2011-04-30

Cami hapishane yapılmıştı. Bilin bakalım tuvaleti neresiydi?

Cami hapishane yapılmıştı. Bilin bakalım tuvaleti neresiydi?

Necdet Sakaoğlu’ndan hazin bir hatıra;

''Bundan 50-55 sene evvel [1945-1950 yıllarına rastlıyor] benim çocukluğumu geçirdiğim kasabada [Divriği'de], Cedid Mustafa Paşa Camisi hapishane olarak kullanılıyordu. Taş bir bina olduğu için tercih edilmişti; zaten o yıllarda camilerin çoğu kapalıydı.

Mahkûmlar ayaklarını pencereden dışarı çıkarırlar, türkü söylerlerdi akşama kadar. Sokaktan geçerken, mahkûmlardan korkardık, sanki pencereden üzerimize atlayacaklar gibi gelir, ta uzaktan geçmeye çalışırdık. Camide tuvalet de, su da yoktu.

Yıllar sonra benden yaşça daha büyük olan ve o yılları daha iyi hatırlayan bir emekli hâkime, mahkûmların tuvalet ihtiyaçlarını nasıl giderdiğini sordum:
“Mihrabın önüne büyük bir küp konmuştu. İki yanına inşaat iskelesi gibi iskele kurulmuş, iki de tahta uzatılmıştı. Mahkûmlar bu iskeleye çıkıp küpü kullanıyorlardı. Küp dolunca da gardiyan, kulpundan sırık geçirip iki mahkûmun omuzuna veriyor, dereye boşalttırıyordu.''

Daha sonra hapishane bir eve taşındı. Penceresinde demir falan yoktu.''

Kaynak: Osman Köker, “Necdet Sakaoğlu’yla Osmanlı’da idamlar üzerine”, Toplumsal Tarih, Sayı: 91, Temmuz 2001, s. 12

Yedi Düveli Yendik mi?

Kurtuluş Savaşında Yedi Düveli Yendik mi?

1915'de Çanakkale Savaşında, o akıl almaz destanı yazdık, yedi düvele set olduk ve düşmanı geçirmedik... Ama sadece üç sene sonra aynı düşman, en ufak bir direnişle karşılaşmadan Çanakkale Boğazı'nı geçti ve İstanbul'u yani başkentimizi işgal etti... Devletin idare edildiği saraylar bile kuşatıldı... Osmanlı diz çökmüştü artık... Ya sonra?

....

Sonra Yedi Düveli Yendik mi?
Çok defa bunu başarmıştık ama Kurtuluş Savaşı için bu durum doğru değildir.

Kurtuluş savaşımızda yedi düveli yendiğimiz iddiası maalesef ki gerçeği ifade etmemektedir...

"Düvel-i Muazzama" usulunce, savaşmadan geri çekildiler...

Yunan'ı denize dökmedik... Her yeri yaka yaka hatta önlerine hayvan sürülerini kata kata, ağır ağır geri çekildiler... Trakya'nın gerisinde yerleşip bir şeylerin gerçekleşmesini beklediler... O anda tam beş senedir İstanbul'u işgal altında tutan İngilizler Yunan'a böyle emretti; "Usulüyle geri çekil!"...
Yerli-yabancı devlet arşivlerinde Yunan'ın denize döküldüğüne dair tek bir vesika yok... Ne bir fotoğraf, ne bir video, ne de geçerli bir vesika yok?

Neden acaba ?.. Neden taktik bir hareketle geri çekildiler ve Ankara Hükümetini mağlupken galip haline getirdiler?

Bizden korktular mı ?..
Silahımız yoktu...
En son Çanakkale, Rus cephesi, Filistin, Trablusgarp, Balkan ve Yemen savaşlarından sonra askerimiz de kalmamıştı. Düzenli ordularımız da yok gibiydi...

Zaten Çanakkale'de bile gönüllüler savaşmıştı..
Savaş uçaklarımız, denizaltılarımız, yani kara kadar hava ve deniz kuvvvetlerimiz de yoktu...

Bir ara Genelkurmay başkanı olan Karadayı paşamızın dili sürçtü ve Irak sınırımız hakkında;
" Yahu! Biz bu SINIRI Çizmedik ki İngilizler Çizdi " deyiverdi...

İngilizler 1918-1923 yılları arasında fiilen işgal altında tuttukları ve bazen aralıksız bir ay havadan bomba yağdırıp sivillerini katlettikleri İstanbul'umuzu neden bırakıp çekip gittiler?

Mahalle aralarında sapan kavgası yapan çocuklarımızın uçaklarını düşürüp hava kuvvetlerini imha etmelerinden, usta balıkçılarımızın olta ve misinaları ile kruvazör ve denizlatılarını avlamlarından mı korktular? Elbetteki hayır!..

Söz de bizim başarılarmızdan (!) endişeye kapıldılar ve Bursa'da Mudanya Barış Antlaşmasını imzaladılar...
İyi de bunun az evvelinde General Refet Bele komutasındaki bir kolordumuz İstanbul'u İngilizlerden almak için bir taarruz yaptı ve tabiri caizse varlık bile gösteremedi... O halde?..

Gitmeleri karşılığında bir şeyler aldılar ki gittiler?
Neydi bu akıl almaz kararlarının arkasındaki sır?


İşte, ne aldıklarını merak edecek olursanız LOZAN ANTLAŞMASI'nın detaylarında bulabilirsiniz...

"TÜRKLERİ DİNİ-MANEVİ HASSASİYETLERİNDEN KOPARTMAK VE HİLAFETİ KALDIRMAK ŞARTI İLE YAPAY BİR BAĞIMSIZLIK TANINDI. SAHTE KURTARICILAR SAHNEYE SÜRÜLDÜ."

Mehmet Fahri Sertkaya
Akademi

Milli Diktatör İsmet Paşa

Milli Diktatör İsmet Paşa

Selanik Dönmelerine(Sabetay Sevi bağlılarına) göre, Türkiye'nin tarihi 1923'te başlar, ondan öncesi karanlıklar devridir. Osmanlı Padişahlarını zalim gösterirlerken yakın tarihimizdeki milli ve kendilerince kutsal diktatörleri göklere çıkartırlar.

Yakın tarihimizin büyük zalimlerinden biri, Millî Şef İsmet Paşa'dır. 1938'den 1945'e kadar mutlak diktatörlük yapmış, 45'le 50 arasında "meşrutî" diktatörlük...

İsmet Paşa'yı demokrasi kahramanı olarak gösterenler ne kadar ayıplansa ve kınansa yeridir. Bu zat, 1938-45 arasında Tek Parti oligarşik rejiminin başıydı. 1945'te, İkinci Dünya Savaşını kazanan ABD ve diğer Batı ülkelerinin baskısıyla istemeye istemeye çok partili rejime geçmek zorunda kalmıştır. 1946 seçimlerinde hile, baskı, ikrah (korkutma) ile seçimleri CHP kazanmış, 1950'ye kadar bu şaibeli seçimin galibi olarak iktidarda kalmıştır.

Milli Şef İsmet Paşa neler yapmıştır?

1. Türk Ceza Kanununa 163'üncü maddeyi koyarak Müslümanların inanç, düşünce, görüş hürriyetlerine zincir vurmuştur.

2. Ülke sathında binlerce camiyi kapatmış, kimisini satmış, kimisini kiraya vermiş, kimisini yıktırmıştır.

3. İman-İslam ve Kuran hizmetkârı Bediüzzaman Saidi Nursî'ye zulmetmiştir.

4. Meşayih-i Nakşibendiyeden, hadim'ül-ümme ve'd-din Abdülhakim Arvasî Hazretlerine zulmetmiş onu İstanbul'dan Ankara'ya sürmüştür.

5. İsmet Paşa zamanında Türkiye Müslümanlarının gerçek mânâda din, inanç, inandığı gibi yaşamak, çocuklarına dini eğitim vermek hürriyeti olmamıştır.

6. Millî Şef İsmet Paşa hazretleri zamanında Müslümanlar Ezan-ı Muhammedi'yi bile okuyamıyorlardı. Gerçek ezanın yerini tutmayan ve "Tanrı Uludur" diye başlayan tercüme ezan okumak zorundaydılar.

7. İsmet Paşa'nın mutlak diktatörlüğü zamanında matbuat (gazeteler, dergiler) dinden bahsedemezler, dinî konulu yayın yapamazlardı. Bu konuda, basın yayın genel müdürü yardımcısı İzzettin Nişbay'ın gazetelere gönderdiği resmî bir uyarı vardır.

8. İsmet Paşa zamanında, kendi halinde Müslüman bir vatandaş, camiden çıkarken başındaki takkeyi cebine koymayı unutsa tutuklanabilirdi.

9. Açıp gazete koleksiyonlarına bakın, bir tarihte Ticânî tarikatına mensup iki Müslüman Büyük Millet Meclisi dinleyici locasında Arapça ezan okudukları için yakalanmışlar ve kendilerine işkence edilmişti.

10. İsmet Paşa zamanında müftü, vaiz, imam, hatip yetiştiren bir tek okul yoktu.

11. İsmet Paşa'nın başbakanlarından biri "Bana otuz sene mühlet verin, dinin kökünü kazıyıp ortadan kaldırayım" mealinde bir laf etmişti.

12. Bir başka İsmetî başbakan, "Komünizmi dizginlemek için dinden yararlanalım" diyenlere, "Ben kızıl zehri önlemek için yeşil zehri panzehir olarak kullanmam" cevabını vermiştir.


Diktatör İsmet Paşa zamanında Türk halkının büyük kısmı sefalet içinde yaşıyordu. 40 bin köyün 40 bininde de elektrik yoktu... Çoğunda içme suyu sıkıntısı vardı... Verem ve sıtma ülkenin tamamını pençesi altına almıştı... Batı Karadeniz bölgesinde frengi yaygındı... İşçilerin hiçbir sosyal hakkı yoktu... Çoğunluğu oluşturan Müslüman halkın temel insan hak ve hürriyetleri ayaklar altındaydı... İkinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul'da sıkıyönetim vardı... Üniversiteler Tek Parti rejiminin çiftliğiydi... 1944'te, Milliyetçi ve Türkçülerin ileri gelenleri tutuklanmış İstanbul'da Sansaryan Hanındaki tabutluklarda akla ve hayale gelmeyen işkencelere maruz bırakılmıştı... Halkın bir kısmının pabuç alacak parası olmadığı için çarıkla dolaşıyordu. Çarık alacak imkânı olmayan da yalınayak geziyordu. İkinci Dünya Savaşı yıllarında karaborsacılar, istifçiler, muhtekirler büyük paralar vurmuşlardı. Birader Kambur Rıza milyarder olmuştu... İsmet Paşa zamanında yargı, rejimin emrindeydi...

Şimdi kalkmışlar Selanik Dönmeleri bu diktatörün demokrasi havarisi olduğunu iddia ediyorlar.

Yalanlarından biri de şudur:

Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa sıkı fıkı can ciğer dost ve arkadaşmış. Yalan, yalan, yalan...

Bir tilki kadar kurnaz olan İsmet Paşa, Atatürk'ün onulmaz bir hastalığa yakalandığını öğrenince bir senaryo hazırlamış, "Ben rakı sofrasından emir almam!" diye rest çekmiş ve M. Kemal'den sonra rejimin başına geçmek üzere harekete geçmişti. Futbol maçı seyretmeye gitmiş, halka kendisini alkışlatmıştı.

M. Kemal Paşa vefatından önceki günlerde İsmet'in vefat etmiş olduğunu biliyordu. Hatta, engin servetinden onun çocuklarına burs verilmesini vasiyet etmişti. Acaba Paşa Hazretleri İsmet'in öldüğünü nereden öğrenmişti?

O tarihlerde bir gece, zamanın büyük gazetelerinden birinde bir kalıp değişikliği yapıldığını, "vefat eden İsmet Paşa'nın cenazesi resmî devlet töreniyle kaldırıldı" başlıklı bir haber konulduğunu bendenize merhum Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu söylemişti.

İsmet Paşa ve yakın tarihimizin öteki diktatörleri, Selanik Dönmelerinin; kahramanları, çok sevdikleri ve beğendikleri büyükleri olabilir ama Müslüman Türkiyeliler onların bu sevgilerini ve görüşlerini asla paylaşmazlar.

Kuzguna yavrusu şahin görünürmüş...

Mehmet Şevket Eygi
Araştırmacı Yazar

İpin Ucu Kimin Elinde? Diyalog, Kukla Oynatılan Tiyatrodur.

İpin Ucu Kimin Elinde? Dinler Arası Diyalog, Kukla Oynatılan Bir Tiyatrodur.

Dinlerarası Diyalog, hakkında lehte, aleyhte çok şey yazıldı çizildi. Diyalogla yapılmak istenenlere herkes kendine göre bir yorum getirdi. Dinlerarası diyaloğu farklı bir açıdan yorumlayanlardan biri de Sayın Ali Eren’dir. Sayın Eren’in yorumu şöyle:
“İpin ucu başkalarının elinde; biz de Karagöz. Onlar yazmış, biz oynuyoruz: “Diyalog ve hoşgörü” oyunu… Adamlar taa 1965’te“Diyalog, misyonerliğin yeni bir tarzıdır” diyorlardı. Anadolu bizim elimizde olduğu için, “İçimiz yanıyor” diyorlar. “Mukades vatanımız, Müslüman Türklerin istilası altındadır” demekten de çekinmiyorlar. Bize bakışları bu… Daha ne desinler? “Anlayın artık” diye kafamıza tokmakla mı vursunlar?


***


Birkaç senedir bir diyalog ve hoşgörüdür, ısrarla sürdürülüyor. Buna birkaç gün önce de şanlıurfada devam edildi. Organizesini de Zaman gazetesi ve Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yapıyor. Şimdi, “Bunda şüphelenecek ne var? Organize eden zaten belli kimseler” derseniz, ben de size “Peki bunu başlatanın kim olduğunu biliyor musunuz?” diye sorarım. (Kim olduğunu aşağıda okuyacaksınız.) Hem de bir işi kimin yaptığına değil, yapılan işe bakmak gerekir.



Fethullah Hoca, 1998 başında Vatikan’da Papa’yla görüştü. Bu görüşme, halkın da, meclisin de istemediği bay Demirel’in tasvibive tasdikiyle olmuştu. İşin içinde Demirel olduğu için içim almıyor, biiir… Ecevit’in Fethullah Gülen hakkındaki tavrı da midemi bulandırıyor, bu da ikii… Eğer Ecevit bir işe iyi gözle bakıyorsa ben orada şüpheye düşerim. Doğru mu, yanlış mı görelim:

***

Türkiye’den Papa’yla görüşmesi icab eden birisi varsa, bu sadece Diyanet İşleri Başkanı olmalıydı, niye Fethullah Hoca gitti? Müftü değil, imam değil, vaiz değil, müezzin bile değil. Yani hiçbir resmî hüviyeti yok. Buna rağmen kendisiyle görüşülmesi oldukça zor olan, ve değme resmî insanın 6 ayda bile kolay kolay görüşemediği Papa’yla rahatça görüşebiliyor; hayret. Bunda bir anormallik yok mu?

Bir hayret daha: kendisini orada Türkiye’nin büyükleçisi karşılıyor! Mesela, bir vilayete giden başbakanı oranın valisi karşılar. Ama aynı vali, başbakanın bulunduğu yere gitse, başbakan onu karşılamaz. Çünkü alt makamdakiler daima üst makamdakileri karşılar. Fethullah Hoca, T.C. nezdinde, büyükelçiden daha üst bir makamda mı ki, onu büyükelçi karşılamıştır?

Soru iki: Fethullah Hoca’yı Papa’yla görüştürenler, İslam dininin hayrına bir şey için mi görüştürmüşlerdir?
Geçelim ve Fethullah Hoca’nın Papa’ya hitabına bakalım lütfen:

“Papa cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz.”
(10 Şubat 1998, Zaman)

Demek ki Dinlerarası Diyalog denilen çalışmayı kim başlatmış? Papa! Veee, Fethullah Hoca “Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere” orada bulunuyormuş! Dikkat, dikkaaat! İslam misyonunun bir parçası olarak değil, Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olarak… Ne demek bu beyler, ne demek? O Papa ki, bir taraftan dinlerarası hoşgörü turları atarken, diğer taraftan bizi içimizden vuruyor. Nasıl vuruyor bakın: Hristiyan teoloji uzmanı Aytunç Altındal’ın açıkladığına göre Papa, 1998’de Fethullah Hoca’yla görüşmesinden sonraki günlerde, dünyadan iki kişiyi gizli kardinal tayin etti. Bu gizli kardinaller başka bir dinin mensuplarından seçildi. Yapılan araştırmaya göre, bu gizli kardinallerden birisi İslam dünyasında “alim” olarak bilinen birisidir. Bu gizli kardinal, mensup olduğu dinin veya mezhebin batıl olduğunu, gerçek dinin Hıristiyanlığın Katolik yorumu olduğunu ilan eder ve bağlılarıyla birlikte bu dine geçer.

(7 Mart 1998, Akit)

***

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın uğruna yanıp tutuştuğu diyalog toplantılarında hep komisyon başkanlığına getirilen ve “Ben yurt dışına gittiğim zaman sık sık kiliselere gidiyorum; çok da lezzet ve zevk alıyorum” diyen 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Mehmet Aydın,98 Ekim’inde diyordu ki:

“Efendim, diyalog ve hoşgörü devam edecekse, Hıristiyanlarla konuşurken sizin kitabınız bozulmuş, sonradan değiştirilmiş; en hakiki din benim dinim demeyeceksiniz.”

Demek ki, diyalog ve hoşgörü uğruna kendi Dininizin, Kitabınızın ve Peygamberinizin hak ve en son olduğunu söylememeniz gerekiyormuş. İşte diyalog ve hoşgörü dediklerinin en kısa tarifi bu sayın okuyucular. Buna itirazınız var mı, ismini ve unvanını zikrettiğim sayın beyler? Sayın Mustafa Başoğlu buna tahammül edemedi ve itiraz etti. Etti, ama ettiğiyle kaldı. Ne yazık ki oradaki belki de 100 kişilik Diyanet ve İlahiyat kadrosundan tek bir kişi “Evet, Mustafa bey haklı” demedi…


***

Ne yapılmak isteniyor? Aman diyalog kesilmesin diye “Dinimizin, Kitabımızın ve Peygamberimizin hak ve en son olduğunu” söylemeyecek-söyleyemeyece
ksek olmasın bu diyalog canım… Şu“İbrahimî din” ifadesi de ne demek oluyor, sayın organizetörler? Size göre farz üstü farz olduğu için, bozulmasından korktuğunuz diyalog aşkına sizin söyleyemediğiniz şeyi bari ben söyleyeyim: Aslını, özünü, orjinalliğini kaybetmiş olan dinler, Hz. İbrahim (a.s.)’ın dini olamaz. Onun dini tek çeşittir. Allah da ancak onu din olarak kabul eder. O bakımdan “İbrahimî dinler” olamaz; “İbrahimî din” olur. O da sadece ve sadece İslam’dır.Birleşilecekse, İslam’da birleşilmelidir! Cevabınız varsa söyleyin; yoksa diyalogla neyi zorluyorsunuz, neyin peşindesiniz onu söyleyin…”

(Ali Eren, 17 Nisan 2000, Akit)

Cennet ehli ölümsüzdür ve uyumaz. ( Uyku Nedir ? )

Cennet ehli ölümsüzdür ve uyumaz. ( Uyku Nedir ? )

Uyuyan kimse hareketsiz ve yarı şuur hâlinde olduğu için ölüye benzetilmiştir. Hattâ uykuya "yarı ölüm" veya "ölümün kardeşi" denmiştir.

Nitekim Câbir (r.a)'ın rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e "Yâ Rasûlullâh, cennet ehli uyur mu?" diye sorulduğunda "Hayır uyumaz! Zîrâ uyku ölümün kardeşidir. Cennet ehli ölümsüzdür ve uyumaz." buyurmuştur.

Kur'ân-ı Kerîmde ise "O Allah ki, geceleyin sizi vefat ettirir, uyutur. Bununla beraber gündüz kazandıklarınızı bilir, tutar sonra sizi onun içinde ba'seder ki mukadder olan ecel tamamlansın..." (Sûre-i En'âm, âyet 60)


Uyku; bilhassa gece uykusu, bedeni dinlendirir. İnsanı sıkıntılarından, belli bir süre uzaklaştırır, sinir ve kaslardaki gerginlikleri giderir, vücutta bir rahatlama ve dinlenme meydana gelir. Uyku, yeme içme gibi bir ihtiyaçtır.
Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de
"Hem o Rabbindir ki, size geceyi bir libâs (elbise) yaptı, uykuyu bir istirahat, gündüzü de yeni bir hayât kıldı." (Sûre-i Furkan, 47)

"Uykunuzu bir dinlenme kıldık, geceyi de üzerinize bir örtü yaptık. Gündüzü ise maîşetiniz için çalışma zamanı kıldık." (Sûre-i Nebe, 9-11)

"Ve onun âyetlerindendir, gecede ve gündüzde uyumanız..." buyurulmaktadır. (Sûre-i Rûm, 23)

İstanbul'un Fethi Kararı

İstanbul'un Fethi Kararı - Fatih Sultan Mehmed


Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul'un muhasarası ile alâkalı Edirne'de yaptığı konuşmasında:
- Dünyâ devleti ebedî değildir, fânî cihanda hiç kimse de ölümsüz değildir. İnsanın dünyâda nefesleri sayılıdır ve ölümsüzlük kapısı kapalıdır. Yaratılıştan gaye, kişinin HakkTeâlâ'yı bir bilip imkân bulduğu nispette, ecelden mühlet buldukça onun dergâhına yaklaşmaya çalışmaktır.

İnsanı Cenâb-ı Allah'a yaklaştıran amellerin en faziletlisini bize ashâb-ı güzînden Ebu Saîd el-Hudrî (r.a.) Hazretleri'nin rivayet ettiği şu hadîs-i şerif bildiriyor:Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e bir kişi gelip; "İnsanların en faziletlisi kimdir?" deyince, Peygamber Efendimiz (s.a.v.); "İnsanların en faziletlisi, canı ve malı ile Allah yolunda gaza eden mü'mindir." buyurdular.Şu fânî âlemde Ashâb-ı Kiram, ömürlerinin sonuna kadar küfr ve dalalete (sapıklığa) Karşı cihad ve gazayı fırsat bildiler ve bir dakika boşa geçirmediler.

Ömürlerinde gazâsız geçen bir sene yoktu. Aksine küffar ile aralarında gâzasız bir ay geçirmediler. Ben de dilerim ki, "Onlar, Allah'ın hidâyetine eriştirdiği kimselerdir, sen de onların gittiği yoldan yürü" mealindeki ayet-i celîlesine bağlanarak ruhum bedenden ayrılıncaya kadar gücümü "İlâyı Kelimetillâh ve ihyâ-i sünnet-i Resûlillâh'a (Allah'ın yüce ismini yaymak ve Resûlün sünnetini ihya etmeye) sarf edeyim ki, dünyâda iyi hâtıra, âhirette de ecr-i cezir meydana gelsin.Sözün kısası Kostantîniyye'ye sefer açmaya niyet etmiş ve himmetimi bu noktaya çevirmiş bulunuyorum.

Baharda oraya hareket etmeyi düşünüyorum. İcap eden tedbirin alınmasını, hazırlıklara girişilmesini münâsip görüyorum. Bu sefer (İstanbul'un fethi) benim için şu anda birinci derecede halledilmesi îcâp eden bir iştir. Bu tamamlanmadıkça ikinci mühim bir işe girişecek değilim. Bu mevzuda sizin görüşünüz ne ise arz ediniz."

Mecliste bulunanların bir kısmı fetih fikrini kabul etti, bir kısmı ise bu işin zorluğundan bahsederek muhalefet ettiler.

Gençlik Harcanıyor

Gençlik Harcanıyor

Gençler harcanıyorsunuz, feci şekilde harcanıyorsunuz!.. Haddim olmayarak sizleri uyarmama izin veriniz.
Hepsi için söylemem ama bir kısım aileler, ana babalar evlâtlarını harcıyor.

Metin okusun, Mübeccel okusun, çok para getiren mesleklere ve uzmanlıklara sahip olsunlar, refah içinde yaşasınlar, evleri lüks, yazlıkları lüks, otomobilleri lüks, sofraları lüks, giyim kuşamları lüks, hayatları lüks olsun... Biz sıkıntılar çektik, onlar çekmesin...

Müslüman bir ana baba çocukları için böyle mi düşünür? Peki nasıl düşünecek?..

Şöyle düşünecek:

Oğlum kızım iyi Müslüman, iyi insan, iyi vatandaş olarak yetişsin...Faydalı ilimler ve kültür sahibi olsun...Ahlâklı ve faziletli olsun...Yaratanının rızasını kazansın... İnsanlara, kendi halkına, ülkesine hizmet etsin...

Bunları istemeyip de lüks hayatı öne almak ne büyük bir çarpıklık ve sapıklıktır.

İslâm dini lüksü, israfı, her türlü sefahati (beyinsizliği) yasak ediyor. Böyle kötü şeyleri insan kendi evlâdı için ister mi?

Gençlerin şu üç sahada (boyutta) iyi yetişmesi gerekir:
(1)İnanç, bilgi ve kültür boyutu.
(2)Ahlâk, karakter boyutu,
(3)Güzellik, estetik boyutu.

Şu adamlara ve kadınlara bakınız: Çocuklarına İngilizce, matematik, fizik, kimya dersleri aldırıyorlar ama ilim, irfan, hikmet, görgü, edeb, insanlık dersleri aldırmıyorlar.

Bir gence neler lazımdır?..

(1) Öğrenilmesi farz olan faydalı ve kurtarıcı bilgiler lazımdır.
(2)Faydalı olmak şartıyla dünya kültürü lazımdır.
(3) İyi bir insan olmak için bilinmesi ve hayata uygulanması gerekli ahlâk, aksiyon, amel bilgileri lazımdır.
(4) Medenî görgü lazımdır.
(5) Edeb, nezaket, mürüvvet, fütüvvet lazımdır.

Gençlere bunlar mutlaka öğretilmelidir.

Kapağı yaldızlı, ismi cafcaflı birkaç kitap alır, okur ve bunları öğrenir... Hayır!.. Bu iş bu kadar kolay değildir. Bu saydıklarım ehliyetli üstadların, mürşidlerin önüne diz çöküp ders almakla öğrenilir.

Gençlerin çoğu ilmihallerini bilmiyor.

Üniversiteye gidiyor, zengin Türkçeyi bilmiyor. Bilmekten geçtim, okumasını bile bilmiyor.

Görgü kurallarını bilmiyor.

Paranın ne tehlikeli ve yakıcı bir âlet olduğunu bilmiyor.

Gençlere bunları kimler, hangi kurumlar öğretecektir?..

Şu yirmi milyonluk İstanbul'da İslâm görgüsü öğreten bir kurs, bir dershane var mı?

İslâm medeniyeti nedir öğreten bir mektep var mı?

İstanbul kültürünü öğreten bir merci var mı?

Evet gençlerimiz hüda-yı nâbit yetişiyor. Buna yetişme denirse...

Peki ne gibi çareler ve çözümler tavsiye ve teklif edersiniz?

Bu saydıklarım cemaat işidir, fert işi değildir... Bunca zengin cemaat var, mektepler açsınlar, kurs ve dershaneler açsınlar, dergahlar açsınlar, sohbethaneler açsınlar ve boşluğu doldursunlar...

"Bizim cemaat çok büyük, bizim baron çok büyük...Benim şeyhim senin şeyhini döver..." gibi safsatalarla gençlik yetiştirilmez.

Aklı fikri olanın elinde imkânı yok. İmkânı ve parası olanın aklı ve fikri yeterli değil... Arada olan gençliğe oluyor.

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci-Yazar

İnsan vücudunda görevli melekler

İnsan vücudunda görevli melekler

İnsanların vücudunda "384" adet hizmetli ve görevli melekler vardır.
Onaltısı Hafaza'dır(koruyandır, süflilerin zararından korurlar).
İkisi insanın sağ ve sol tarafında katiptir.(sağdaki sevapları, soldaki günahları yazar).
Diğer ikisi insana def-i hacet yaptırmakla görevlidir. Tamamı 20'dir.(16+2+2=20)
364 tanesi ise insan vücudundaki hareketli mafsalları tutmakla memurdurlar. Bu meleklerden bir tanesi bırakırsa o mafsal tutmaz olur. Bu gün ona felç diyorlar.

Def-i hacetle görevli iki melek bu işi tenezzülen kabul ettikleri için, dereceleri diğerlerinde üstün olmuştur. Bu sebepten def-i hacetten sonra tuvaletten çıkarken
"Elhamdülillahillezi ezhebe annel ezâ ve âfâni min zâlik" diye dua etmelidir.

Buna uyanlar bir çok hastalıktan korunurlar. Hatta, prostat hastalığı nedir bilmezler. Zaten hastalıkların çoğu, Resulullah efendimizin hadis-i şeriflerine göre hareket edilmediği için meydana gelmektedir. Sizler bu duayı yazın, ezberleyin ve biribirlerinize söyleyin.

Süleyman Hilmi Tunahan (kuddise sirruh)

(â)= uzatarak okunmalıdır. "aaa" şeklinde.

İnsaflı düşmanlarının dilinden Sultan Abdülhamid Han

İnsaflı düşmanlarının dilinden Sultan II. Abdülhamid Han

" Alman İmparatoru ikinci Wilhelm “Ben politikayı Abdülhamid’den öğrendim” demiştir."

--

34. Osmanlı padişahı ve 99. İslam halifesi olarak 34 yaşında tahta çıkan ve Devleti Aliyye’yi 33. sene idare etmiş olan Sultan ikinci Abdülhamid Han, özellikle dış siyaset konusunda bir dahidir.

Tahtta bulunduğu süre içerisinde Avrupalı devletleri biribirlerine karşı kullanarak hem Osmanlı menfaatlerini hem de dünya barışını korumuştur. Çağdaşı olan Avrupa’lı devlet adamları , en büyük düşmanları olan büyük padişahı takdir etmekten kendilerini alamamışlardır. Bunlardan birkaçı;

- Hungtington’a göre “Boğaziçi’nde oturan ihtiyar dünya çapında bir siyasi” idi.
- İngiltere’nin İstanbul sefiri Nicolas O’Connor’a göre “Avrupa’da barışı koruyan adam”dı.
- Lamouche’a göre “Zeki, kurnaz ve gayet çalışkan”dı.
- Fransız sefiri Maurice Bombard, “Avrupa’da O’nun seviyesinde dış siyaset bilen bir diplomat yoktur” demiştir.
- İngiliz Bahriye Lordu Fisher, “Abdülhamid bütün Avrupa’nın en mahir ve hızlı düşünebilen diplomatlarındandır” demiştir.
- İngiltere Dışişleri Bakanı Edward Grey, siyasi hayatı boyunca hasım olduğu padişah hakkında “Ne büyük kayıp! Hasmımdı ama O’nun ölümü ile diplomasi mesleği artık zevkini kaybetti” diye hayıflanmıştır.
- Yine Edward Grey, “Abdülhamid, kendi emellerine hizmet edebilmeleri için dış ve iç güçlerin oyun biçimlerine ve kullanılma usullerine nüfuz edebilmekte insan zekası maharetinin azami sınırlarına ulaşmış bir hükümdardı” demiştir.
- Alman Başbakanı Prens Bismark’a göre; siyasetin yüzde doksanı Abdülhamid de, yüzde beşi kendisinde, kalan yüzde beşi de diğer siyasilerdedir.
- Alman İmparatoru ikinci Wilhelm “Ben politikayı Abdülhamid’den öğrendim” demiştir.

2011-04-29

Bir kadın asılacak...YIL 1926... Yer Erzurum...

Bir kadın asılacak...YIL 1926... Yer Erzurum...   Şehid Edilen Şalcı Bacı....
YIL 1926... Yer Erzurum... Şehirde gizli bir heyecan var... Bir kadın asılacak... Osmanlılar zamanında kadınlar idam edilmezmiş... Bir meydana bir sehpa kurulmuş... Jandarmalar kadını götürüyorlar... Kadın çarşaflı... O tarihte Anadolu'da bütün Müslüman kadınlar çarşaflıydı... Kadının suçu ne? Yeni çıkartılan Şapka Kanunu'nu tenkit etmiş...

Kadın bohçacılık yapan ve "Şalcı Bacı" adıyla tanınan bir vatandaş.İdam edilmeye götürülürken Erzurum ağzıyla "Kadın şapka giye ki asıla..." diye söyleniyor. Kadın söyleniyor, kadın sürükleniyor, kadın asılacak...

Jandarmalar ite kaka kadını sehpanın yanına götürüyor. Kara yüzlü cellat orada... Kadının boynuna yağlı ilmeği geçiriyor, ayaklarının altındaki sandalyayı çekiyor. Kadının vücudu titriyor, sallanıyor... Şalcı Bacının gırtlağından ölüm hırıltıları çıkıyor. Acaba o son dakika ve saniyelerinde Kelime-i Şehadet getirebildi mi? İnşaallah getirmiştir. Cellat kadının bacaklarından hızla çekiyor, boyun kemiğini kırıyor. Kadın ölüyor. Cesedi sehpada sabah rüzgarı ile sallanıyor. Titrek bir ezan sesi duyuluyor...

Bu kadının idam hükmünü Çetin Altan'ın dedesi Tatar Hasan Paşa vermiştir. Altan bu konuda şu satırları yazmıştır:

"Dedem Hasan Paşa çok sert bir askerdi. İsmet Paşa topçu okulunda öğrenci iken, Hasan Paşa okul müdürüydü. Sonrası ünlü komutanlar olan o dönemin öğrencileri, anlatıp dururlar Hasan Paşa'nın sertliğini. Bir şapka isyanını bastırmakla görevlendirildiği bir kentte, hızını alamayıp bir de kadın asmıştı. Sanırsam siyasal suçtan ilk asılan kadın odur tarihimizde. Kadın sehpaya çıkmadan önce "Ben bir hatun kişiyim. Şapka ile ne derdim ola ki" demiş galiba. Ben o tarihte henüz doğmamışım. Çok ama çok sonradan öğrendim bunları. Ve inanın ince sızı gibi tatsız bir burukluk kaldı içimde."

Gazeteci Nimet Arzık, bu olayı duyduğunda bir hikâye yazmış (gerçek hikâye) ve başlığını "Şalcı Bacı Asılmaya Gidiyordu" koymuştur.

Şalcı Bacı'nın asıldığı gün bütün Erzurum ağlamıştı. O dehşet günlerinde açıktan, herkesin önünde hıçkıra hıçkıra ağlamak suçtu. Rejime ve inkılaplara karşı gelmek demekti. Erzurumlular kıyıya kenara çekilmişler ve sessiz sedasız ağlamışlardı. Şalcı Bacı şehid olmuştu. Şalcı Bacı'yı şehid etmişlerdi.

Şapka yüzünden asılan, şehid edilen Müslüman sadece o mazlum kadın değildi. Ülkenin nice yerinde idamlar sergilenmişti. Ulemâdan İskilipli Âtıf Efendi, Babaeski müftüsü ve daha binlerce kişi...

Şalcı Bacı Şapka Kanunu'na muhalefetten asılmıştı. O zavallı bir bohçacı kadındı. Sırtında bohçası, bohçasının içinde kumaşlar, havlular, başörtüleri; evden eve dolaşır, bir iki parça mal satarak ekmek parası çıkartırdı. Kocası var mıydı, çocukları var mıydı? Bilmiyorum. Mutlaka kendisini sevenler, ona acıyanlar vardı. Çok ağladılar ama gözyaşları ölüleri diriltmiyordu.

Şalcı Bacı'yı astılar, sehpada sallanan cesedini bir iki gün, halkı korkutmak, dehşete düşürmek için teşhir ettiler, sonra kaldırıp bir çukura gömdüler.Acaba cenazesi yıkandı, kefenlendi mi, namazı kılındı mı, kendisine rahmet okundu mu?

Şapka Kanunu'na muhalefet eden bir âsiye rahmet dilemek de o devirde büyük suçtu.

Âtıf Efendinin mezarı belli mi?

Şalcı Bacı'nın ahı ne oldu? Yerde kaldı, yerde kaldı. Bu ülkenin Müslümanları Şalcı Bacı'nın hakkını aramadılar.

Demokrasi geldi, az çok fikir hürriyeti var ama Şalcı Bacı'nın hiç olmazsa hatırasını temize çıkartacak bir girişim olmadı.

Rant olsaydı bu işte, Şalcı Bacı aklanırdı ama rant yoktu. Rant olmayınca bir kısım İslâmcılar harekete geçmezler, küçük parmaklarını bile kıpırdatmazlardı.

Şalcı Bacı Şalcı Bacı... Asıl ismi neydi acaba? Ardından bir Fatiha üç İhlas okuyan kaç kişi çıktı. Yâsin okuyan oldu mu acaba?

Aradan seksen seneden fazla zaman geçti, acaba şehid Şalcı Bacı için gıyabında cenaze namazı kılmak caiz olur mu?

Ah Şalcı Bacı... Bir Müslüman olarak senden utanıyorum...

Bir tek Şalcı Bacı'nın ahı bile bu memleketi uğursuzluk karanlıklarında bocalatmaya yeter de artar. Başka nice ahlar vahlar var.

Şalcı Bacı'ya, öteki mazlum şehidlere, zindanlarda çürüyenlere, sürgünlerde sefalet çekenlere, ezilenlere rahmet okuyorum.

Zalimlere lânet lânet lânet.

Gafil ve vefasız Müslümanlara ne desem bilmem ki...

En iyisi bir kenara çekilip ağlamak.

(İnternetten / Şalcı Bacı Şapka İdam / kelimeleriyle ararsanız tafsilatlı bilgi edinebilirsiniz.)

Mehmet Şevke Eygi
Gazeteci-Yazar
19 Aralık 2008

Dinler Arası Diyalog Vatikan'ın Tuzağı...

Dinler Arası Diyalog Vatikan'ın Tuzağı...

Dinler arası diyalog ve misyonerlik araştırmalarıyla bilinen Ondokuz Mayıs Üniversitesi Dinler Tarihi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mahmut Aydın, dinler arası diyalog oyununa karşı Müslümanlar'ın uyanık olmasını isteyerek,

"Dinlerarası diyaloğu ortaya çıkaran 2. Vatikan Konsili belgesinde İslâmiyet'e yer verilmiyor. Dinlerarası diyaloğun bizimle bir ilgisi yok" dedi.

Doç. Dr. Mahmut Aydın, Hıristiyanlar'ın, özellikle Katolik ve Protestanların 19. yüzyılda bütün dünyanın Hıristiyanlaşacağına inandığını, 19. yüzyıl bittiğinde hiç de öyle bir hedefe ulaşamadıklarını söyledi. Aydın, bunu gören Katolik Kilisesi'nin kendisine

"Biz nerede yanlış yaptık? Ekonomik güce rağmen neden Hıristiyanlığı yaygınlaştıramadık?"

sorularını sorduğunu ve bu soruların ardından dinlerarası diyaloğun doğduğunu kaydetti.

1962-1965 yılları arasında 2. Vatikan Konsili'nin düzenlendiğini, bu konsilden Müslümanlar ile ilgili olumlu bir karar çıkarma düşüncesi bulunmadığını ifade eden Aydın, "

Bu konsili toplayan Kardinal Bea, Yahudiler ile ilgili olumlu bir rapor hazırlanmasını istedi. Hazreti İsa'yı öldürmekten sorumlu tuttukları ve Nazi soykırımı da dahil eziyet yaptıkları Yahudiler ile aralarında iyi ilişkiler kurma düşüncesi doğdu." diye konuştu.

Hazırlanan rapor alt komisyona gönderildiğinde, İslâm ülkelerinden katılan kardinallerin buna itiraz ettiğini ve bu belgenin kabulünün İsrail'in tanınması anlamında olduğunu belbirterek, bu rapor yüzünden İslâm ülkelerinde faaliyetlerini sürdüremeyeceklerini söylediğini açıklayan Aydın, şu bilgileri verdi:

"Bunun üzerine rapora Müslümanlar ile ilgili bir paragraf ekleniyor. Yalnız bu paragraf İslâmiyet ile değil Müslümanlar ile ilgili. Raporda İslâm kelimesine hiç yer verilmiyor. Ama maalesef Türkiye'de diyalogla ilgili yazanlar, "İslâm ile ilgili şöyle şöyle denildi." diyor.

Hayır, böyle bir şey yok. Raporda; "Müslümanlar iyi insanlar olabilir. Müslümanlar içerisinde ahlaklı, namuslu, dürüst insanlar olabilir. O insanlar kurtuluşa erecekler. Ama onların kurtuluşa ulaşması da sahip oldukları dinden olmayacak. Onların içindeki İsa Mesih aşkından dolayı olacak." deniyor. Yani beni Müslüman birey olarak ele alıyor. İyi eylemlerimin İsa'dan dolayı olduğunu kaydediyor. Bunların İslâm ahlakından kaynaklandığını söylemiyor. Yani son ve hak din olan İslâm'ı reddediyor. Dinlerarası diyalog, Dünya Kiliseler Birliği ve Katolik Kilisesi'nin yürüttüğü faaliyetler zinciridir ve kiliselerin diyalogudur. Bu faaliyetlerin amacı misyonerlik.

Hıristiyanlığın daha iyi tanınıp bilinmesini sağlamaktır. Hıristiyanlık tanınıp bilinemiyorsa, en azından Hıristiyanlığa sempatiyle bakılması amaçlanmaktadır. Amaç budur. Bunun bizimle ilgisi yok."

Kaynak
Vakit Gazetesi.

"Bizler Maymunlarız..." Mustafa Kemal Atatürk..

"Bizler Maymunlarız..." Mustafa Kemal Atatürk..


İnsanlar, süfreler gibi sulardan çıktılar en önce...
İlk ceddimiz balıktır. İşler daha da ilerledikçe o insanlar, primat zümresinden türediler.

Biz maymunlarız; düşüncelerimiz insandır!

M. Kemal Atatürk

(Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk Tarih ve Dil Kurumu Hatırat s.53)

*

Selanik Yahudisi M. Kemal ve ekibinin bir tek amacı vardır; Hile ile idaresini ele geçirdikleri Müslüman Türkleri İslam’dan Uzaklaştırmak...

Bunun için her dönemde, dünyada denk gelebildiği ne kadar sapkın inanç varsa ilan etmiş ve savunmuştur... İlan ettiği bu fikir ve inanışlar birbilerine zıt da olsalar bunu yapmıştır.

Bazen Şâmân, bazen Komünist, bazen de Darwinist... Bazen laik, bazen de demokrat olmuştur.

Hedef bellidir; Türkler ve sair Müslüman kavimler din-iman-ahlak olarak çöksünler ve binbir farklı inanç, fikir ve askiyonla birbirlerine düşsünler ki bu sayıca az Yahudi milleti dünya üzerinde hakimiyet kurup Önce yıktıkları Osmanlı topraklarında İsrail'i kurabilsinler, sonra da Vadedilmiş topraklar da Büyük İsrail'i kurabilsinler...

Ve, Yahudiler kimseyi Yahudi yapmak davasında değillerdir. Onların inanışına göre Yahudi olunmaz yahudi doğulur... Yahudi olmayanlar Yahudilere hizmet etmekle görevli kır hayvanı mesabesindedirler... Yahudiler bunlara karşı akıllarına gelen her şeyi yapmakta özgürdürler....

2011-04-28

Atatürk Dönmeydi. Yahudi Dönmesi. Nam-ı diğer Sabetaycı...

Atatürk Dönmeydi. Yahudi Dönmesi. Nam-ı diğer Sabetaycı...








Avusturya'lı siyasetçiden Masonluk, Türkiye, Atatürk ve Yahudi dönmeleri hakkında net açıklamalar;

Videonun Dökümü;


.. ya da Türkiye’deki Jön Türkler dönemi, Sonucunda Osmanlı sistemine son veren kesinlikle ve kesinlikle hür masonluğun etkisinin bir sonucudur. Bunun yanında bilmeniz gereken Londra ve Paris’in yanında masonların en önemli merkezlerinden birisi İstanbul’dur…


Yani Masonlar bütün yakın doğunun ve Arap bölgesinin merkezini İstanbul’a yerleştirmiştir. Kemal Atatürk, eski adıyla Kemal Paşa, kendisi bir Masondu…

Ayrıca anne tarafının çok ilginç bir kökeni var. Masonlukla yakından alakası olmasa da bunu aktarmak isterim, Jön Türkler sadece masonların etkisi altında değildi. Dönme olarak adlandırılan dönme (Sabetaycı) ailelerinin etkisi de yüksekti.


Bu dönme aileleri sultan tarafından Yahudiliği bırakıp zorla İslam’ı kabul etseler de ama aslında onlara dışa ibadethane gibi gözüken yerlerde kendi dinlerini ve İbranice kültlerini yaşamaya izin vermişlerdi. Yani eski İspanya’daki Maranlara benzer bir durum. Ama bu durum sultan tarafından resmen tolere edilmişti.



Merkezi Selanik ve Balkanlar olan bu dönme(sabetaycı) aileleri masonluk üzerinde Jön Türklerin devriminde ve devrimden sonra yirminci yüzyılın Türkiye’sinde siyasete inanılmaz etkileri vardı. Türk laikliğinin temeli masonların bu etkisine dayanmaktadır.

Kurtuluş Savaşı Bir İslami Cihad Hareketiydi / Mehmet Şevket Eygi




Kurtuluş Savaşı Bir İslami Cihad Hareketiydi, ilk kabinede şeriat işleri bakanlığı vardı... Müslümanların halife seçmesinin engellenmesi insan hakları ihlalidir..

Hadis Ayıklama Fırkası - Dinimiz içten yıkılmak isteniyor

Hadis Ayıklama Fırkası - Dinimiz içten yıkılmak isteniyor

Gelecekte ilm-i kelam alimleri yazacak, birkaç yıldan beri Türkiye'de "Hadis Ayıklama Fırkası" adını verebileceğimiz bozuk bir bid'at fırkası zuhur etmiştir.

Bu fırkanın ABD ve AB tarafından desteklendiğini sanıyorum.

Gayeleri şudur:

Resulullah'ın (salat ve selam olsun ona) on binlerce hadisini, yeni ölçülere ve kıstaslara (kriterlere) göre incelemek ve bunlardan istenilmeyenleri ayıklamak.

Bilindiği gibi Haçlı ve Siyonist dünya İslam'ın bazı inanç, hüküm ve değerlerinden son derece rahatsızdır ve bunların yürürlükten/tedavülden kaldırılmasını istemektedir.

Onlar neler istiyor:

1. Zinanın suç sayılmamasını istiyor.

2. Ailede mutlak şekilde kadın erkek eşitliği istiyor.

3. Din ile dünyanın, ruhani ile dünyevinin ayrılmasını, dinin sadece bir vicdan işi olmasını istiyor.

4. Cihad fi sebilillah (Allah yolunda cihad) istemiyor.

5. Geleneksel gerçek ve otantik İslam'ın "Allah katında tek geçerli ve hak din İslam'dır" inancının kaldırılmasını, onun yerine "Üç ibrahimi din vardır. Yahudilik ve Hıristiyanlık da haktır ve onların bağlıları da ehl-i necat ve ehl-i Cennet'tir" bozuk inancının koyulmasını istiyor.

6. İslam dünyasında dinde reform, dinde yenilik, dinde değişim yapılmasını istiyor.

7. Kur'an, Sünnet ve Şeriat'taki binlerce hükmün tarihsel olduğunun ve bugün geçerli olmadıklarının kabulünü istiyor.

8. Kur'an'ın yeniden AB kriterlerine göre yorumlanmasını istiyor.

9. Hadislerin gözden geçirilip ayıklanmasını istiyor.

10. Ilımlı bir İslam istiyor.

11. Sulandırılmış evcil bir İslam istiyor.

12. Müslümanların din konusunda onlarca büyük, yüzlerce küçük fırkaya ayrılıp birbirleriyle amansızca tartışmalarını, çekişip tepişmelerini istiyor.

13. BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ile İslam ülkelerinin parçalanmalarını ve Müslüman dünyasındaki balkanlaşmanın daha da ileriye götürülmesini istiyor.

İşte hadis ayıklamaları faaliyeti bu cümledendir.

Bu işi bedavaya, "Allah rızası" için mi yapılmaktadır?.. Duyduğuma göre bu konuda büyük paralar harcanmakta, birtakım ayıklayıcılara yüklü telif ücretleri ödenmekteymiş.

Peki, Allaha, Resulüne, Kur'ana, Sünnete, Şeriata bağlı ihlaslı, şuurlu, uyanık Müslümanlar bu ayıklama fırkası karşısında ne yapacaklardır?

Birinci olarak buna karşı çıkacaklardır.

Dinde reform, dinde değişim, dinde yenilik akımlarına muhalif olacaklardır.

ABD'nin, AB'nin, İsrail'in, Siyonizmin, Papalığın, Evangelistlerin ve diğer İslam karşıtı güçlerin, Müslümanların din işlerine burunlarını sokmamasını isteyecektir.

Bir soru: Hadis çalışmaları ve araştırmaları yapılmasın mı?

Böyle bir şey diyen yok... Yapılsın ama bu iş, İslam'ı bozmak, dinimizi tahrif etmek isteyenlerin şeytani destek ve teşvikleri ile yapılmasın.

Bendeniz bir Ehl-i Sünnet ve Cemaat müslümanı olarak üniversite seviyesinde "Darü'l-Hadisler" bile açılmasını isterim. Lakin bunların başında ve kadrolarında gerçek icazetli ulema, fukaha ve muhaddisler olmasını da temel şart olarak ileri sürerim.

Nasıl ulema ve fukaha?

Merhum Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi...

Merhum Düzceli Muhammed Zahid el-Kevseri...

Merhum Yusuf İsmail en-Nebhani...

Merhum Mekke Şafii Reisüluleması Ahmed Zeyni Dahlan...

Ve bunlar gibi saf İslam'ı bilen ve savunan icazetli gerçek ulema.

Hadislerin incelenmesi ve araştırılması mezhepsiz, reformcu, telfik-i mezahib isteyen ilahiyatçılara verilemez. Onlar hadis incelemesi ve araştırması yapmazlar, "ayıklaması" yaparlar.

Müslüman kardeşlerimi uyarıyorum... İslamdaki bütün yenilik, değişim ve reform hareketlerine karşı çıkınız. Amerikalılar, Avrupalılar, oryantalistler din işlerimize burunlarını sokmasınlar. Sinsi planlar yapmasınlar.

Müslümanları şu konuda da uyarıyorum: Reformcuların, ayıklamacıların, mezhepsizlerin, Fazlurrahmancıların bazısı açık çalışıyor. Bir kısmı ise taqiyye yapıyor. Bu ikincilerden çok korkunuz ve sakınınız.

Dinimiz içten yıkılmak isteniyor.

Emperyalistlere, sömürgecilere, Siyonistlere, Haçlılara zarar vermeyecek evcil bir İslam türetilmek isteniyor.

1924'te Hilafet-i Muazzama-i İslamiyeyi yıktılar ve o günden beri İslam dünyası başsız, otoritesiz, hiyerarşisiz kaldı.

(İngilizce bilen muhterem okuyucularımdan /khilafah.com/ sitesini fikir edinmek için tedkik buyurmalarını rica ederim.

Mehmet Şevket Eygi
26 Nisan 2011

Mecelle'nin Üstünlüğü

Mecelle'nin Üstünlüğü


Mecelle bir şaheser olup, Avrupalı hukukçular da takdirlerini ifâde etmişlerdir. Ahmed Cevdet Paşa bu hususda şöyle der:

“Avrupa kıt’asında en evvel tedvin olunan kanunnâme, Roma kânûnnâmesidir ki, Kostantiniyye (İstanbul) şehrinde bir cemiyet tarafından tertib ve tedvin olunmuştu. Avrupa kanunnâmelerinin esâsıdır. Fakat Mecelle-i Ahkâm-i Adliyye’ye benzemez. Aralarında pek çok fark vardır. Çünkü o, beş-altı kânun bilen kişi tarafından yapılmıştı. Bu ise, İslâm hukukunu bilen, fıkıh âlimi olan zâtların marifetiyle, Allahü teâlânın koymuş olduğu yüce İslâm dîninden alınmıştır. Avrupa hukukçularından olan ve bu defa Mecelle’yi mütalaa ve Roma kanunlarıyla mukayese eden ve her ikisine de sâdece birer insan eseri nazarıyla bakan bir zât dedi ki: “Dünyâda, ilmî bir cemiyet vasıtasıyla iki defa kânun yapıldı. İkisi de İstanbul’da oldu. İkincisi tertibi, düzeni ve içindeki mes’elelerin hüsn-i temsil ve irtibatı dolayısı ile evvelkinden çok üstün ve müreccâhtır (tercih olunur). Aralarındaki fark da insanın o asırdan bu asra kadar medeniyet âleminde kaç adım atmış olduğuna bir ölçüdür.”

İslam Medeni Hukuku; Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye

İslam Medeni Hukuku; Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye

Tanzîmâtın ilânından sonra, medenî hukuk sahasında, Hanefî mezhebinin muamelâta (alış veriş, şirketler, hîbe v.b.) âid hükümlerinin maddeler hâlinde tertibinden meydana gelen kânunlar veya bu kânunları ihtiva eden mecmua. Asıl adı Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye olan ve İslâm hukukunun bir kısmını ihtiva eden Mecelle’nin; yeni bir kânun tekniği, veciz bir şekilde hazırlanmış olması ve ihtiyâçlara cevap vermekteki pratikliği en mühim husûsiyetlerindendir. Mecelle, her müslümanın bilmesi lâzım gelen biri fıkhın târîfi, doksan dokuzu kavâid-i külliye (genel hükümler) olmak üzere yüz maddelik bir mukaddime (önsöz-giriş) dâhil, on altı kitâbdan meydana gelir. Tamâmı birbirini tâkib eden 1851 madde olup, 1877 yılında Abdulhamîd Han zamanında tatbik edilmeye başlanmış, 1926’da yürürlükten kaldırılmıştır. 


Osmanlı Devleti’nde, Mecelle’den önce medenî hukuk sahasında olduğu gibi, diğer sahalarda da müracaat kaynağı; İslâm hukuku (fıkıh) kitapları ile bunlara uygun olarak verilen fetvaları toplayan kitaplar ve bunların ışığı altında, şeyhülislâmın tasdîki alınarak çıkarılan kanunnâmelerdi (Bkz. Hukuk ve Kânûnnâme)
Osmanlı Devleti sınırları içinde müslümanlarla gayr-i müslimler arasındaki dâvalar, on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğine kadar, İslâm hukukuna göre hüküm veren şer’î mahkemelerde görülüyordu. Ancak din bilgileri ile millî his, düşünce ve meziyetlerden mahrum olan Mustafa Reşîd Paşa; Devlet-i aliyye’nin selâmetini, batılı devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç ve dış işlerine müşterek olarak müdâhale etmelerinde görüyordu. Bu sebeble 1838’de İngilizlerle, Osmanlı sanayi ve ticâret hayatına ağır darbe vuran Baltalimam andlaşmasını imzaladı. Bir sene sonra da (1839), iyi niyetli fakat tecrübesiz bir pâdişâh olan Abdülmecîd Han’ı aldatarak, tamamen Avrupa’nın istekleri istikâmetinde Tanzîmât fermanını ilân ettirdi. Bu ferman ile geniş haklar elde eden gayr-i Müslimler ve Osmanlı ülkesine ticâret için gelen ecnebiler müslümanlarla, aralarındaki dâvaların kendi mahkemelerinde görülmesini istemeye başladılar. Ayrıca, Tanzîmât fermanının getirdiği batılılaşma düşüncesi neticesinde, Avrupa’nın bilhassa Fransa’nın ticâret kânunları alınmaya başlandı. Alınacak bu kânunların uygulanacakları şer’î mahkemelerden ayrı olarak, önce ticâret, sonra Nizamiye mahkemeleri kuruldu.
Bu mahkemelerde kânun ve nizâmların tatbîki sırasında bâzı zorluklar ortaya çıktı. Mahkemede tatbik edilen, medenî hukuka dayanan ticâret kânunları, Roma hukukunu esas alan Avrupa kânunları idi. Medenî hukuk ise, İslâm hukukuna dayanıyordu. Bu bakımdan, kaynak itibariyle, birbirinden tamamen ayrı oldukları için iki hukuk arasında uyum sağlanamıyordu. Ayrıca ticâret, temyiz ve nizamiye mahkemelerinde çalışan hâkimler de yalnız Avrupa kânunlarını öğrendiklerinden, ana hukuku teşkil eden İslâm hukukuna başvurarak mes’eleleri halledemiyorlardı.
Bu durum karşısında özellikle bu mahkemelerdeki hâkimlerin faydalanacağı bir medenî kânuna ihtiyâç duyuldu. Zâten Tanzîmât’tan sonra hukuk sahasındaki düzenlemelerde, medenî kânun mevzûu mühim bir mes’ele olarak ortaya çıkmıştı. Avrupa kültürü te’sirinde kalan bir kısım devlet adamları bu mahkemelerde Avrupa, bilhassa Fransa medenî kânunlarının uygulanmasına tarafdâr idiler. Hâlbuki bu kânunlar; batı insanının, aile, cemiyet, iktisâd ve siyâset anlayışının birer aynası durumunda olduğundan, Osmanlı cemiyetinin yapısına ters düşüyordu. Cevdet Paşa’ya göre, bir milletin temel kânunlarını böyle değiştirmek o milleti imha etmek (yok etmek) demekti. Netîcede devrin âlimleri böyle bir teşebbüsün karşısına çıktılar.
Bunun üzerine, Vekiller arasında medenî kânun ihtiyâcını karşılamak için 1855 (H. 1272) senesi başlangıcında fıkıh ilminin muamelât kısmına dâir, Metn-i metîn ismiyle bir kitap yazılmasına karar verildi. Rüşdî Molla Efendi’nin başkanlığında, aralarında Ahmed Cevdet Paşa’nın da bulunduğu devrin ileri gelen âlimlerinden teşekkül eden bir hey’et çalışmaya başladı. Alış-veriş bahsini Kitâb-ul-büyû’u hülâsa olarak hazırladı ise de, Metn-i metîn tamamlanmadan cemiyet dağıldı.
Bilâhare 1867 yılında İngiltere, Avusturya, Fransa ve Rusya o zamana kadar yapılanları yetersiz bulduğundan, şer’î mahkemeler dışında kurulan mahkemelerin ve buralarda tatbik edilecek kânun yapma çalışmalarının daha da geliştirilip, genişletilmesi için son haddine varan tazyiklerde bulundular. Yeni yapılacak kânun mevzuunda iki görüş ortaya çrktı. Birisi; Batı kültürü ve hukukunu benimseyen Âlî, Fuâd, Ticâret nâzırı (bakanı) Kabûlî ve Midhat paşaların müdâfaa ettiği görüş; o zamanlar pek çok devletin hukukuna te’sir eden Fransız medenî kânununun alınmasıydı. İstanbul’daki Fransız elçisi Marqui de Mousteir, Âlî Paşa’nın yakın arkadaşı olup, Fransız Code civil’i (medenî hukuku) hakkında malûmat vererek onların bu mevzuda fikirlerini destekliyordu. Aslında onlara bu fikri veren ve müdâfaa ettiren de Marqui de Mousteir idi. Bunların karşısında, kendilerinin de ilmini takdir ettikleri hatta Alî Paşa’ya ders vermiş olan meşhur hukukçu ve tarihçi, zamanın Adliye nâzırı Ahmed Cevdet Paşa ve beraberindekiler bulunuyordu. Onlara göre, hukukun en mühim unsurlarından olan Medenî kânunu, hıristiyan bir ülkeden almak mahzurluydu. Bunlara müslüman halkın uyabilmesi çok zordu. Bu sebeple İslâm medenî kaidelerinin sistemli bir şekilde bir araya toplanması kâfi idi. Hazırlanacak eser, müslümanlar için dînin hükmü, müslüman olmayanlar için ise kânun hükmünde olacaktı. Nihayet iki fikirden birisini tercih maksadıyla, bir kısım vekillerin de iştiraki ile, husûsî bir komisyon kuruldu ve iki taraf dinlendi. Uzun süren münazaralardan sonra, Ahmed Cevdet Paşa gurubunun görüşü uygun bulundu. Ahmed Cevdet Paşa başkanlığında bir komisyon kuruldu. Hanefî mezhebinden alınacak en uygun hükümleri ihtiva edecek bir kitap hazırlamak üzere 1868 yılında Mecelle Cemiyeti adlı resmî bir kurul meydana getirildi. Zaman zaman geçici vazifelerle ayrılmakla beraber, cemiyetin başkanlığını Ahmed Cevdet Paşa yaptı. Mecelle’nin bütün kitablarının hazırlanmasında ifâde kuvveti ve üslûb güzelliğinde Cevdet Paşa’nın rolü büyükdür.
Mecelle cemiyeti tutanağında Cevdet Paşa, şöyle der: “Fıkıh ilminden asrın ihtiyâçlarına göre her gün ortaya çıkan hâdiselere tatbîki yetebilecek bir eserin vücûda getirilmesi işi, âcizlerine havale buyrulmuş olduğundan, irâde gereğince Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliye dâiresinde toplanılarak, fıkhın muamelât kısmından vukuu çok olan ve asrın muamelelerine göre gereği açık olan maddeler konusunda büyük Hanefî hukukçularının muteber söz ve reyleri toplanarak çeşitli kitaplara ayrılmak ve Ahkâm-ı adliyeye verilmek üzere bir Mecelle hazırlanmıştır.”
Mecelle cemiyetinin diğer azaları şunlardır:
1- Ahmed Hilmi Efendi: Mecelle’nin bütün kitaplarının hazırlanışına iştirak etmiştir. Kastamonulu olup, tahsilini İstanbul’da yapmıştır. Fıkıh ilminde mütehassıs idi. 1888 yılında vefât etmiş olup, Fâtih türbesi hazîresinde medfûndur.
2- Seyfeddîn İsmâil Efendi: Mecelle cemiyeti çalışmalarının tamâmında bulunmuştur. Harputludur. Ahmed Cevdet Paşa’nın ders arkadaşı idi. Müderrislik ve kazaskerlik payesini kazandı. 1882’de İstanbul’da vefât etti. Kabri Haydarpaşa’dadır.
3- Filibeli Halîl Efendi: Ailesi aslen Bursa’lı olup, Filibe’ye göç etmeleri üzerine o da burada doğdu. Zamanın sayılı âlimlerinden idi. Huzur derslerine iştirak etmiş, sultan Abdülmecîd Han’ın teveccühünü kazanarak saray hocalığı yapmıştır.
4- Şirvânîzâde Ahmed Hulûsî Efendi: Amasya’da doğdu. Mecelle’nin on üçüncü kitabının hazırlanmasında büyük emeği geçti. Galata kâdılığı yaptı. Anadolu kazaskerliği payesini kazandı. 1899’da Amasya’da vefât etti.
5- Kara Halîl Efendi: O zaman Amasya’ya bağlı Mecitözü kazasında doğdu. Konya’da meşhur Vidinli Mustafa Efendi ile Abdurrahmân Efendi’nin derslerinde bulunarak icazet aldı. Fetvâ eminliği yaptı, önce, İstanbul kâdılığı, sonra da Anadolu kazaskerliği payesini kazandı. Osmanlı Devleti’nin 114’üncü ve sultan ikinci Abdülhamîd Han’ın ilk şeyhülislâmı idi. 1880’de İstanbul’da vefât etti. Fâtih Câmii avlusunda medfûndur.
6- Ahmed Hâlid Efendi: İstanbul’da doğdu. 117’nci şeyhülislâm Mehmed Cemâleddîn Efendi’nin babasıdır. Mecelle’nin dokuz kitabında imzası vardır. İstanbul kâdısı oldu. Anadolu kazaskeri payesini kazandı. 1882’de vefât etti. Fâtih Câmii avlusunda medfûndur.
7- Alâaddîn Efendi (İbn-i Âbidînzâde): Hanefî mezhebinde büyük fıkıh âlimi Seyyid İbn-i Âbidîn hazretlerinin oğludur. Şam’da doğdu. Tahsîlini orada tamamlayıp, İstanbul’a geldi. 1868 senesinde Mecelle cemiyeti azâlığına tâyin edildi. Mecelle’nin ilk beş kitabının tedvinine iştirak etti.
8- Ömer Hilmi Efendi: İstanbul’da doğdu. Fetvahane eminliğine tâyin edildi. Çeşitli ilmî rütbeleri kazanarak, hukuk mekteblerinde Mecelle ve İslâm hukuku ile ilgili dersler verdi. Temyiz mahkemesi reîsi iken vefât etti (1889). Ömer Hilmi Efendi, Mecelle’nin son dört kitabının hazırlanmasında emeği geçmiş ve kendisinden çok istifâde edilmiştir.
9- Muhammed Emin Efendi (Bağdâdlı): Bağdâd’da doğdu. Tahsîlini Bağdâd’da tamamladı ve orada müftî oldu. 1867’de İstanbul’a tâyin olundu. Mecelle azâlığına seçildi, ilk kitaptan îtibâren Mecelle’nin dört kitabının hazırlanmasında vazife gördü. 1891’de İstanbul’da vefât etti.
10- Ömer Hulûsî Efendi (Gerdan-Kıran): Gümüşhânelidir. Tahsîlini ikmâlden sonra müderrislik yaptı. Şehzâdelere hocalık yaptı. İstanbul kâdısı oldu. Anadolu ve Rumeli kazaskerliği payelerini kazandı. Mecelle hey’etine seçildi. Mecelle’nin beşinci kitabından itibaren dört kitabın meydana getirilmesinde bîlfiîl çalıştı. Bir ara Cevdet Paşa reislikten uzaklaştırıldığında, cemiyete reislik etti.
11- Yûnus Vehbi Efendi: İstanbul’da doğdu. Tahsîlini ikmâlden sonra, Isparta kâdısı oldu. Mecelle komisyonuna seçildi.
12- Abdüssettâr Efendi: Kırımlıdır. Müderris olarak tedris hayâtına atıldı. Hukuk mektebinde müderrislik yaptı. Fıkıh sahasında derin bilgisi vardı.
13- Abdüllatîf Şükrü Efendi: Mecelle’nin 6, 7 ve 8. kitaplarının hazırlanmasında vazîfe gördü.
14- Îsâ Ruhî Efendi: Şirvan’da doğdu. Tahsîlini tamamlayıp Meclis-i tedkîkât-ı şer’iyye âzâlığına tâyin olundu. Mecelle cemiyetinde vazîfe alarak Mecelle’nin beşinci kitabı olan Kitâb-ür-Rehn’in hazırlanmasında vazîfe gördü. İstanbul’da vefât etti.
1885 târihinden itibaren, fetva emîni Muhammed Nûrî Efendi, Meclis-i maârif reisi Ali Haydar Efendi, Meclis-i tahkikat âzasından El-Hac Muhammed Efendi, Sadreyn müsteşarı Abdullah Şâkir Efendi de, yeni üye olarak cemiyetin çalışmalarına iştirak etmişlerdir.
Mecelle hey’eti muayyen günlerde toplanır, yazılacak mevzûların tertib ve tahrîri görüşülerek, kaleme alınmak üzere içlerinden birine havale olunurdu. Karar yazıldıktan sonra da tekrar kısım kısım maddeler üzerinde bir daha görüşülür, sonra kabul olunan şekilde tesbit olunur ve her madde yazılış bakımından, reis Cevdet Paşa’nın tashîhinden geçerdi.
Her kitap hazırlandıkça eshâb-ı mucibe (gerekçe) mazbatasıyla (tutanağıyla) meclis-i vükelâya (vekiller meclisi) takdîm olunur, meclis-i vükelâ da iyice müzâkereden sonra bâzı mühim maddelerin esbâb-ı mûcibesi gösterilerek arz tezkeresiyle (yazısıyla) hilâfet makamına takdîm edilirdi. “Mucibince (gereğince) amel oluna” irâdesi çıktıktan sonra mâbeyn-i hümâyûn (saray) baş kâtipliğinden çıkan irâde, sadrâzamlık makamına tebliğ edilirdi.
Mecelle’nin kitapları muhtelif târihlerde, ayrı ayrı neşredilerek yürürlüğe konmuştur. Mukaddime ile bey ve şirâ (alış-veriş) mevzuunu ihtiva eden ilk kitabı 1870’de, on altıncı ve sonuncusu olan kaza kitabı da 1877’de neşredilmiştir.
On altı kitabın isimleri ve içerisindeki madde mikdârı şöyledir:
1- Kitâb-ul-büyû’ (alış-verişle ilgili hükümler): Bir mukaddime ile yedi bâbdan teşekkül eder.
2- Kitâb-ul-İcâre (Kira ile ilgili hükümler): Bu mukaddime, sekiz babı ihtiva eder. Altı yüz onbirinci maddeye kadardır.
3- Kitâb-ul-Kefâle (Kefalet ile ilgili hükümler): Bir mukaddime ile üç bâbdan meydana gelir. Altı yüz yetmiş ikinci maddeye kadardır.
4- Kitâb-ul-Havale (Havale ile ilgili hükümler): Bir mukaddime, iki bâbtır. Yedi yüzüncü maddeye kadardır.
5- Kitâb-ür-Rehn ve Kitâb-ül-Vedîa (Rehin ve vedîa ile ilgili hükümler): Bir mukaddime ile dört bâbtır. Yedi yüz altmışbirinci maddeye kadardır.
6- Kitâb-ül-Emânât (Emânet ile ilgili hükümler): Bir mukaddime ile üç bâbtır. Sekiz yüz otuzikinci maddeye kadardır.
7- Kitâb-ül-Hîbe (Bağışlama ile ilgili hükümler): Bir mukaddime ile iki bâbtır. Sekizyüz seksen ikinci maddeye kadardır.
8- Kitâb-ül-Gasb vel-İtlâf (Başkasının malına el koyma ve ziyân etme ile ilgili hükümler): Bir mukaddime ile iki bâb’a taksim olunmuştur. Dokuz yüz kırkıncı maddeye kadardır.
9- Kitâb-ul-Hacr vel-ikrâh veş-Şufa (Tasarrufdan men, icrah ve şuf’a ile ilgili hükümler): Bir mukaddime ile üç babı ihtiva eder. Bin kırk dördüncü maddeye kadardır.
10- Kitâb-üş-Şirket (Ortaklıklarla ilgili hükümler): Bir mukaddime ile sekiz bâbtır. Bindört yüz kırk sekizinci maddeye kadardır,
11- Kitâb-ül-Vekâle (Vekâletle ilgili hükümler): Bin beş yüz otuzuncu maddeye kadardır.
12- Kitâb-üs-Sulh vel-İbrâ (Sulh ve ibra ile ilgili hükümler): Bin beş yüz yetmiş birinci maddeye kadardır.
13- Kitâb-ül-İkrâr (İkrarla ilgili hükümler): Diğer kitaplarda mevcûd olan mukaddime kısmıbu kitapta yoktur. Dört bâb üzerine tedvîn edilmiştir. Bin altı yüzon ikinci maddeye kadardır.
14- Kitâb-üd-Da’vâ (Dâva açma ve dâvaların görülmesi ile ilgili hükümler): Bir mukaddime ve iki bâbtır. Bin altı yüz yetmişbeşinci maddeye kadardır.
15- Kitâb-ul-Beyyinât vet-Tahlîf (Deliller ve yeminle ilgili hükümler): Bir mukaddime ile dört bâbtır. Bin yedi yüz seksen üçüncü maddeye kadardır.
16- Kitâb-ül-Kazâ (Hüküm verme ile ilgili hükümler): Bir mukaddime ile dört babı ihtiva eder. Bin sekiz yüz elli birinci maddeye kadardır.
Görüldüğü gibi Mecelle’de mevzular, kitab başlığı altında toplanmıştır. Her kitab ile alâkalı ıstılahlar (terimler) o kitabın mukaddimesi (girişi) olarak verilmiş, sonra bu kitaplar, mevzuları içerisindeki farklılıklara göre bâblara, bâblar da fasıl denen kısımlara ayrılmıştır. Bir kitabda yeri geldikçe yakın alâka ve irtibatından dolayı başka kitabın mevzûundan bahsedilmiştir. Bu, tertip bakımından bir kusur değildir. Nitekim fıkıh kitaplarında ve bugünkü kânûnî mevzûâtda da durum böyledir. Kitaplardaki hükümler maddeler hâlinde sıralanmış, bâzı maddeler, fetva kitaplarından misâl olarak alınan mes’elelerle îzâh edilmiştir.
Mecelle’de kazuistik (mes’eleci) bir metod tâkib edilmiştir. Bu sebeble mes’eleler ayrı ayrı ve teferruatlı bir şekilde tanzim edilmiş, her mes’eleye göre ayrı ayrı kaideler ihtiva eden kânunlar hazırlanmıştır. Mecelle’nin bu metodla hazırlanmasında kaynaklık eden fıkıh kitaplarının da aynı tarzda hazırlanışı yanında, kaidelerin mes’elelere tatbik edilmiş olarak ortaya konması ve tatbîk edici mevkiindeki hâkimlere kolaylık olması gayesinin güdülmesi de rol oynamıştır.
Bütün bunların yanında Mecelle’ye muhteva olarak bakıldığında ekseriyetinin borçlar hukuku ile az bir kısmın eşya ve kaza (yargılama) hukukuna âid olduğu görülür. Mecelle cemiyeti tarafından hazırlanan mazbatada (tutanakda) da ifâde edildiği gibi, Mecelle’nin hazırlanmasında birinci derecede maksad; gelişen ticarî muamelelerle, ortaya çıkan problemleri hâlletmek, şer’î mahkemelerden çok, Nizamiye mahkemelerindeki hâkimlerin işlerini kolaylaştırmak, mümkün olduğu kadar İslâm hukukuna uymalarını te’min etmek olduğundan; fıkıh ilminin sâdece muamelât kısmı (kısmen borçlar, aynî haklar, şahsın hukuku ve usûl) tedvin edilerek (derlenip, toparlanarak) modern mânâda medenî hukuk tâbirinin ihtiva ettiği, aile, mîrâs ve diğer mevzuat ile ilgili mes’eleler, İslâm hukukuna göre dâvalara bakan şer’î mahkemelerde görüldüğünden bu mevzuların Mecelle’ye dâhil edilmesine lüzum görülmedi. Fakat sonraki târihlerde bu mevzuat üzerinde de çalışma yapıldı.
Mecelle cemiyeti, on altıncı kitabdan sonra, Mecelle’nin ikmâli ve lüzumlu değişiklikler ve izâhların konması mânâsında tâdiller yapmıştır. Bu suretle Mecelle cemiyeti, Mecelle ile ilgili çalışmasını 1888’e kadar devam ettirmiştir.
Mecelle cemiyeti bundan sonra hukuk mahkemesi usûlüne dâir 157 maddelik bir kânun lâyihası hazırladı ve Şûrâ-yı devlete takdîm etti. Fakat Şûrâ-yı devlet, müzâkere sırasında, Fransa ceza muhakeme usûlünü esas alarak değişiklikler yaptığı için, Mecelle cemiyeti bunu kabul etmedi. Harb sebebiyle Meclis-i meb’ûsân da çalışamadığından bu lâyiha kânunlaşamadı.
Bu sırada Mecelle cemiyetinin çalışmaları yavaşladı. Nitekim İkinci Abdülhamîd, Ahmed Cevdet Paşa’dan ne ile meşgul olduklarını sorduğunda, cemiyetin önceki çalışmalarından bahsettikten sonra, hâlen haftada bir toplandıklarını arz edince, Sultan, cemiyetin ihtiyâç hâsıl olduğunda tekrar toplanabileceğini ifâde ile kapattı (1889).
Daha sonra, Mecelle aile kânununa yer vermediği için, duyulan ihtiyâç üzerine 1917’de yine İslâm hukukuna göre 157 maddelik bir Hukûk-ı Aile Kararnamesi çıkarılmışsa da, 1919’da yürürlükten kaldırılmıştır.
1921’de yine, Mecelle’ye, lüzumlu görülen ilâve tadilât yapmak üzere bir Mecelle ta’dîl komisyonu kuruldu. Komisyonun ilâve ettiği maddeler arasında; “îcâb ve kabul, telefon ve telgrafla dahî olur” gibi yeni maddeleri vardır.
Bundan sonra 1923’de Ahkâm-ı şahsiyye ve aynı yılda kurulan Usûl-i muhâkemât, ikmâl ve Kânûn-ı medenî, Ukûd ve Vâcibât komisyonları Mecelle üzerindeki çalışmalarını devam ettirdi.
1926’da bâzı değişikliklerle tamamen tercüme ettirilen İsviçre medenî kânunu ile bu kânun içinde yer alan borçlar hukuku kabul edilip, yürürlüğe girdi. Böylece 57 seneden beri tatbik edilen Mecelle, tatbikat kânununun; “Kânûn-ı medeniyye borçlar kânununa muhalif olan ahkâm ile Mecelle mülgadır” diyen 43. maddesiyle mer’iyyetten kaldırılmış oldu. Bununla yalnız Mecelle değil, İslâm hukukunun kaldırıldığı îlân edilmiş oldu.
Mecelle ilk kitabının mer’iyyete giriş senesi olan 1869 (H. 1286)’dan itibaren o târihte Osmanlıya bağlı Mısır, Hicaz, Suriye, Ürdün, Lübnan, Kıbrıs ve Filistin’de tatbik olunmaya başladı. Hattâ Bulgaristan emareti teşekkül ederken Mecelle’yi kendi lisanlarına tercüme ederek kânunlarına esas kabul etmişlerdir. Ürdün’de 64 sayılı Muhâkemât-ı hukûkiyye kânunu ve 1928’de yapılan bâzı tadilâta rağmen Mecelle hükümleri mer’iyyette kalmıştır. Pek çok tadilâta rağmen, Irak’da Mecelle’nin izlerine rastlanır. Bilhassa İsrail, Mecelle’nin tatbîkâtına Osmanlı hâkimiyetinde iken başlamış, 1922 senesine kadar devam etmiştir. Daha sonra İngilizler burayı işgal etmişler, fakat Mecelle’yi yürürlükteki kendi hukukî mevzuatları ile karışık olarak tatbike devam etmişlerdir. Hattâ İsrail müstakil idareye kavuştuktan sonra da Mecelle’yi yürürlükten kaldırmamıştır. Bugün Mecelle’nin te’siri müslüman devletlerden daha çok, İsrail’de görülür. İsrail Devleti tarafından hazırlanan kitabın giriş kısmında bugünkü İsrail hukukçularının Osmanlı hukuk sistemini bilhassa Mecelle’yi iyi bilmeleri îcâbettiği ve bunların bir çok dâva ve mes’elelerde müracaat olunacak hükümler taşıdığı ifâde edilmektedir. Yine 1965’de hazırlanan İsrail ceza kânununda da Mecelle hükümleri kendisini hissettirmektedir. Ayrıca İsrail aynî haklar kânununun pek çok hükümlerinin de Mecelle ahkâmını ihtiva ettiği bilinmektedir.
Lübnan 1932, Mısır ve Suriye 1949, Irak ise 1953 yılında Mecelle’yi sâdece mer’iyyetten kaldırmalarına rağmen, yeniden tedvîn ettikleri mevzuatta, Mecellenin izlerini tamamen silememişlerdir.
Hattâ 1951’de Ürdün’de aile hukuku ve 1953 senesinde Suriye’de şahsî hukuk, Osmanlı aile hukukunun yerini alıncaya kadar yalnız Mecelle değil, diğer bir kısım Osmanlı hukuku mevzuatı da mer’iyyette (yürürlükte) idi.
Mecelle’ye muhtasar (kısa, öz) ve mufassal (geniş) çeşitli dillerde şerhler yazılmıştır. Bunlardan bâzıları şunlardır:
1- Dürer-ül-Hukkâm Şerhu Mecellet-ü-Ahkâm: Bu şerh, Temyiz mahkemesi reîsi, fetva emini, İstanbul Hukuk Fakültesi Mecelle hocası ve adlîye vekîli Ali Haydar Efendi tarafından yazılmıştır. Mecelle şerhleri içinde en meşhuru ve en genişidir. Dört cild olan eser, Arapça’ya da tercüme edilmiştir.
2- Rûhu Mecelle: Musul vâlisi Hacı Reşîd Paşa’nın sekiz cild olarak tâb olunmuş kıymetli bir şerhidir.
3- Mir’ât-ı Mecelle: Kayseri müftîsi ve fıkıh âlimi Mes’ûd Efendi tarafından Arapça olarak yazılmıştır. Mecelle’nin kaynakları hakkında yazılmış kitapların en genişidir.
4- Şerh-ul-Mecelle: Lübnanlı Salim İbn Rüstem Baz tarafından Arapça olarak te’lif edilmiştir.
5- Mecelle-i Ahkâm-ı Adlîye şerhi: H. M. Ziyâeddîn Türkzâde tarafından yazılmış geniş bir şerhtir.
6- Evkâf-ı Hümâyûn İdare Meclisi reisi Kuyucaklızâde Mehmed Atıf Bey tarafından başlanılan Mecelle Şerhi, şarihin vefâtı üzerine tamamlanamamış ve Kitâb-üş-Şirket’te kalmıştır. Eksik olmasına rağmen Mecelle şerhleri içinde meşhurdur.
7- Tatbîkât-ı Mecelle: Mansûrizâde Mehmed Sa’îd Bey tarafından te’lif edilmiştir.
8- G. Sinapran’ın Fransızca olarak kaleme aldığı Code Civil Ottoman isimli eseri de Mecelle şerhlerindendir.
Bunları okuyan garb bilginleri, İslâm hukukuna ve İslâm dînindeki sosyal bilgilerin inceliğine ve çokluğuna hayran kalmaktadırlar. Ayrıca Mecelle’nin İngilizce tercümesi de vardır.

Seyyid Kutup Alim Değildir.. O'nun da üstadı Mason Abduh'du...

Seyyid Kutup Alim Değildir.. O'nun da üstadı Mason Abduh'du...
SUAL : Seyyid Kutub kimdir, bazı eserlerlerde sapık fikirleri ve hatta mezhepsiz olduğu ve idam edilmeden önce bu fikirlerinden tevbe ettiği, lakin eserlerinin insanları zehirlediği belirtiliyor? Bu konuda ayrıntılı bir malumat verir misiniz?

EL-CEVAB: Seyyid Kutub l903 ‘de Mısır’ın Said bölgesi köyünde doğdu.Ailenin ikinci çocuğu idi.... Birincisi Hamide Kutub, ikincisi kendisi, üçüncüsü Emine Kutub ve dürdüncüsü Muhammed Kutub.İlk okuldan sonra orta ve liseyi Kahire’de dayısının yanında okudu. Bu esnada ailesi de Kahire’ye taşındı. Yüksek tahsilini meşhur (!) Ezher’in Edebiyat fakültesinde yapmış olduğundan, her hükmü edebiyatçı yaklaşım ile ele alarak, ehl-i sünnet ve cemaat çizgisini tanımayanları kolay ikna etmiştir. 1941 yılında Sosyoloji doktorası için resmen Amerika’ya gitti. Önce sosyalist fikirleri yaydı..Sonraları Kahire müftüsü ve mason locası başkanı olan Abduh’un dinde reformist yolunu benimsedi.1966′da idam edildi..Görüldüğü gibi, Kutub; İslami ilimler okuyarak bir hak mezhebe göre bilgi sahibi olmak yerine, sosyoloji ve edebiyat alanında ihtisas sahibi birisidir.İslam’a yaklaşımı ve anlatışı, maalesef işte bu temelsizlik yüzünden hep hatalı olmuştur.

Ahmed Davudoğlu merhum, O’nun için :”Seyyid Kutb bir ediptir, biraz dini kültürü vardır.Sözü dinde sened olamaz.Çünkü, (icazetli) din alimi değildir” buyurmuştur.[1] Bir insanın sözünün dinde sened olabilmesi için icazetli ehl-i sünnet ve cemaat alimi olması lazımdır.Hele icazetsiz birinin tefsir yazması cinayettir.Şehid olmuş mudur, olmamış mıdır meselesi için : Üstad Necip Fazıl merhum:”Sahte Kahramanlar konferansımda gerçek kahraman olarak göstermiştim. Fakat sonradan gördüm ki, Seyyid Kutub bir İbni Teymiyye meddahıdır ve kellesini kaptırdığı sosyalizma yularının zoruyla Hazreti Osman (RA)’a adaletsizlik isnad eden ve dil uzatan bir bedbahttır. İdam edilmeden bu sapıklıklarından istiğfar ettiğini söyleyenler oldu. Eğer öyle ise şehid.. Değilse, mücadelesi kafire karşı bir sapığın davranışından ileri geçmeyen bir zavallı.”[2]

Bu son ihtimale göre şehid olsa bile, Seyyid Kutub ile meselemiz bitmiyor ve bitmeyecek. Zira yazmış olduğu sapık kitapları ve bir de ortada tefsir diye gezen, şahsi hezeyanları var..Bu tefsir isimli (Fi’zilail Kur’an) güya Kur’an tefsiri ve sapık kitapları piyasada gırla gidiyor. Mezhepsizler -tıpkı diğerlerine yaptıkları gibi- O’nun da kitaplarını yaymayı cihad biliyorlar. Çok ilginç olan bir şey de, İslam devleti kurma maksadlarını içeren kitaplarından Türkiye’de düzen koruyucuları hiç rahatsız olmuyorlar ! Yıllardır, her dönemde serbestçe satılmaktadır. Bu kişi, Mısır’da Nasır’a ve onun düzenine karşı mücadele vermedi mi ? Öyleyse onun kitaplarının TC için bir tehlike arz etmesi gerekmez mi ?! Tabi birileri onun sapık görüşlerle Ehl-i sünnete darbe vurduğunun farkında..Böyle adamların kitapları okunsun, ümmet bozulsun !

Kendisi tevbe edip, şehid olsa bile, bu temenni gibi bir söylenti, elde belge yok bir, ikincisi; ortalıkta gezen kitapları her gün binlerce insanı zehirliyor..Şimdi onun kitaplarındaki sapıklıkları yazmıyalım da, insanların sapanlarında artış mı olsun ? Şehitse, şehitliği kendine mübarek olsun.Amma tevbe etse bile, bu veballeri “Kim kötü bir çığır açarsa, peşinden gidenlerin günahlarından eksilmeksizin, kendisine yüklenir ” hadis mealinin belirttiği konumda olur..M.Şevgi Eygi’nin dediği gibi, “O bu kitablar yüzünde, mezarında kan terlemektedir.”[3]

İşte S.Kutub’un yanılgılarının ve ehl-i sünnet inancına uymayan görüşlerinden bazılarının vesikaları :
1- Seyyid Kutub, bütün kitaplarını müctehid edası içinde yazar.Yani kendisini müctehid yerine koyar..Bir İmamı Azam (RA) gibi sanır..Tefsirinde geçmiş ehl-i sünnet müfessirinden pek kaynak göstermez..”Kur’anı kendi reyi ile tefsir edenin yeri cehennem ateşi olsun”[4] hadis-i şerifini çok iyi düşünmek durumundayız.
2- Bütün kitapları ayet ve hadisten derlemedir.Ayetler herhangi muteber bir tefsire dayanmaz.Hadislerin yorumu, şahsı tarafından yapılır.Nasih, mensuh, sebeb-i nüzul ilimleri bilinmeden tefsir işine soyunmak büyük bir musibettir.

3- İcma ve Kıyas tanımaz. Sahabe için bile durum böyledir.Mesela, ‘’eğer bugün bazı kimseler zekatı kendi elleriyle verebiliyorlarsa, bu İslamın farz kıldığı bir şekil ve nizam değildir ” deme cür’eti kendisine aittir.[5] Ne var bunda diyenler meseleleri kavramamış insanlardır.Bu sözün ucu Hazreti Osman (RA) efendimize ve O’nun mübarek ictihadına ve bu ictihad sonucu oluşmuş, icma-i ümmet, yani Hazreti Osman radiyallahü anh efendimiz zamanında yaşayan tüm sahabelerin ittifakını reddemeye-Allah bizleri bu sapıklığa düşmekten korusun amin- götürür. Zira Hazreti Osman (RA) efendimiz ictihadıyla altın ve gümüş zekatlarının verilmesini sahiplerine bıraktı. Bu noktada Seyyid Kutub, hiçbir mezhep imamının demediğini demiş oldu..Zaten mezhepsizler, mezhepler üstüdür.

Müslüman ümmet, yüzyıllardır, altın, gümüş, para gibi görünmez değerlerini; Hz.Osman -radiyallahü anh- efendimiz ve sahabe-i kiramın icmaına uyarak zekat olarak veriyorlar. Kutub, yukarıdaki cümlesiyle hem müslümanları ve hem de sahabeyi, Hz.Osman efendimizi, bu İslam’ın farz kıldığı bir şekil ve nizam değildir diyerek farzı yerine getirmemekle; İslam dinini bilmemekle itham etmiş oluyor. Bu ne büyük enaniyet, nefse ve akla güveniştir.. Adam gözümüzün içine baka baka İslam büyüklerine yaldızlı edebiyatı ile hakaret ediyor. Buna rağmen bazı aymazlar da Kutub büyük alimdir diyebiliyorlar. (devam edecek)

[1] Ahmed Davudoğlu, Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri
[2] N.Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları
[3] Ehl-i Sünnet İtikadı, sh: 10 Bedir yayınevi.
[4] Tirmizi
[5] Seyyid Kutub, Cihan Sulhü ve İslam, sh.150-158

Mason Locaları Gibi Tekkeler de Açılacaktır

Mason Locaları Gibi Tekkeler de Açılacaktır


ATATÜRK'ün kapatmış olduğu Mason locaları, ondan sonra nasıl açıldıysa, İslâm'ın tasavvuf tarikatları da (er veya geç) açılacaktır. Tasavvuf ve tarikat faaliyetleri İslâmî denetim altında yapılacaktır.

Tarikatların, tekkelerin, dergahların kapalı olması bir insan hakları ihlalidir.

Osmanlıca yazı ile yayın yasağı da insan haklarına aykırıdır. Bu konudaki yasak da kaldırılacak, isteyen vatandaşlar İslâm-Kur'ân alfabesiyle Türkçe gazete, dergi, kitap yayınlayabilecektir. (Grek, Ermeni, Kril ve diğer alfabeleriyle Türkçe yayın yapmak öteden beri serbesttir.

Ülke halkının ezici çoğunluğunu oluşturan Müslümanlar üzerindeki kıyafet, serpuş baskıları da kaldırılacaktır. Herkes istediği kıyafete bürünebilecek, istediği serpuşu başına geçirebilecektir.

Hıristiyan dünyasında hafta tatili pazar günü, İsrail'de cumartesi olduğu gibi bizde de cuma günü olacaktır.
Katoliklere ve Protestanlara Hristiyan ve misyoner okulları açma izni ve ruhsatı verildiği gibi Müslümanlara da bağımsız ve hür İslâm mektepleri açmak izni ve serbestisi verilecektir.

İsteyen Müslüman kadın ve kızlar tesettür kıyafeti ile yani başörtüsü ile öğretmenlik, akademisyenlik, avukatlık, polislik, hakimlik, savcılık, doktorluk, memurelik yapabileceklerdir.

Aileleri öyle isterse yedi yaşındaki kızlar bile okula başörtülü olarak gidebilecektir.

Müslüman çoğunluğa, İslâm dini ile bağdaşmayan ve uyuşmayan hiçbir ideoloji empoze edilmeyecektir.
Diyanet İşleri Başkanlığı özerk olacak ve devlet kesinlikle din ve inanç işlerine karışmayacaktır.

İmam-Hatip okulları ve İlahiyat fakülteleri bağımsız Diyanet'e bağlanacaktır.

İslâm Vakıfları Diyanet'e bağlanacaktır.
Din ve devlet çatışma içinde olmayacak, uyum içinde olacak ve işbirliği yapacaktır.

Türkiye Müslümanları Masonlar, Sabataycılar, Kriptolar, ateistler kadar hür olacaktır.
Hiçbir Müslümana, İslâm'a aykırı olan resmî ideoloji kabul etmesi için baskı yapılmayacaktır.

Müslümanların, başlarına bir ruhanî lider, bir İmam-ı Kebir, bir Emîrülmü'mînin seçmelerine izin verilecektir.
Müslüman ailelerin çocuklarını kendi dinlerine ve inançlarına göre yetiştirme hakkı kabul edilecek ve bu hakkın hayata geçirilmesi için imkan sağlanacaktır.

Mehmet Şevket Eygi
17 Ekim 2010

Gizli BOP dosyaları

Gizli BOP dosyaları

DOSYALAR gizli derin dondurucularda bekletiliyor. Hangi dosyalar?

1. Mısır'ı parçalama dosyası. Uygulama başlamıştır. Mısır'ın bir bölümünde bağımsız bir Kıptî devleti kurmak istiyorlar.

2. Türkiye'yi parçalama dosyası. Uygulama gözlerimizin önünde devam ediyor. Kaça ayrılacak? Üçe sanırım...

3. İran dosyası. Belki üç, belki de beş ayrı devlete ayırmayı düşünüyorlar doğu komşumuzu.

4. Suriye dosyası. Bağımsız bir Dürzi devleti...

5. Sudan dosyası. Ülkenin güneyinde bir Hıristiyan devleti kurulacak. İlk tanıyacak devlet İsrail olacak. Bununla da yetinmeyecekler, yine güneyde ayrı bir devlet daha...

6. Irak dosyası. Ülke üçe ayrıldı.

Daha çok dosyalar var.

BOP'a (Büyük Ortadoğu Projesine) göre İslam ülkeleri bölünecek, parçalanacak, ortaya bir yığın yetersiz devlet çıkartılacak. Hangi bakımdan yetersiz? Bir kere orduları yetersiz olacak. Dehşetli bir silahlanma yarışına girecekler, silah tacirleri ihya olacak.Bu silahlanma, ordu kurma yarışında başta ABD olmak üzere büyük devletler yüz milyarlarca dolar para kazanacak. Yeni devletler birbirlerine düşman edilecek, bitmez tükenmez küçük savaşlar çıkacak, Müslüman halk kırılacak, Müslüman ülkeler viran olacak.

Müslümanlar birbirinin gözünü oyarken İsrail güçlenecek, Eretz İsrail ütopyası gerçek olacak.

Haçlıların, Siyonistlerin, ABD Evangelistlerinin, büyük silah tacirlerinin bu Büyük Ortadoğu Projesi tutar mı dersiniz?.. Hiç sanmıyorum.

Peki ne olabilir?.. Gaybı ancak Allah bilir...

Tahminlerim:

Bir iki yıl içinde Ortadoğu'da büyük bir savaş çıkabilir.

"Ben ev yaptırıyorum aman savaş çıkmasın, işlerim, hesaplarım altüst olmasın..." diyen muhtereme: Savaş çıkacak demedim, çıkabilir dedim. Hem unutma: Sen ev yaptırıyorsun yahut kızını görkemli bir düğünle evlendireceksin diye savaş çıkmaz değil. Patlayacaksa patlar meret...

Teröristler ev yapımı ucuz bir atom bombası tedarik edip patlatırlarsa Üçüncü Dünya Savaşı çıkabilir.

Sen evleneceksin, seneye genç bir kuma getireceksin, sen fink atacaksın, sen vur patlasın çal oynasın keyifli bir hayat süreceksin diye bu savaş dedikleri canavar sakin sakin beklemez. Vakt-i merhunu gelince patlar.

İsrail sıkışırsa elindeki 200 kadar nükleer füze ve bombayı kullanmakta hiç tereddüt etmez. Milyonlarca insan ölür, feci şekilde yaralanır.

Siyonistlerin ve emperyalistlerin gizli planlarında Türkiye ile İran'ı savaştırmak da vardır. Aaaa olur mu öyle şey!.. Öyle bir olur ki... Yakın zamanda İran ile Irak'ı sekiz sene savaştırmadılar mı? İki taraftan milyonlarca insan ölmedi mi?

Peki bu hengamelerin, bu kanlı ve radyasyonlu korkunç savaşların sonunda İsrail ayakta kalabilecek ki? Kalamayacak, yıkılacaktır. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir?

Beklenen Mehdi zuhur edecektir.

Melhame-i Kübra denilen çok kanlı bir savaş yapılacaktır.

Başka korkunç savaşlar da olacaktır.

Fırat kuruyacak, yatağından hazineler çıkacak, gözlerini altın hırsı bürümüş azgınlar onlara koşup helak olacaktır.

Cihan başka bir cihan olacaktır.

Taştan ve tunçtan mamul putlar yıkılacak ve kırılacaktır.

Taşlar, ağaçlar, arkalarına saklanmış olan zalimleri Müslümanlara haber verecektir.

Ankara'da laiklik tartışmaları son bulacaktır.

Haramzade münafıklar için zor günler, kara günler başlayacaktır.

İçine fesat karıştırılacak ihaleler devri bitecektir.

Herifin bir milyon liralık lüks otosu var, binemiyor, gezemiyor. Niçin... Benzin yok a canım benzin yok!

Velhasıl dünyanın çivisi yerinden oynayacaktır... Küfür münhezim olacaktır.

Nereden biliyorsun?

Tarih verilmemiş ama Muhbir-i Sâdık'tan bize ulaşan çok haberler, rivayetler var.

"Ben bunlara inanmam..." Sana zaten inan diyen yok ki... Bunlar sem'iyattır.

1913'te birinci Dünya Savaşının kopacağına inanmayanlar çoktu.

1938'de İkinci Dünya Savaşı'nın kopacağına inanmayanlar da çoktu.

İster inan, ister inanma...

Mehmet Şevket Eygi
09.01.2011

Yeni yayınlardan e-posta ile haberdar ol!

Bu ay öne çıkanlar