamış olsa da, Tatarların Cengiz Han’ın soyundan gelen Moğol kabilelerinden biri olduğu şeklinde ortak bir kabul söz konusudur. Bütün Moğol kabilelerini kendi hükümdarlığına bağlayarak büyük Moğol imparatorluğunu kuran Cengiz Han’ın, Moğol imparatorluğuna dâhil edilen bütün kabilelere “Tatar” adının verilmesini emrettiği bilinmektedir.

“Türk” olduklarına ve aslen Moğol soyundan olmayıp Ural Dağları’nın batı yakasında yaşadıklarına dair öne sürülen tezlere göre Tatarlar, aynı zamanda Moğol saldırılarından da olumsuz etkilenen Türk kabilelerinden biridir.

Moğol adının asırlar boyunca korkunç istilacıları hatırlatması sebebiyle olsa gerek, sonraları Uzakdoğu’ya göç edecek olan Tatarların ataları olan İdil Tatarları, “Tatar” ismini sahiplenmek konusunda isteksizlerdi. Zira tarihî süreçte Tatar kelimesi, Moğol kelimesiyle eş anlamlı kullanılır hale gelmişti.

Son olarak, Tatarların, kim olduklarına dair bir başka yaygın görüş olan ve aslında bir Türk kabilesi olduklarını iddia eden tezi, Moğol olarak anılmaya tercih etmiş oldukları da savunulabilir. Aynı zamanda, “Türk” kelimesinin bir zamanlar Müslüman manasıyla eşanlamlı kullanıldığı düşünülürse “Türk” kelimesini Müslüman Tatarlar manasına kullandıkları da düşünülebilir.

Bu zemin üzerinde “Türk-Tatarlar” ifadesine etnik saplantılardan sıyrılarak bakıldığında 19. yüzyılın sonlarından itibaren Uzakdoğu’ya göç etmek zorunda bırakılan ve anavatanlarından ayrıldıktan sonra dünyanın çeşitli yerlerine dağılan Tatarların neden kendilerini tanımlarken Tatar isminin önüne “Türk” şeklinde bir aidiyet ekledikleri daha iyi anlaşılacaktır.


İlk Göç Dalgası Başlıyor
Dünyanın farklı ülkelerine dağılan İdil-Ural Türklerinin (Türk-Tatarlar) Rus yayılmacılığı sebebiyle 19. yüzyıl sonlarında başlayan Uzakdoğu’ya göçler Türk tarihinde yeni bir sayfa açmış, pek bilinmiyor olsa da, Uzakdoğu’yu Türklerin 20. yüzyıl ortalarına kadar yaşadıkları bir yer haline getirmişti. İdil-Ural Türklerinin Uzakdoğu’nun ışıltılı şehirlerindeki sokakların uğultusuna ve yüksek binaların temellerine gömülen hikâyesi, Rusya’nın 16. yüzyılda Kazan’ı işgaliyle başlıyordu. Asırlardır sürmekte olan Orta Asya’daki Rus yayılmacılığının devam ettiği 19. yüzyıla gelindiğinde Rusya, Batı Türkistan’ın hemen hemen tamamını ele geçirmiş durumdaydı. Kuzeyde devam eden Rus yayılmacılığı Asya’daki Türk toplulukları üzerine doğru inerken, Doğu Türkistan da 1878 yılında Çin’in işgaline uğrayacaktı.

Orta Asya’da Çin ve Rusya’nın esareti altında yaşayan Türk halkları, bir araya gelerek ortak bir bağımsızlık hareketi başlatamamışlardı. Arada sırada baş gösteren direniş hareketleri, küçük ayaklanmalardan öteye gidemiyor, halkın yaşadığı ekonomik sıkıntılardan dolayı kısa sürede bastırılabiliyordu. Aynı yüzyılın başlarında Mançurya ve Kore üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen Rusya, 1891 yılında başlattıkları Trans-Sibirya demiryolunu 1904’te ikmal ederek Port-Arthur limanına dayanmış, nüfuz alanlarını buralara kadar genişletmişti.

Trans-Sibirya ve Doğu Çin demiryollarının inşasına başlandığı sıralarda İdil-Ural coğrafyasında yaşayan binlerce Tatar da, demiryolu inşaatında çalışmaya başlamıştı. Tatar işçileri, demiryolunun geçtiği güzergâhta bulunan Mançurya topraklarında özellikle Harbin şehri ve civarındaki köy, kasaba ve şehirlere yerleşiyorlardı. Söz konusu yerleşmelerin artmasıyla birlikte ticari ihtiyaçların ortaya çıkması, Türk tüccarların da demiryolunun tamamlandığı yerlere göç etmesini sağlayacaktı.

Tüccar Tatarlar, demiryolu hattı boyunca kasaba ve şehirlerde küçük dükkânlar açarak ticarete başlamışlardı. Belirli bir pazar oluşturduktan sonra ailelerini de yanlarına alarak bölgeye yerleşen Tatarlar çeşitli şehirlerde cemiyetler kurarak zamanla cami, mescit ve mektepler inşa ettiler. Ancak Rusya Türklerinin Çin’e, oradan da Kore ve Japonya’ya geçtikleri asıl devir, ikinci ve daha büyük çaplı göç dalgası, Rusya’daki Bolşevik ihtilalinden sonra başlayacaktı.
Avrupa’daki siyasi rejimlerden farklı, mutlakıyetçi bir yapısı olan Rusya’nın nüfusunun büyük bir bölümü taşradaki yoksul köylülerden ve işçilerden oluşuyordu. 1905 yılında yaşanan ayaklanmanın sonucunda Petersburg ve Moskova’da İşçi Sovyetleri kurulmuş, ancak ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılmıştı. 1905 ihtilali sırasında yaşanan kısa süreli özgürlük döneminde İdil-Ural Türkleri, Rusya topraklarında yaşayan diğer Türkler arasında öne çıkmış; Tatar aydınlar dini, ekonomik ve siyasi konularda Rus işgalindeki topraklarda yaşayan Türklerin önderliğini yapmaya başlamıştı.

1916 yılının sert kışında yaşanan kıtlık, 1917 Mart’ında Petersburg’da yapılan gösterilerin ardından Rus Çarı’nı tahtından etmişti. Yönetimi devralan Lenin, bir süre sonra baş gösteren ayaklanmalar üzerine ülkeden kaçmak zorunda kalacak, Rusya’da Cumhuriyet ilan edilecekti. Ancak patlak veren yeni bir köylü isyanı sırasında ihtilali yapan Bolşevikler, iktidarı yeniden ele geçirdiler. Bolşevik İhtilali, Çarlık rejiminin yıkılmasını ve Rus olmayan diğer milletler için özgürlük umudunun doğmasını sağlamıştı.

Başarısız Bir Teşebbüs
Mayıs 1917’de toplanan Umumi Rusya Müslümanları Kongresi, iştirakçi Türk boyları ortak bir bağımsızlık arayışı etrafında toplanamadıkları için neticesiz kalmıştı. Zira söz konusu kongrede ortak düşmana karşı milli bir bağımsızlık hareketine girişmek yerine her boy kendi menfaatleri için gayret göstermişti. Bolşevik yönetimi, İç Rusya’da ekonomik sıkıntılar içindeki Rus köylüleri ve işçilerinin kendi istekleriyle Türklerin yaşadığı bölgelere göç etmelerini teşvik etmeye başlamıştı.

Ve Göç Başlıyor
Bolşevik ihtilali Rus sömürgesindeki Türk halkları için fevkalade kötü sonuçlar doğurmuş, gayri resmi bağımsızlık toplantılarında ateşlenmeye çalışılan direniş kıvılcımı, alevlenmeden söndürülmüştü. Başlayan iç savaş sırasında ortada kalan Türk halklarından bazıları Bolşeviklerin saflarına katılırken, bazıları da Çarlık taraftarlarının saflarına dâhil olmuştu. Ancak Sibirya’da Bolşeviklere karşı savaşan Çarlık taraftarları büyük bir hezimete uğratıldı. Kaybeden tarafta, Bolşeviklere karşı savaşan ve topraklarından edilen Türk-Tatarlar, Japonya’nın kontrolündeki Mançurya ve dünyanın çeşitli yerlerine göç etmek zorunda kalacaktı.

İlki 1919’da gerçekleşen bu göçler, takip eden yıllarda -geride bırakılan topraklardaki hayat şartlarının giderek daha da kötüleşmesi üzerine- dalga dalga devam edecekti. 1920’li yılların başında özellikle Rusya’dan başlayarak Çin’e kadar uzanan bölgedeki liman şehirlerinde binlerce Türk-Tatar ailesi yerleşmiş durumdaydı. Uzakdoğu’daki Türk-Tatar topluluğunun öncüleri olan bu ilk kafileler, Doğu Çin Demiryolu İnşaatı için Mançurya bölgesine gelen işçi ve teknisyenlerden oluşuyordu.

Terk etmek zorunda bırakıldıkları topraklarda tüccar, zanaatkâr, hoca ve muallim olan yüzlerce Tatar’ın Uzakdoğu’nun çeşitli yerlerine yaptıkları göçler giderek yoğunlaşacaktı. Tatarlar, kendilerinden önce 19. yüzyılın sonlarında Trans-Sibirya ve Doğu Çin demiryollarının inşası sırasında işçi olarak Uzakdoğu’ya gelen diğer Tatarların yaşadıkları şehirlere yerleşiyorlardı.

Seul’de Bir Türk Mahallesi
Doğu Çin Demiryolu İnşaat Anlaşması’nın ardından artık Mançurya bölgesine yüzlerce işçi ve teknisyen Türk-Tatar yerleşmiş durumdaydı. 1920’li yıllara gelindiğinde Japon Hükümeti, Mançurya’da bulunan Tatarların Japonya’nın sömürgesi olan Kore’ye yerleşmelerine izin veriyordu. Japon hükümetinin kararı üzerine Mançurya’dan gelen 600 kişilik bir Türk-Tatar topluluğu Japonya’ya iltica ederken 200 kişilik bir başka grup da Kore’ye yerleşecekti.
Mançurya bölgesinde pazar bulmak isteyen Türk-Tatar tüccarlar, bölgeye yakın olan Kore’yle de ticarî ilişkiler kurarak zamanla Kore’nin çeşitli şehirlerine yerleşmeye başlamışlardı. Türk-Tatarlar başlangıçta az sermayelerle seyyar satıcı olarak Kore’deki köy, kasaba ve şehirleri dolaşarak kıyafet, battaniye gibi manifatura eşyaları satıyorlardı.

Türk-Tatar tüccarların arasında Avrupalı şirketler adına ticaret yapanlar olduğu gibi kendi hesabına çalışarak dükkan açanlar da bulunuyordu. Kore’de Türk-Tatar dükkânları açıldığı yıllarda, Birinci Dünya Savaşı sırasında zorla Rus ordusuna alınan ya da esir düşerek sürgüne gönderilen bazı Osmanlı askerlerinin de Sibirya’daki esaretten kurtulduktan sonra Mançurya üzerinden Kore’nin kuzeyindeki Pyongyang, Siniyju, Konan ve diğer şehirlerine yerleştikleri sanılmaktadır. Sonraki dönemlerde Japonya ve Mançurya’da yaşayan birçok Türk-Tatar ailesi de Kore’ye gelerek ülkenin çeşitli yerlerine yerleşeceklerdi.

Kore’nin çeşitli şehirlerine yerleşen Türk-Tatarlar, öncelikle sosyal haklarını koruyarak kültür bakımından statülerini yükseltebilmek için ülkedeki bürokratlarla yakın ilişkiler kurmuşlar; zamanla, Kore’yi kontrol altında tutan Japon hükümetine ambulans gibi pahalı hediyeler verebilecek kadar zenginleşmişlerdi.



Seul’de “Dini ve Milli Müslüman Cemiyeti”
1926 yılının Ramazan Bayramı namazı sonrasında Seul’de açılan “Seul Dinî ve Milli Müslüman Cemiyeti”, Müslümanların dinî ve kültürel ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için kurulmuştu. Söz konusu cemiyetin kurulmasıyla Türk milli meselelerinin yanı sıra sosyal ve kültürel işlerin organizasyonuyla ilgilenilmesi hedefleniyordu. Bu meyanda Seul, Taegu ve Pusan şehirlerinde Mahalle-i İslâmiye toplulukları oluşturulmuştu.

Seul Mahalle-i İslâmiye cemaatinin çabaları ve Uzakdoğu Türk-Tatarlarının desteğiyle günümüzde yerinde yüksek binalar inşa edilmiş olan iki katlı bir bina, Türk-Tatar cemaatinin Seul’daki toplantı merkezi haline getirilmişti. İkinci katında mescit ve mektep bulunan binanın giriş katındaki kabul solonu aynı zamanda cemaatin topluca katıldığı düğün, bayram gibi toplantılar için kullanılıyordu. Söz konusu bina, cemiyetin kendisine yeni bir bina bulmasının ardından 1928 yılından itibaren Mekteb-i İslam olarak kullanılmaya başlandı.
Seul Mekteb-i İslam binası Müslüman Türk çocuklarının, dinî ve kültür dersleri yanında çeşitli fen dersleri de aldıkları bir mekân haline gelecekti. Kore’deki Müslüman çocuklarının altı yıllık eğitimleri boyunca ihtiyaç duydukları ders kitapları, 1931 yılında Kurbanali tarafından Tokyo’da kurulan Matbaa-i İslamiye’den temin ediliyordu. “Seul Türk Müslüman Cemiyeti”yle “Tokyo Türk Müslüman Cemiyeti” arasındaki dayanışmanın bir sonucu olarak Matbaa-i İslamiye’de Kur’ân-ı Kerîm ve Kur’ân tefsirlerinin de basılması sağlanmış, ilki Arapça yapılan bu baskıdan bütün Uzak Doğu Türk Tatarları ve Müslümanlarına gönderilmişti.

Seul’un dış mahallelerinde bulunan boş bir araziyi mezarlık haline getiren Müslümanlar, diğer Kore şehirlerindeki cenazelerinin de buraya gömülmesini sağlamışlardı. Kurulduğu yıllarda Seul dışında kalan Kore Türk-Tatar mezarlığı geçen yarım asrı aşkın sürede büyüyen şehirdeki yüksek binaların ve uğultulu otobanların arasında kaybolacaktı.

Az Kâr, Çok Satış
Güney Kore’nin Seul, Pusan, Taegu, İnchôn, Taejôn, Mokpo gibi şehirlerine aileleriyle birlikte yerleşen Türk-Tatarlar, bu şehirlerde dükkânlar açmışlar; hazır giyim, yünlü dokumacılık, terzilik gibi meslekler edinerek zamanla bölge ticaretinde güvenilir bir kimlik kazanmışlardı.
Mançurya-Kore ve Japonya güzergâhındaki ticareti ellerinde tutan Müslümanlar, mallarını genellikle Japonya’nın Osaka ve Tokyo şehirlerindeki büyük toptancılardan satın alarak, gemilerle Japonya’dan Kore’nin güneyindeki Pusan limanına, Kore Savaşı’na katılan Türk askerlerinin de kullandığı güzergâhta, trenlerle Seul ve diğer şehirlere taşıyorlardı.
Seul’de bulunan ve sabahın erken saatlerinden gece 11-12’ye kadar açık olan büyük dükkânlarında genellikle aile fertleriyle birlikte çalışan Türk-Tatarlar iş hacmine göre yanlarında 3-4 Koreli de çalıştırırdı.

Japonların da yaygın bir şekilde ticaretle uğraştığı Kore şehirlerinde yerli halkın pazarlık alışkanlığına rağmen pazarlığa yanaşmayan Japon tüccarların aksine Türk-Tatarlar az bir kâr karşılığında -pazarlıkla- satış yaptıkları için yerli halkın Türk-Tatar mallarına rağbet etmesini sağlamışlardı. Türklerin, Kore şehirlerinde, 69 dükkânı olduğu sanılmaktadır.

Resmî rakamlara göre 1930’lu yıllardaki sayıları 70 civarında kaydedilen, ancak bu sayının 200-300 dolaylarında olduğu tahmin edilen, Türk-Tatarlarına ait dükkânlar, çoğu zaman -Baykal, Altay, Nur, Kama, Kazan gibi- dükkân sahibinin adını taşırdı.
Merkezden uzak yerlerde de şubeler açan Türk-Tatarlar buralarda genellikle yerli halktan bir Koreliyi dükkânın başında bulundururdu.

1940’lı yıllara gelindiğinde bağımsızlığını yeniden kazanan Kore’nin siyasi ve sosyal hayatında değişiklikler yaşanmış, Türk-Tatar halkı dışlanmaya başlamıştı. 1950’li yıllara gelindiğinde ise Türk-Tatarlar giderek tehdide dönüşen gerginlik sebebiyle başta Türkiye olmak üzere ABD, Kanada ve Avustralya’ya göç etmiş durumdaydı.


Japonya Türk-Tatar Topluluğu
Müslüman-Türk halklarının bağımsızlık mücadelesinde mühim rol oynayan Abdürreşid İbrahim Efendi’nin ortaya çıkışı, Uzakdoğu’daki Türk-Tatar topluluğunun mücadelesinde çeşitli hadiselerin ortaya çıkmasına sebep olmuştu.

Abdürreşid İbrahim Efendi, mezhep olarak karışık bir kimliğe sahipti ve Rusya Müslüman-Türklerinin kurtuluşunda alternatif bir müttefik olarak, 1904-1905 Rus Savaşı’nı kazanan Japonya’yı görüyordu. İbrahim Efendi’ye yeşil ışık yakan Japonya’nın asıl maksadı Müslümanlarla siyasi bir rekabet oluşturmaktı. Bu politikasıyla Rusya Müslümanları ve dünya Müslümanlarının lideri konumundaki Osmanlı Devleti ile de yakın ilişkiler kurabilmeyi amaçlıyor, ayrıca verilen destekle İbrahim Efendi’nin Türk ve Müslüman dünyasındaki yazıları ve sözleriyle Japonya’nın propagandasını yapması sağlanıyordu. Abdürreşid İbrahim, aslında Osmanlı Devleti’nin temsil ettiği İslam anlayışını kabul etmiyordu. Osmanlı ulemasına karşı ağır ithamlarda da bulunmaktaydı.

Meiji restorasyonuyla siyasî, ekonomik ve askerî alanlarda yenilikler yaparak Rusya’nın bir rakibi hâline gelen Japonya’da yaşanan bu köklü dönüşme sırasında İbrahim Efendi, ilki 1902 yılında olmak üzere birçok defa Japonya’ya giderek devlet adamları, üst rütbeli subaylar ve aşırı milliyetçi grupların liderleriyle ilişkiler kurarak mücadelesine destek toplamaya çalışıyordu.
Mançurya’dan bilitibar bütün Asya’nın Batılılardan temizlenerek bölgedeki Asyalıların Japonya liderliğinde birleşmesini amaçlayan Genyousha Cemiyeti’nin kurucusu Kokuryuukai Derneği’nin de manevi lideri, Japon milliyetçiliği ve Asyacılığının fikir babalarından Toyama Mitsuru’yla da dostluk kuran İbrahim Efendi, 1909 yılında Mitsuru ve bazı Japon önderleriyle Tokyo’da, Asya Meclisi adlı bir cemiyet kurmuştu.

Cemiyetin kurulmasından çok kısa bir süre önce Müslüman olan birçok üst düzey Japon’un iştirakiyle kurulan cemiyet, Asya Müslümanlarının bağımsızlık hareketlerine destek bularak yönlendirmeye çalışmıştı. Bu mücadelede aktif rol oynayan İbrahim Efendi, Müslümanların sıkıntılarını giderici kalıcı çözümler yerine günübirlik politikalarla vakit geçirmelerine ve nihayetinde bir hedefe varamamalarına sebep olmuştu.

Nihayetinde 1933’te Japonya’ya giderek hayatının sonuna kadar Tokyo’da kalmış ve orada ölmüştü.

Daha sonra İdil-Ural Türkleri Japonya’nın gösterdiği tölerans sebebiyle Japonya’ya gelmiş ve buraya yerleşerek Türk-Japon ilişkilerinin fazlaca bilinmeyen bir yönünü oluşturmuşlardı. Tokyo’da, sonradan Türk hükümetince yeniden yaptırılan Tokyo Camii’nin bitişiğindeki tozlu bir odada bulunan dikiş makinesi ve daha niceleri 1930’lu yılların Tokyo modasını ilmek ilmek dokumuştu.

Türk-Tatarları, bazı kaynaklarda yıkıldığı söylense de hâlâ ayakta olan Matbaa-i İslamiye’nin tozlu sandıklarında paslanmaya yüz tutan ve kalıpları Türkiye’den gönderilen bir matbaa makinesinde basılan Kur’ân-ı Kerîm ve diğer kitapları Uzakdoğu’daki Müslümanlara dağıtıyorlardı.

Tokyo, Trans-Sibirya demiryollarının inşaatı sırasında ya da Rus yayılmacılığından kaçarken Uzakdoğu’ya göç eden Türk-Tatarların yoğun olarak yerleştikleri şehirlerin başında geliyordu. Bürokratların, yüksek rütbeli askerlerin ve yabancı temsilciliklerin yoğun olduğu şehir, pazar potansiyeli açısından da Türk-Tatar tüccarlar tarafından rağbet görüyordu.

Türk-Tatarların 1921’den itibaren buluşma yeri olarak kullandıkları Tokyo Oteli’nde, özellikle dinî gün ve bayramlarda toplantılar yapılıyor, otelin salonlarında Cuma namazları kılınıyordu. Bir süre sonra Tokyo’daki az sayıda Müslüman ailenin yaşadığı Shibuya semtinde birbirlerine yakın evler kiralayan Türk-Tatarlar, zamanla bu semtte baskın duruma geleceklerdi.

Tokyo’daki Türk-Tatarların bazıları kasaplık, zahirecilik gibi daha çok Müslüman ailelerin ihtiyaçlarına yönelik işler yaparken, çoğunluğu kumaş ve hazır elbise ticaretiyle uğraşıyordu. 1930’lu yıllarda Japon bürokratlar, Avrupai kıyafetlerinin çoğunu Tokyo erkek modasını yönlendiren Türk-Tatar terzilere diktiriyorlar ya da onlara ait mağazalardan satın alıyorlardı. Zengin Türk-Tatar tüccarların yanında çalışan seyyar giysi ve kumaş satıcıları, tek başlarına ya da eşleriyle birlikte uzak köylerde mallarını satarak zamanla bu pazarda rakipsiz hale gelmişlerdi.

Tokyo’da kurulan Mahalle-i İslâmiye Cemiyeti, Türk-Tatar topluluğunun toplantı ve ibadetlerini yapabilmeleri için 1931 yılında Mekteb-i İslamiye’yi inşa ettirmişti. Sadece bir ibadethane olmayan Mekteb-i İslamiye’de eğitim-öğretim de yapılıyor, Japonya’daki Türk-Tatarların ihtiyaç duyduğu kitaplar, giriş katındaki küçük matbaada basılıyordu.

Matbaa-i İslamiye’nin eski harf kalıpları, harf inkılabı yapılan Türkiye’deki bir gazeteden satın alınmış ve Uzakdoğu’daki basın faaliyetleri Arap harfleriyle yapılmıştı.

Matbaa-i İslamiye’de Japon Muhbiri adında aylık bir mecmua basılmaktaydı. Çeşitli programlar da düzenlenen Mekteb-i İslamiye’de, Türkçe, Tatarca, İngilizce ve Rusça eğitim alan çocuklar ilkokul müfredatındaki dersleri Japonca okumaktaydılar.

Günümüzde Tokyo’daki Türk-Tatarlarının son temsilcisi ve Tokyo Camii’nin son imamının oğlu olan Ramazan Safa Bey, kaderine terk edilen Mekteb-i İslamiye binasında yaşıyor. Tokyo’nun kenar semtlerinden birinde Tokyo Camii’nin bitişiğindeki binanın bir odasında bulunan tozlu eşyalar ise Türk-Tatarların geçmişe gömülen hatıralarını mırıldanıyorlar.
Bir Devrin Sonu
Japonya’daki Türk-Tatarlardan geriye sadece siyah beyaz fotoğraflar ve tozlu eşyaların kalmasına sebep olan gelişme Ayaz İshaki’nin ortaya çıkmasıyla gerçekleşecekti. 1933’te Tokyo’ya gelen Ayaz İshaki; Kobe, Osaka, Nagoya, Yokohama ve Tokyo gibi Japon şehirlerinde yaşayan Türk-Tatarların bölünmesine sebep olmuştu.

Aynı yıllar, Japonya’nın Çin ve Rusya Müslümanlarına nüfuz edebilmek için, topraklarında yaşayan ya da nüfuz edebildiği ülkelerdeki Müslümanları el altından desteklediği yıllardı. Kurbanali ve Abdürreşid İbrahim gibi kişileri finanse eden Japonya, Müslüman Türk-Tatarları kendi saflarına çekmek için Tokyo’da büyük bir cami yaptırılmasına ön ayak olmuştu.

Uzakdoğu’daki Türk-Tatarlar Tokyo’da büyük bir cami yaptırmış olmalarından evvel ilk olarak 1924’te Mançurya’da Minyıl Mescidi’ni inşa etmişler ve ardından Japonya’nın Kobe ve Nagoya gibi şehirlerinde de camiler inşa etmişlerdi. Nagoya Camii sonradan yıkılmış olduğu için yerinde aynı isimle sonradan yaptırılan bir cami inşa edilecekse de, Kobe Camii günümüze kadar ayakta kalmayı başaracaktı. 1935 yılında hizmete açılan ve inşaatı için Hint Müslümanlarının da maddi destek verdiği Kobe Camii, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki hava saldırıları ve sonraki deprem felaketlerinde yerle bir olan Kobe’de ayakta kalmayı başaran nadir yapılardan biriydi.

Geleneksel Türk motifleri taşıyan caminin bodrumları 1939 yılında Japon Deniz Kuvvetleri tarafından depo olarak kullanılmıştı. Japonya’nın diğer şehirlerinde yaşanan bu gelişmelerin parantezinde Tokyo Camii’nin Ekim 1937’deki temel atma merasiminde hazır bulunan Türk-Tatarların her biri, temele koyulan tuğlalara adlarını kazıyarak toprağa gömmüşlerdi. Yapımı kısa sürede bitirilen Tokyo Camii’nin açılışı 12 Mayıs 1938 tarihinde gerçekleşmişti.

İkinci Dünya Savaşı’ndaki hava saldırılarında fazla hasar görmeyen Tokyo Camii, 1950’lere kadar Japonya’daki Müslümanların buluşma noktası olmaya devam etmişti. 1950’li yıllardan itibaren başta Türkiye, Amerika ve Avustralya olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerine göç eden Türk-Tatarların ardından Japonya’daki hatıraları kendi kaderlerine terk edildi.

Türkiye’ye hibe edilen ve yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Tokyo Camii, 1983 yılında ibadete kapatılmış, yenisinin inşa edilebilmesi için Şubat 1986’da yıkılmasına karar verilmişti. İlk yapıldığı yerde, Türk mimarisine uygun ve önceki camiden kalan hatıraların sergilenebildiği bir yapıda Türkiye’nin öncülüğünde inşa edilen Tokyo Camii, 2000 yılı Haziran ayında yeniden ibadete açılmıştı.


Ve Nihayet…
13. yüzyılda Kore sarayında görev alan Türklerle başlayan Uzakdoğu’daki Türk tarihi, bölgenin ilim ve sanat hayatına çeşitli katkılarda bulunan Türklerin, Ortaçağ’ın sonlarında asimile olmalarıyla sonuçlanmıştı. 19. yüzyılın sonlarında Uzakdoğu’ya göç etmek zorunda kalan Türk-Tatarların zamanla bir cemiyet oluşturmalarıyla yeniden ortaya çıkan Türk varlığı, yaklaşık yarım asır sürmüştü.

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla aynı dönemde başlayan Uzakdoğu’daki Türk-Tatar topluluğunun faaliyetleri özellikle Japonlarca desteklenmiş, Japon devlet adamları Birinci Dünya Savaşı’nın ardından çoğunlukla Tokyo’yu, toprakları Rus işgaline uğrayan Türk ve Müslümanlar için yeni bir çekim merkezi haline getirmeye çalışmışlardı.

Japonya’nın Çin ve Rusya’ya karşı bir strateji olarak gördüğü Türk-Tatar Cemiyeti’ni destekleyerek Asya’ya açılma politikası her ne kadar 20. yüzyılda tam olarak netleşmişse de geçmişi çok daha gerilere gidiyordu. 1868’de Meiji ile başlayan dönemde iktidar, feodal beylerden imparatora geçerek merkezî bir yönetim başlamış, ülkenin dışa açılmasını da sağlayan bu kanlı geçiş ayrıca ilim, teknik, ticaret ve askerlik konularında modernleşerek Japonya’nın yeni bir güç olarak tarih sahnesine çıkmasını sağlamıştı.

Özellikle ekonomik alanda gerçekleşen ilerlemenin, beraberinde hammadde-pazar ihtiyacına sebep olması Japonya’yı bölgesindeki rakipleri olan Çin ve Rusya ile karşı karşıya getirecekti. Bu gelişmelerin sebep olduğu 1894-1895 Çin-Japon savaşı ve ardından 1904-1905 Rus-Japon savaşlarından galibiyetle çıkan Japonya, bütün dünyanın ve özellikle de Rusya mağduru milletlerin -Türkler ve Müslümanlar- dikkatini çekerek sempatisini kazanmıştı.

Japonya, bu başarılarıyla ayrıca Asya kıtasında yeni topraklar ve ekonomik ayrıcalıklar da elde etmişti. 1917 Rus İhtilâli sonrasındaki iç savaşta ABD, İngiltere, İtalya, Fransa ile birlikte Sibirya’ya asker çıkararak bölgedeki Beyaz Rus yöneticilerle temasa geçen ve verdiği destekle kendine bağlamaya çalışan Japonya, bu sırada Beyaz Rus ordularının safında bulunan Müslüman Türk-Tatar gruplarıyla da ilişki kurmuştu.

Ancak bu dönemde Türk-Tatarlarla kurulan münasebetlerin asıl kökleri, bölgesinde güçlü bir devlet haline gelmeye başlayan Japonya’nın bu süreçte tıpkı Avrupa’ya gözlemciler göndermesinde olduğu gibi Asya ana karasına da gezgin ve gözlemciler göndermesiyle başlamıştı. Japon gözlemcilerin seyahat ve gözlemlerinin ardından kurulan birçok dernek aracılığıyla özellikle Çin topraklarından istihbarat akışı sağlanmıştı.

Kültürel amaçlar için çalıştıkları imajı verilmiş olmasına rağmen Çin’in etnik unsurları ve bu unsurların dinî yapılarının anlaşılmasına çalışan bu derneklerin araştırmalarından sonra Çin yönetimleriyle sürtüşme hâlinde olan Müslüman Türk-Tatarların da bölgedeki muhtemel müttefiklerden olarak Japonya’nın tarafına çekilmesi gerektiği anlaşılmıştı.

Japon derneklerinin yaptıkları propaganda, Japon hükümetinin 1917 ihtilali sonrasında bölgede alenen kurduğu resmî ilişkilerin başlamasına kadar devam edecek, hatta bu diyaloga zemin hazırlayacaktı. Japonya’nın bölgeden çekildikten sonra dahi sürdürdüğü bu ilişkilerin devamında Müslümanların potansiyel gücü de Japon dış politikasını belirleyenlerce fark edilmişti.
Türk-Tatar topluluğunun dünya siyasetinin uzağında kaldığı için gürültüsüz gerçekleştiği sanılan yükselişini Rusya’ya karşı el altından destekleyen Japonya, Osmanlı Devleti’nin ardından sahipsiz bırakılan hilafetin kendi kontrolünde yeniden dirilebilmesi için Sultan İkinci Abdülhamid’in torunu Abdülkerim Efendi’yi 1931 yılında başlayan Doğu Türkistan ayaklanmasının başına geçirmeye de çalışacaktı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan evvel İngiltere’nin sömürgesinde yaşayan Güney Asya Müslümanlarına yönelen ve Orta Asya Müslümanlarına olan ilgisini kaybeden Japonya’nın Türk-Tatar topluluğuna verdiği desteği çekmesi, 20. yüzyılın başlarında Uzakdoğu’da parlak bir çıkış yapan topluluğun, buradaki kısa ama iz bırakan varlığının da sonu olmuş, Türk-Tatarlar İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra geride siyah beyaz fotoğraflar bırakarak sessiz sedasız 20. yüzyılın hatıralarına dağılmışlardı.

Kore’den Mısır Çarşısı’na... 
Türk-Tatarlar, genellikle yerli halktan birini dükkânın başında bulundururdu. Kore’deki Türk-Tatarların önde gelen isimlerinden Abdulhak Numan’ın sahip olduğu Altay Terzilik, Seul’un en popüler terzi dükkânları arasındaydı. Abdulhak Numan’ın, vefatından önce eşini ve dükkânını, yanında çalışan Pak adında bir Koreliye emanet etmesi, Kore’den İstanbul’a uzanan bir hikâyenin de başlangıcıydı.

Abdulhak Numan’ın vefatından sonra Müslüman olan Pak, Şamil adını almış ve kendisine vasiyet edildiği gibi Nur Şemseddin Hayranoba’yla bir evlilik yapmıştı. 1943’te evlendiği Nur Şemseddin Hayranoba’yla Altay Terzilik’in başına geçen Şamil Pak, diğer Türk-Tatar tüccarlar gibi Kore’deki farklı şehirlerde şubeler açmaya devam edecekti.

Göçler sırasında Kore’yi terk etmek zorunda kalanlar arasında Şamil Pak ve eşi Nur Şemseddin Hayranoba da bulunuyordu. 1949’da ailesiyle Türkiye’ye yerleşen Şamil Pak, Mısır Çarşısı’nda “PAK” adını taşıyan bir kumaş dükkanı açmış, eşi Nur Şemseddin Hayranoba iki yıl sonra İstanbul’da vefat etmişti.


Ekrem Saltık
(Yedikıta Dergisi, 29. Sayı, OCAK 2011)

Kaynaklar: AKÇORA, İnayetullah, “Mukden Şehrindeki Tatarların Dini ve Milli Cemiyeti”. Kazan, No:7-8,Yıl:2, 1972, ss. 97-99; BEASLEY, William G., The Modern History of Japan. Praeger, New York 1974; DEVLET, Nadir, 1917 Ekim İhtilali ve Türk-Tatar Millet Meclisi: İç Rusya ve Sibirya Müslüman Türk-Tatarlarının Millet Meclisi 1917-1919, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1998; DÜNDAR, Ali Merthan ve Eriş, Mahir Ünsal, Japonya Tarih-i Siyasisi, Türk Japon Kültürünü Araştırma ve Dayanışma Derneği, Ankara 2007; DÜNDAR, Ali Merthan, Japonya’da Türk İzleri:Bir Kültür Mirası Olarak Mançurya ve Japonya Türk-Tatar Camileri, Vadi Yayınları, Ankara 2008; Panislamizm’den Büyük Asyacılığa:Osmanlı İmparatorluğu, Japonya ve Orta Asya, Ötüken Yayınları, İstanbul 2006; “Japonya Türk-Tatar Diasporası”, Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, Kasım 2004, ss.75-89; “Uzakdoğu’da İdil-Ural Türklerinin Yayın Faaliyetleri ve Tokyo Mahalle-i İslamiye Matbaası”, Türkoloji Dergisi, XVI., Ankara 2003, ss.103-116; ESENBEL, Selçuk and Inaba Chiharu, The Rising Sun and the Turkish Crescent: New Perspectives on the History of Japanese Turkish Relations. Boğaziçi University Press, İstanbul 2003; HUNTER, Janet E., Modern Japonya’nın Doğuşu 1853’ten Günümüze, Çev. Müfit Günay, İmge Kitabevi, Ankara 2002; İBRAHİM, Abdurreşid, Alem-i İslam ve Japonya’da İslamiyet’in Yayılması, Sadeleştiren: Ertuğrul Özalp, İşaret Yayınları, İstanbul 2003; ILGAR, İhsan, Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990;KURAT, A. Nimet,”Kazan Türklerinin Medeni Uyanış Devri”, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, XXIV(3-4), 1966, ss.96-194; KUSHNER, David, The Rise of Turkish Nationalism (1876-1908), Frank Cass, London, 1977; LANDAU, Jacob M., Pan-Turkism in Turkey: A Study of Irredentism, C. Hurst, London 1981; LEE, Hee-Soo (Cemil) ve İbrahim İlhan, Osmanlı - Japon Münasebetleri ve Japonya’da İslamiyet, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara 1989; Muhammed Ayaz İshaki Hayatı ve Faaliyeti, 100. Doğum Yılı Dolayısıyla, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1979; ÖZBEK, Nadir, “Abdürreşid İbrahim: İslamcı Bir Eylem Adamı”, Toplumsal Tarih, Sayı: 4-20, Yıl: 1995, s.7; ÖZCAN, Ömer, “Uzakdoğu’da İdil-Urallıların Varlık Mücadelesi”, Toplumsal Tarih, 8 Sayı:48, Aralık 1997, ss.39-43; RORLICH, Azade-Ayşe, Volga Tatarları, İletişim Yayınları, İstanbul 2000; SARAY, Mehmet, Doğu Türkistan Tarihi. Kitabevi Yayınları, İstanbul 1988; SAALER, Sven and Koschmann, J. Victor, Pan-Asianism in Modern Japanese History, Routledge, London and New York 2007; TÜRKOĞLU, İsmail, Sibiryalı Meşhur Seyyah Abdürreşid İbrahim, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara1997; USMANOVA, Larisa, The Türk-Tatar Diaspora in Northeast Asia; Transformation of Consciousness: A Historical and Sociological Account Between 1898 and the 1950s, Rakudasha, Tokyo 2007; ZENKOVSKY, Serge A., Pan-Turkism and Islam in Russia, Harvard University Press, Cambridge, 1960.

Yeni yayınlardan e-posta ile haberdar ol!

Bu ay öne çıkanlar