2011-07-27

Saliha hanımın faziletleri

Saliha hanımın faziletleri


Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Müslümânın kendisinden faydalanacağı en hayırlı şey sâlih bir kardeşten sonra sâliha bir hanımdır ki ona baksa kalbi ferahlanır; ondan bir şey istese itaat eder, (kocasının) yokluğunda da ırzını ve mâlını korur.”

“Üç fazilet, Müslümânın dünyâ saadetine sebep olan şeylerdendir: Sâliha bir hanım, geniş ev ve (menziline çabuk ulaştıran) emniyetli binek.”

"Sâliha bir hanımın güzelliği Allah'tan korkması, zenginliği kanaat sahibi olması, süsü iffetidir. Farzlardan sonraki ibadeti kocasına hizmetidir. Onun gayreti ve gayesi ölüme hazırlanmaktır."


Lokman Hekîm oğluna şöyle vasiyet etmiştir;
"Ey oğulcağızım, dünyâda ilk Önce kendine sâliha bir hanım ve sâlih bir dîn kardeşi bul ki o hanımının yanına girdiğinde rahatlarsın, kardeşinin yanında da rahatlarsın. Bunlardan birinin yanında ancak sevap kazanırsın.

Kötü ahlaklı kadın ve kötü arkadaştan da sakın; zira böyle bir kadının yanında huzur bulamazsın, arkadaşının yanında da rahat olamazsın. Onlardan birinin yanında ancak günah kazanırsın."

Dâvûd aleyhisselâm şöyle duâ ederdi:
"Yâ Rabbi. benim ailemi kötülerden kılma ki ben de kötü kimse olmayayım."

Hz. Alî (k.v.) şöyle buyurmuştur:
Hayır üçtür; Allâhü Teâlâ'ya îmân. dîn ilmi ve sâliha bir hanım.
Kötülükte üç (şeydendir): Allâhü Teâlâ'yı inkâr, dînde cehalet ve kötü (tabiatlı) hanım.

Tıbbıyenin açılması (1827)

Tıbbıyenin açılması (1827)

Sultan İkinci Mahmûd Han zamanında modern sağlık müesseseleri kuruldu. Hekim ve cerrah ihtiyâcının karşılanması için 14 Mart 1827'de Şehzâdebaşı'nda yeniçerilerden boşalan Tulumbacıbaşı konağında Tıphâne-i Âmire ve Cerrahhâne-i Âmire adlı iki kısmı bulunan bir tıp mektebi açıldı.

Mektebin Tıphâne kısmında dil İtalyanca, Cerrahhâne kısmında ise Türkçe idi. Tahsil müddeti üç yıl olan Cerrahhâne mektebinde devrin en meşhur hocaları ders veriyordu. Talebe sayısı artıp, bina ihtiyâca cevap veremeyince, mektep Topkapı Sarayı ek binalarından Hastalar Odası'na taşındı. Yatılı hâle getirilen mektepte tahsil süresi beş yıla çıkarıldı. 1839'da Tıphâne-i Âmire ile Cerrahhâne-i Âmire birleştirilerek Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne adını aldı.

"Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir?" (Hamilton)

"Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir?" (Hamilton)


Çanakkale savaşlarında düşmanlarımızın başkumandanı olan HAMILTON'un günlüğünden;


7 Nisan 1915, İskenderiye;
Yahudilerden faydalanacağımıza inandım. Onları kendi çıkarlarımız için istismar edip, Yahudi gazetecilerin ve bankerlerin çabalarını sağlardık; Yahûdî gazeteciler bizim dâvamıza renk katar, Yahûdî bankerler de kesemize para yağdırırdı.


17 Haziran 1915.
Merakımı mucip olmuştur; karşımızda Hıristiyanlara düşman bir Müslüman eri olsa, hattâ o er kısmen aç olsa, kendisine 10 şiling verilse ve iyi bir akşam yemeği ile karnı doyurulsa, ne yapardı acaba? Maamâfih, dünyâda Osmanlı Türkü'nden başka, din uğruna canını fedaya münâkaşasız hazır bir millet ve asker yoktur. Teslim olması için her asker başına 10 şiling yerine 50 İngiliz lirası teklif etsek, yine de Türk askeri onu suratımıza çarpar, dünyâya rezil oluruz.


30 Haziran 1915 İmroz;
Garip! Çerkez asıllı Türk esirlerinden biri, yaralı bir İngiliz askerini ateş altında sırtına alıp taşımış.


5 Temmuz 1915 İmroz;
Saat altıda Türkler hat hâlinde değil, bir çeşit arı sürüleri gibi yığınlarla hücuma devam etmekteydiler. Çalılıklar içinden binlerce Türk çıkıyordu. Makineli tüfeklerin yaylım ateşiyle çoğu öldürüldü. Cesetleri topraklar üzerinde duruyor. On güne kalmaz, Türk askeri tamamıyla eriyecektir.(!)


21 Ağustos 1915, İmroz;
Saat sabaha karşı 4.30 idi. 11. tümenin, Türklerin ileri mevzilerini ele geçirdikleri haberi geldi. Yeniden karakol dağa tırmandım. Bu sefer İsmaîloğlu tepesini hiçbir kuvvet elimizden kurtaramazdı. Sabah erken saatlerde durumda umulmadık bir değişme başladı. Gittikçe yoğunlaşan bir sis, etrafı göz gözü görmez hale getirmişti. Top, tüfek sesleri birer birer azaldı ve cephe sustu. Tabiat Türkleri gizlemiş, Allah onları korumuştu.


2 Eylül 1915, İmroz;
Dün gece çok acayip ve korkunç bir rüya gördüm. Çadırım İmroz adasında olduğu halde, Hellas burnunda boğuluyordum. Boğazımı sıkan elin baskısını hâlâ hissediyorum. Sular başıma yaklaşıyor. Hiç böylesine korkunç rüya görmemiştim.

"İnsan ruhunu yenmek mümkün olmuyor. Dünyâda hiçbir ordu bu kadar uzun müddet ayakta kalamaz. Sâdece bugün 1800 şarapnel attık. Savaş gemilerimiz aylardan beri gece gündüz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir!"


(Müttefik orduları başkumandanı Hamilton)

"Saltanat işte bu gibilere lâyıktır"

"Saltanat işte bu gibilere lâyıktır" Yıldırım Bayezid -Beyazıd


Yıldırım Bâyezîd Hân Niğbolu'da haçlılar ile muharebe ederken Osmanlı ile akdettiği sulhu(yaptığı barış anlaşmasını) bozan Karamanoğlu, Osmanlı ülkesine taarruz etmiş ve halka zarar ziyan vermişti.

Yıldırım Bâyezîd Hân Haçlıları mağlûb ettikten sonra Karamanoğlu üzerine sefer kıldı. Karamanoğlu, muzaffer sultânın üzerine geldiğini İşitince mukabeleye(karşılık vermeye) gücü olmadığını bilip Taşeli'nde sarp dağlara sığındı. Pâdişâh Konya hisarını muhasara eyledi(kuşattı).

Vakit harman zamanına denk düştüğünden, halkın mahsûlleri hisar dışarısında kalmış, sahipleri hisara sığınmışlardı. Yıldırım Bâyezîd Hân, askerden kimsenin halkın bir danesine taarruz etmemesini; eden olursa katl olunacağını fermân buyurdu ve İlân ettirdi.

Hiç kimsenin malına el uzatılmadı bir adet buğday tanesi alınmadı. Ancak askerde erzak sıkıntısı çıktı. Bazı tedbîr sahibi kimseler hisar kenarına vardılar ve kale halkına seslenerek:

"Ey inatçı kavim! Kendinize niçin haksızlık ve zulüm edersiniz? Bütün erzak ve hasadınızı vahşî hayvanlar ve kuşlar yiyip zayi etmektedir. Gelip askere gönül hoşluğuyla satsanız, iki tarafa da faydalı değil midir?" dediler.

Bu teklif hisârdakilere hoş ve ma'kûl geldi. Birkaç ihtiyar hisardan çıkıp, kendi arzuları ile hasatlarını sattılar ve umduklarından fazla kazanarak şehre döndüler ve hisardaki halka pâdişâhın bu yüksek adaletini haber verdiler. Şehrin â'yânı bu adaleti işitince "Sultâna lâyık olan adalet budur. Saltanat işte bu gibilere lâyıktır." diyerek ittifak ile hisarı teslîm ettiler.

Başlıca Büyük Günahlar

Başlıca Büyük Günahlar


1. Allah'a şirk (ortak) koşmak,
2. Haksız yere insan öldürmek,
3. Namuslu kadına iftira etmek,
4. Zina etmek,
5. Harbden kaçmak,
6. Sihir yapmak,
7. Yetim malı yemek,
8. Müslüman ana babaya âsî olmak,
9. Harem-i Şerîf, (Mekke-i Mükerreme'nin harem hudutları dâhilin)de günah işlemek,
10. Faiz yemek,
11. Hırsızlık yapmak,
12. İçki içmek.

İlk dokuz günah Hz. İbn-i Ömer'in (r.a.) rivayetidir. Hz. Ebû Hureyre (r.a.) taiz yemek. Hz. Ali (k.v.) hırsızlık yapmak ve içki içmek de büyük günahtır buyurmuşlardır. (Şerh-u Akâid, Teftâzânî)

Akşemsettin Hazretlerinin Nasihatlerinden

Akşemsettin Hazretlerinin Nasihatlerinden



Ey oğul! Her işe besmele ile başla.
Dâima abdestli ve temiz ol.
Namazlarında tembellik etme. Kaza ve kaderin Haktan olduğunu bil. Sana ulaşan nimete şükret, belâya sabret; sakın Allâhü Teâlâ'ya isyan eyleme.
Kimseden incinerek sitem etme ve kimse de senden incinmesin. Kimsenin kalbini vîrân eyleme (yıkma).
Kardeşine ulaşan nimete asla haset etme.
Kimseyi kötüleme, yalan ve iftiradan sakın. Kardeşinin kusurlarını görme.
Ananı ve babanı duadan ihmâl etme. Senden büyük kimsenin önünde yürüme.
Yalnız sefere çıkma.
Çok uyumak hastalığa sebeptir.
Geceler uyanık ol (namaz ve zikirle meşgul ol), seher vakitlerinde Kurân-ı kerîm oku. Gece, gündüz Allâhü Teâlâ'ya duâ ve ilticada bulun.
Allâhü Teâlâ'ya dâima hamd et, azabından kork. Hep sâlih kimselerle otur.
Dünyâ sultânlarının iltifâtıyla sevinme. Dünyânın geçici sevinci seni oyalamasın.
İhsan ve ikramın bol olsun, sadakayı ihmâl etme.
Sırlarını ifşa eyleme.

Kendini başkalarına medh eyleme.
Bu günden yarının tasasını çekme.
Nâ-mahreme sakın bakma, gaflet verir.
Sofradan düşeni yemek, zenginliğe sebeptir.
Dâima edebli ol; ikram ettiğine de mütevazı ol.
Dişini tırnağınla kurcalama.
Evinde örümcek ağı olmasın.
Elbiseni üzerinde iken dikme.
Allâhü Teâlâ'ya isyandan sakın ki, hafızan ve zekân artsın.
Şâhibsiz mala elini uzatma.
Ölümü aklından hiç çıkarma.

" ALLAH'IM! BEN ONDAN RAZIYIM, SEN DE RAZI OL!"

" ALLAH'IM! BEN ONDAN RAZIYIM, SEN DE RAZI OL!"


Müzeyne kabilesinden Abdullah Zülbicâdeyn (r.a.) amcasının himayesinde bir yetîm idi.

Amcası ona iyilik eder, ihtiyaçlarını verirdi. Müslüman olduğunu işitince yeğenine: "Eğer Muhammed'in dînine uyarsan sana verdiğim her şeyi geri alırım" dedi. Hz. Abdullah (r.a.): "Muhakkak ben Müslümanım" deyince amcası, ona verdiği her şeyi, hatta üzerindeki elbisesini de aldı.

Anası bir bicâdı {kilim gibi sert bir bez parçasını) ikiye böldü. Yarısını belden yukarısına izâr, yarısını da belden aşağısına ridâ ederek giydi. Ertesi sabah namazını Resûlullâh (s.a.v.) ile kıldı. Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) âdeti olduğu üzere namazdan sonra gelen cemâate bakarken onu gördü ve "Sen kimsin" diye sordu. "Ben Abdüluzzâ'yım deyince (Uzzâ putunun kulu manasına olan ismini değiştirerek), Resûlullâh ona "Bilakis, sen Abdullah Zülbicâdeyn'sin, bana gelmeye devam et" buyurdular. Bu sebeple Zülbicâdeyn (iki bicâd sahibi) diye meşhur oldu. O vakitten sonra Resûlullâh'ın (s.a.v.) kapısından hiç ayrılmadı.

Kurân-ı Kerîm okurken, tesbîh ve tekbîr getirirken sesini pek yükseltirdi. Hz. Ömer (r.a.) "Yâ Resûlallâh, o riyakâr mıdır?" diye sorunca, Resûlullâh Efendimiz: "Onu bırak, o elbette evvâhîn (bağrı yanıklar) dendir" buyurdular. Abdullah Zülbicâdeyn (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.) hayâtta iken vefat etti.

Abdullah bin Mesûd (r.a.) şöyle anlatır;

"Resûlullâh (s.a.v.)'i Tebûk gazvesinde Abdullah Zülbicâdeyn'in kabrinde gördüm; Resûlullâh (s.a.v.) Hz. Ebûbekir ve Ömer (r.anhümâ)'ya: "Kardeşinizi bana yaklaştırınız" buyurdular ve naaşını kıble cihetinden alarak lahdine yasladıktan sonra kabirden çıktılar. Definden sonra Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) kıbleye dönerek ellerini kaldırdı ve: Ey Allah'ım ben ondan razıyım sen de razı ol" buyurdular. “

Abdullah bin Mesûd (r.a.): "Keşke o kabir, benim kabrim olsaydı" buyurdu

"Hâlâ bakmazlar mı o deveye, nasıl yaratılmış?"

"Hâlâ bakmazlar mı o deveye, nasıl yaratılmış?"


Birçok hayvana benzemeyen acaib yaratılışlı, çok kuvvetli, dikenli şeylerle ve az bir yulaf ile beslenen, ağır yükleri uzun mesafelere götüren ve günlerce susuzluğa dayanan develer, kocaman gövdesine rağmen çocukların bile tutup götürebileceği uysallıktadırlar. Gittikleri yolları kuvvetli hafızaları ile asla unutmazlar. Güzel sesin tesiri ile coşup süratlenirler.

Deve bir defada 150-200 litre su içebilir ve bir hafta suya ihtiyacı kalmaz. Yaz sıcağında su içmeksizin 10
gün yol alabilir, kış mevsiminde hiç su içmeden yol alabilir.

Kuvvetli dudakları ile dikenli veya sert bitkileri yiyebilir. Çöl bitkilerinin % 80'i sudan oluştuğu için sadece bunları yiyerek 6 aydan fazla susuz yaşayabilirler. Devenin suya ihtiyacı olunca hörgücündeki yağ, vücutta parçalanıp açığa çıkan hidrojen havadaki oksijen ile birleşir ve su meydana gelir. Çift hörgüçlü deve, susuzluğa daha fazla dayanabilir.
Saatte 5 kilometre yol alan deve 18 saat yürümekle günde 90 km. yoi katedebilir.

Bahtiyar ve bedbaht eden beş şey

Bahtiyar ve bedbaht eden beş şey


Âdem aleyhisselam beş şey ile bahtiyar oldu.

• Zellesini (hatasını) i'tiraf etmek,
• Pişmanlık duymak,
• Nefsini ayıplamak,
• Tevbeye koşmak,
• Rahmetten ümidi kesmemek ile.



İblis (şeytan) de beş şey sebebi ile bedbaht oldu:

• Günahını ikrar (kabul) etmemek,
• Pişman olmamak,
• Kendini ayıplamamak,
• Azgınlığını Allah'a nisbet etmek,
• Rahmetten ümidini kesmek.

Allâhü Teâlâ'nın emrine veya yasaklarına karşı çıkarak işlenen herhangi bir günah mağfiret edilse bile sahibini mutlak nezâhet (temizlik, masumluk) mertebesinden indirmeğe sebep olur.

Peygamberlerin hepsi çobanlık yapmış, koyun gütmüştür

Peygamberlerin hepsi çobanlık yapmış, koyun gütmüştür


PEYGAMBERLERİN (A.S.) MESLEKLERİ

Cebrâîl aleyhisselâmın öğretmesi ile ilk defa dokumacılık, terzilik, Kasaplık, çiftçilik ve demircilik yapan Adem aleyhisselâmdır. (Anlaşılacağı üzere taş devri diye bir devir yaşanmamıştır. Mevla, eşyanın hepsinin isimlerini Adem aleyhisselama öğretmiştir. Hatta Adem aleyhisselam çocuklarına farklı farklı lisanlar/diller öğretmiştir))

İdris aleyhisselâm terzilik ve yazıcılık sanatını ilk yapandır.

Nûh aleyhisselâm marangoz idi. Gemi yapma sanatını vahiy ile öğrenmiştir ve bu sanatın ilk üstadıdır.

Hûd aleyhisselâm tüccar idi.

Hz. Lokman hekim terzi idi.

Şâlih aleyhisselâm ticâret yapar, kumaş dokurdu.

İbrahim aleyhisselâm, kumaş tüccarı idi.

Lût aleyhisselâm, çiftçilik yapardı.

İsmâîl aleyhisselâm, avcı idi.

İshak aleyhisselâm bir zaman çobanlık etti.

Ya'kub aleyhisselâm da önce çobanlık yaptı; sonra oğulları buna devam ettiler.

Yûsuf aleyhisselâm, Mısır'ın mâliye nazırı (bakanı) ve baş veziri (başbakanı) idi. Peygamberlikle birlikte devlet ve millet işlerini de yürütürdü.

Şuayb aleyhisselâm çobanlık yaptı.

Ilyâs aleyhisselâm dokumacılık yapmıştır.

Dâvud aleyhisselâm demir döver, zırh yapardı.

Süleyman aleyhisselâm insan, cin ve yeryüzündeki mahlukâtın çoğuna hükmetti. Helâl kazanç için mübarek eliyle zenbil (Hasırdan örülmüş saplı torba) örüp geçinirdi.

Zekeriyyâ aleyhisselâm marangozluk yapardı.

îsâ aleyhisselâm da dünyayı terk etmiş bir seyyah (gezgin) idi.

Peygamberlerin sonuncusu Muhammed Mustafâ (sallallânü aleyhi ve sellem), çocuk iken koyun güderdi. Bir hadîs-i şerîfde: "Cenâb-ı Hakk'ın gönderdiği peygamberlerin hepsi çobanlık etmiş, koyun gütmüştür. Ben de Mekkelilere, ücretle koyun gütmüşümdür." buyurdu.

Peygamberlerin koyun gütmüş olmalarının hikmeti, tevazuu(alçakgönüllülüğü) huy edinmek, zayıf, fakir kimselerle ülfet (dostluk) ve ünsiyet (tanışıklık) etmek ve kendi kalblerini yalnızlıkla tasfiye ve uzlet süsü ile zînetlendirmektir.

(A.S.)= aleyhisselam: Ona selam olsun demektir.

Öyle üstü başı toz toprak içinde olanlar vardır ki...

Öyle üstü başı toz toprak içinde olanlar vardır ki...

"Nice mühimsenmeyen, saçı sakalı birbirine karışmış, toz toprak içinde, kendisine değer verilmeyen insanlar vardır ki, Allah'a yemin etseler, Allah onları yeminlerinde sâdık kılar ve istediklerini kabul eder. İşte onlardan birisi de Berâ b. Mâlik'tir." Hadis-i Şerif

----

ASHÂB-I KİRÂM'DAN BERÂ (R.A.)

Hz. Berâ (r.a.), Enes b. Mâlik (r.a.)'ın kardeşidir. Resûlullah (s.a.v.)'in bazı seferlerinde güzel sesi ile şiir okurdu. Bedir hariç Resûlullah (s.a.v.) ile bütün savaşlarda bulunmuştur.
Yemâme Savaşı'nda Müslümanlar, müşrikleri sıkıştırdılar, hatta onları, Allah düşmanı Müseyleme'nin bulunduğu bahçeye sığınmaya mecbur bıraktılar. Berâ b. Mâlik "Ey müslümanlar! Beni onların arasına atın." dedi. Bunun üzerine onu tutup duvarın üstüne kaldırdılar ve duvardan bahçeye atladı. Bahçede onlarla kıyasıya savaştı. Bahçenin kapısını açıp Müslümanların da içeriye girmesini sağladı. Vücudunda seksen küsur ok ve darbe yarası vardı. Allah o gün Müseyleme'nin canını aldı.


Enes b. Mâlik (r.a.) ile kardeşi Berâ (r.a.) Irak'ın Harîk mevkiindeki kalelerin birinin muhasarasında savaşırlarken, düşman yukarıdan, ateşte kızdırılmış çengelleri zincirlere takıp sarkıtıyorlar ve çengele takılan insanı yukarıya çekiyorlardı. Hz. Enes de bu çengele takılıp çekilmişti. Berâ (r.a.) hemen atıldı ve bir anda duvarın üstünde görüldü. Hemen o zinciri yakaladı. Fakat az sonra zincir koptu. Sonra eline baktı, üzerindeki et gitmiş, sadece kemikleri görünüyordu. Ve Allah bu sayede Enes b. Mâlik'i kurtardı.
Resûlullah (s.a.v.) "Nice mühimsenmeyen, saçı sakalı birbirine karışmış, toz toprak içinde, kendisine değer verilmeyen insanlar vardır ki, Allah'a yemin etseler, Allah onları yeminlerinde sâdık kılar ve istediklerini kabul eder. İşte onlardan birisi de Berâ b. Mâlik'tir." buyurdu.
İran'ın Tüster kasabasında düşman görününce Müslümanlar "Ey Berâ! Haydi, Rabbine yemin et!" dediler. O da "Yâ Rabbi, sana yemin ederim ki onların sırtlarını yere getirmeye beni muvaffak kıldın ve beni Resulüne kavuşturdun" diye yemin etti ve hemen düşmana saldırdı, ordu da onunla beraber hücum etti. Hz. Berâ, Fâris büyüklerinden Merzübân Zâre'yi öldürdü. Acemler yenildi ve Berâ (r.a.) da şehit oldu.

(r.a.)= radiyallahü anh: Allah ondan razı olsun. sahabeler ve bazı büyük zatlar için söylenir.

Bir Medeniyet Değiştirme Mâcerası...

Bir Medeniyet Değiştirme Mâcerası...

Medeniyetin sadece binayla, yolla, köprüyle, barajla, zenginlikle, lüksle, uçakla, trenle, cihaz ve âletlerle olduğunu sananlar medeniyet nedir bilmiyorlar.

Bir medeniyetin elbette binaları, yolları, limanları, barajları olur ama onlar medeniyetin kendisi değil, maddî meyve ve eserleridir.

Asıl medeniyet:

Adalettir... İlimdir irfandır... Ahlak ve fazilettir... Güvenliktir...

Ne güvenliği?.. Can güvenliği, Mal güvenliği... Irz, namus ve nesep güvenliği... Din, inanç, inandığı gibi yaşamak güvenliği... Kimliğini koruyabilme güvenliği... Fizikî ve ruhî sağlığını koruyabilme güvenliği...

Halkın aldatıldığı, çeşitli afyonlarla uyuşturulduğu bir yerde gerçek medeniyet yoktur.

Ne vardır?.. Medeniyetin karikatürü vardır.

Bir toplum zengin edebî ve yazılı bir lisana sahip değilse binayla minayla medenî olamaz.

Tarihsiz toplumlar medenî değildir.

Yabancılaşmış toplumlar da...

Adamın 150 bin dolarlık otomobili, bir milyon dolarlık meskeni, cebinde en lüksünden telefonu, aylık 20 bin dolar geliri var ama o adam dedelerinin ve atalarının mezar taşlarını okuyamayacak derecede kara cahilse ona medenî denilebilir mi?

Bizim eskiden kendimize mahsus bir medeniyetimiz ve kültürümüz varmış.... mış!..

Birileri bu medeniyeti değiştirmek, halkı başka bir medeniyetle medenîleştirmek istemişler. Medeniyet değiştirme ameliyatında başarılı olamamışlar...

Eski medeniyetimizin merkezi İstanbul idi.

İstanbul bir edebiyat, tarih, kültür, sanat merkeziydi.

Bir İstanbul ahlakı, görgüsü, edebi vardı.

Selanikliler bunları değiştirmek, yerine bir Selanik kültürü ve medeniyeti getirmek istediler. Başarılı olamadılar.

Ortaya, atalarının mezar taşlarını okuyamayan bir toplum çıktı.

İlim irfan, ahlak fazilet, sanat hikmet çöktü.

Çöpe atılan değerlerin yerine başka değerler konulamadı.

Halkın büyük bir kısmı yabancılaştı.

Kokuşma korkunç boyutlara ulaştı.

Hürriyet dediler, hürriyetin canına okudular.

Adalet dediler adaleti katl ettiler.

Mâbetsiz yeni bir kent inşa ettiler.

İslam'ı beğenmediler, yerine resmî ideoloji denilen bir heyûlâ ve ucube getirmek istediler.

Gerçek tarihi unutturdular, yerine düzmece bir tarih uydurdular.

Mitolojiler...

Tercüme kanunlarla ailenin ve toplumun temellerini dinamitlediler.

Tevhid'i dışladılar, yerine asrî bir putperestlik getirmek istediler.

En büyük tahribatı eğitim ve maarif sahasında yaptılar.

Halk onların yeni medeniyetini benimsemedi.

Zorla, korkuyla, terörle benimsetmek için bir vesâyet rejimi kurdular.

Bu medeniyet değiştirme macerası esnasında memlekette yerinden oynamadık çivi kalmadı.

Sahte uygarlıkları adına çok kan döktüler.

Uyduruk mahkemeler kurdular, çok adam astılar.

Kütle halinde yargısız infaz yaptılar.

On binden fazla cami, mescit, tekke, medrese, taş mektep, imarethane, başka vakıf binasını sattılar, yıktılar, kiraya verdiler.

Mâbetsiz şehirlerine, manzarayı bozup kirletmesinler diye pejmürde kıyafetli köylüleri sokmamışlardı.

Dalkavuk bir baykuşları "Biz tarihte ilk kez mâbetsiz bir şehir inşa ettik!" diye haykırmıştı.

Eski medeniyetimiz ve kültürümüz gitti, yerine acayip bir uygarlık geldi. Kaba saba, mürekkeb cahil, görgüsüz, edeb erkânsız, hedonist bir sistem.

Ülkenin çoğunluğunu oluşturan Müslümanların büyük bir kısmı bu zorla, şiddetle, terörle uygarlık değişimi ameliyesinin kurbanı oldu.

Halk iki arada bir derede kaldı.

Yeni uygarlığın bayları bayanları sayınları; eski beyler, hanımlar, hazretler kadar terbiyeli ve görgülü değil.

Eski medeniyetin seçkinleri 200 bin kelime, terim ve deyimden oluşan çok zengin bir edebî lisan kullanırlardı. Şimdiki devrim-zedelerin dili birkaç yüz sözcükten ibaret fakir bir lisan.

Başka milletlerin birkaç bin yıl ötesine giden yazılı bir hafızaları var. Bizim hâfıza saatimiz 1928'de durmuş.

Şu zavallılara bakınız: Lüks meskenlerde sefih bir hayat sürmeyi, lüks otolarla gezmeyi, lüks cep telefonlarıyla durmadan konuşmayı, kokuşmayı, bayağı ve âdi bir hedonizmi medeniyet sanıyorlar.

Bir medeniyet değiştirme macerasının hazîn sonu...

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci - Yazar
16 TEMMUZ 2011

Asırlar boyunca İslam'ın bayraktarlığını yapmış Türkiye'nin hali...

Asırlar boyunca İslam'ın bayraktarlığını yapmış Türkiye'nin hali...


Bu Gidiş Nereye?

İslam dünyasının bugünkü kaotik, anarşik, perişan, param parça, yürekler acısı, vicdanları isyan ettirici durumdan kurtulması çok zordur. Gerçekten çok zordur.

İslam dünyası iliklerine kadar afyonlanmıştır.

Siyonistler, Haçlılar damarlarımıza kadar nüfuz etmiştir.

İslam dünyasında, bilhassa Türkiye'de dehşet verici bir yabancılaştırma eğitimi, propagandası, beyin yıkama seferberliği hüküm sürmektedir.

Asırlar boyunca İslam'ın bayraktarlığını yapmış Türkiye'nin haline bakalım:

* Hadsiz hesapsız hizbe, fırkaya, cemaate, parçaya, kliğe ayrılmışız.

* Ümmet olmaktan çıkmış sürüleşmişiz.

* Müslümanların 1924'ten bu yana bir İmam-ı Kebir'leri(halifeleri) yok.

* Üniter bir hiyerarşileri yok.

* Kurtulmak için ciddî ve ortak bir plan ve programları yok.

* Müslümanlar o hale gelmişler ki, küçük çocuklarına özel din ve Kur'an dersi bile veremiyorlar.

* Ceza Kanununda zina suç olmaktan çıkartılmış.

* Deccalizmin, Süfyanizmin, Kezzabizmin, Tagutizmin ağır ve derin baskıları ve tabuları bünyemizi zehirlemiş.

* Kur'ana, Sünnete, icmâ-i ümmete zıt inançlar, fikirler, görüşler yaygın ve yoğun hale gelmiş.

* On milyonlarca Müslüman namazı terk etmiş, şehvetlerine uymuş.

* Müslümanların büyük kısmı yararlarına ve zararlarına olan şeyleri ayırt edemez hale gelmiş.

* İçki, kumar, uyuşturucu, egoistlik, merhametsizlik, hedonizm almış yürümüş.

* Bir İslam toplumunu tek başına yıkmaya yeten riba (faiz) genel, normal, tabiî(doğal) hale gelmiş.

* İslam evlerinin içine ahlaksızlık, faziletsizlik, fısk, fücur, günah, isyan, tuğyan, müstehcenlik lâğımları akıyor.

* Para en büyük değer olmuş.

* Nifak(münafıklık) ve şikak(hak yoldan ayrılmak) galeyan halinde, İslam kardeşliği berhava olmuş (havaya uçmuş).

* Müslümanlar arası sosyal adaleti, uhuvveti (kardeşliği), şefkati ve rıfkı (yumuşaklığı) sağlayan zekat müessesesi çökmüş.

* Müslümanlar kendi öz vatanlarında sömürge yerlisi, ikinci sınıf vatandaş, zenci ve parya durumuna düşmüş.

* İslam toplumunu ayakta tutan emr-i mâruf ve nehy-i münker(iyiliği emredip kötülükten men etmek) farzı tâtil olmuş.

Büyük kötülüklerin, dehşetli felâketlerin hangi birini sayayım?

Şeriatın nice mübrem emrini, farzını, müekked sünnetleri eda etmeyenler, hattâ bazısı namaz bile kılmayanlar turistik ve lüks umre seyahatleri yapıyor.

Birbirlerini sevmedikçe hakkıyla iman etmiş sayılmayacak mü'minlerin bir kısmı birbirine düşmanlık ediyor.

Bazı ruhbanlar, din baronları erbab haline getirilmiş.

Din sömürüsü büyük bir sektör ve endüstri haline gelmiş.

Camiler boş, eğlence ve fısk u fücur mekanları lebâleb dolu.

Dünya, mal, altın, dolar, euro, lüks hayat sarhoşluğu genelleşmiş.

Şirk, küfür, nifak, fısk, fücur normal kabul edilir hale gelmiş.

Beyinsizlik almış yürümüş.

Tarihte benzeri görülmemiş bir irtidat (dinden çıkma) cereyanı başlamış.

Âhir zamanın küçük alâmetlerinin tamamı zuhur etmiş.

Irak'ta bir milyon Müslüman ölmüş.

Afganistan'da bir milyon Müslüman ölmüş.

Filistin kanlar içinde yerlerde sürünüyor.

Somali Müslümanları tarih boyunca görülmemiş bir açlık felaketiyle karşı karşıyaymış.

Suriye kanlar içinde.

Her yerde günah, nifak, fısk, fücur, isyan, tuğyan.

İçleri yangınlarla kavrulan Müslümanların ateşlerini söndürmek için camilere soğuk su cihazları konuldu ama namaza gelip içmiyorlar!

Müslümanların hali duman.

İmam'sız Müslümanlar.

Namazsız Müslümanlar.

Şeriatsız Müslümanlar.

Ümmetsiz Müslümanlar.

Nasihatsiz/öğütsüz kalmış Müslümanlar.

Âhir zaman fitneleri, yangınları, manevî zelzeleleri içinde piknik yapan Müslümanlar.

Ramazanlarda şenlik ve etkinlik yapan Müslümanlar.

Büyük ve küçük cihadı terk etmiş Müslümanlar.

Bunca yangın, felaket, afet, zelzele içinde yeni ictihadlar yapılıyor.

Kur'an Yahudileri İslam'a çağırmıyormuş...

Kur'an Hıristiyanları İslam'a çağırmıyormuş.

Şefaat yokmuş.

Azılı Farmason Afganî büyük bir öndermiş.

İslam'ı, Kur'anı, Resûlullahı inkâr, tekzib ve red eden Ehl-i Kitab da Cennetlikmiş.

Sadece İslam hak değilmiş, üç hak ibrahimî din varmış.

İslam dünyası ve onun bir parçası olan biz Türkiye Müslümanları bata çıka yaşarken saatin akrebi ve yelkovanı 12'ye yaklaşıyor. 2012'ye...

Bir takvimin bitişine doğru hızla yol alıyoruz.

Cep telefonlarımızla, piknik mangallarımızla, evimize lağımlar akıtan fitnevizyonlarımızla, faizli kredi kartlarımızla, lüks otomobillerimizle, hizip ve cemaat asabiyetlerimizle, zangır zangır haykıran hoparlörlerimizle, vakit namazlarında boş camilerimizle, lüks otomobillerimizle bir yere doğru ilerliyoruz. Perşembenin gelişi çarşambadan belli olurmuş... Bu gidiş nereye?

Seher vakitlerinde yüksek sesle ezanlar okunuyor. Şehir uyuyor. Leşler gibi uyuyor.

Tok Müslümanlar hazım çilesi ve mide ekşimesi çekiyor. Aç Müslümanlar kıvranıyor.

Müslüman müdür çatık kaşlı bir portrenin altında oturuyor.

Okullarda resmî ideoloji din gibi okutuluyor.

Müslümanlar teravih vaktinde kadın erkek karışık el çırparak Ramazan şenliği ve etkinliği yapıyor.

Evlere akan müstehcen yayın, fitne fesat, nifak şikak lağımları...

Her şey iyiye gidiyor yaygaraları.

Güle oynaya, bata çıka, düşe kalka, arada piknik yapa yapa, mangal yaka yaka, Ramazan şenlik ve etkinliklerinde kahkahalar ata ata...

Bir yere doğru gidiyoruz ama nereye?

Bu gidiş Mevla'ya mı, belaya mı?

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci - Yazar
17 TEMMUZ 2011

ABD, 2020 yılında İslam dünyasının başına bir halife oturtmak istiyor.

Aytunç Altındal





Hilafetin Türkiye'de yeniden kurulması sadece bazı tarikat ve dini cemaatlerin değil, "yeni dünya düzeni" kurmak isteyen Evanjelist-Yahudi-Kabalist Ezoterik dış güçlerin de rüyalarını süslüyor.

Aytunç Altındal, Türkiye Cumhuriyeti'nde Sabataycıların da içinde bulunduğu grupların hilafet planının 50 yıllık bir düş olduğunu belirtiyor. Altındal'a göre, 40'lı, 50'li yıllardan beri Sabatayistler hilafeti düşünüyorlar. Yüksek dereceli masonlar, Gül ve Haç Teşkilatı üyeleri ve Sabataycıların kurduğu "Manevi Cihazlanma Derneği" üç dinin merkezi olarak İstanbul'u göstermişti. (Tempo dergisi, 3 Haziran 2004)

Mehmet Şevket Eygi, Sabataycı grupların Müslüman Türklerin eğitimsiz kalmasında son derece etkili olduğunu söylüyor. Ve "Sabataycıların diyanet işleri başkanı ve halife adayları bile var" diyor. (Tempo dergisi, 3 Haziran 2004)


Gelelim Manevi Cihazlanma Derneği'ne.

Bu dernek 1929 yılında ABD'de Evanjelist rahip Dr. Frank Buchman tarafından kurulmuştu. İngilizce adı; "Moral ReArmement-Mr"dir.

"Oxford Grup" adı verilen bu örgüt İsviçre Caux'daki bir şatoyu kendilerine merkez seçmişlerdi.

Burada her yıl dünyadaki çeşitli dinlerden temsilcilerin katıldığı toplantılar yapmaktalar.

Annesi bir Fransız olan Arusi şeyhi Ömer Fevzi Mardin ve Evanjelist rahip Buchman Türkiye'nin Kore'ye asker göndermesinin "manevi" tarafını inşa etmişlerdi.

Şeyh Mardin'in kitabının adı: "Kore Savunmasına Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret."

Evanjelist rahip Buchman, Ahmet Emin Yalman ve Fener Rum Patriği Atenagoras birlikte Eyüpsultan Camisi'ne gidip dua bile etmişlerdi. (Soner Yalçın, Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı, s.45)

Atenagoras Kuzey ve Güney Amerika başpiskoposu iken bir gecede Türk vatandaşı yapılarak ABD Başkanı Truman'ın özel uçağı ile İstanbul'a getirilip Fener Rum Patrikhanesi'nin başına oturtulmuştu.

Başbakan Adnan Menderes Atenagoras'ın elini öpmüştü.

"Manevi Cihazlanma Derneği" Türkiye'de Ankara valiliğinin 11 Kasım 1966 tarih ve 6/7285 sayılı izniyle kamu yararına çalışan dernek statüsünde kuruldu.

Derneğin başkanı dönemin İstanbul valisi Prof. Fahrettin Kerim Gökay'dı.

Gökay, "İslami hassasiyetleri" ön planda olan, 11 Ekim 1951'de kurulan İlim Yayma Cemiyeti'nin de kurucuları arasındaydı. Derneğin diğer kurucularından biri Said Nursi'nin avukatı Seniyüddin Başak'ın olması herhalde tesadüftü. (?)

Bir başka tesadüf de, derneğe en büyük desteğin masonlar tarafından yapılmasıydı.

Tekrar günümüze dönelim.

Ilgaz Zorlu, Tempo dergisinde yayınlanan mülakatında şunları söylüyor:

"Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) tamamlandığında Türkiye'de adı demokrasi olan Sabataycı oligarşik yönetim hâkim olacaktır… Türkiye Sabataycıları ABD Musevi lobisinde önemli bir konumdadırlar. Türkiye Yahudilerinden daha güçlüdürler. Ayrıca devlet içindeki konumları ve örgütlenmeleri Yahudilerden daha kuvvetlidir… Sabataycıları bir arada tutan dini bir argüman değil, ortak çıkarlarıdır. Cemaat mensupları birbirlerini tanıdıklarında birbirlerine yardım ederler. Sabataycı olmayan birinin Sabataycı cemaatine girmesi mümkün değildir."

İLGİLİ KONULAR;

Dinler Arası Diyalog Tuzağını Başlatan Said Nursi mi?
http://akademim.blogspot.c​om/​2011/04/dinler-aras-diy​alog-t​uzagn-baslatan.html

Hepsini Aynı Güç Odakları Organize Etti / Ediyor...
http://akademim.blogspot.c​om/​2011/04/hepsini-ayn-guc​-odakl​ar-organize-etti.htm​l


"Müslüman İseviler" iddiası ve kavramı bir TUZAKTIR...
http://akademim.blogspot.c​om/​2011/04/musluman-isevil​er-idd​ias-ve-kavram-bir.ht​ml


Fotoğraf: Aytunç Altındal

2011-07-24

Bir ihanetin anatomisi; Kıbrıs Barış Harekatı'nda Kendi Gemilerimizi Neden Vurduk? (VİDEO)


Ve, bu facianın en büyük sorumlularından olan Güven Erkaya kripto yahudisi, önündeki süreçte hiç bir rütbe düşürmesi veya atama engellemesi ile karşılaşmadan, çok yüksek bir hızla Deniz Kuvvetleri komutanlığına kadar yükselmişti... 28 şubat örtülü darbesinin kilit isimlerinden biri olmuş ve öldüğünde İsrail gazeteleri "o bir aheremod kedoşim " diye başlık atıp vefalarını göstermişlerdi...


Yahudi inancında "Aheremod kedoşim" denilen kavram "İsrail sınırları dışında gizlice israil ve yahudi menfaatleri için mücadele veren kahraman" anlamına geliyor...


Böyle bir hain kripto tipe ülkemizdeki yazarlardan Abdurrahman Dilipak "Hakkımı helal etmiyorum" diye bir yazı yazdığı için mahkemece suçlu bulunmuş ve evine haciz getirilmişti...


Türkiye'de hangi sorunu çözmek isterseniz, o sorunu çıkartmış ve çözülmesine engel olmak için cansiparane uğraş veren bir klik ile karşılaşırsınız ki bunlar kendilerine sabetayist/sabetaycı denilen ekoldür...


ONLARI DEŞİFRE EDİP, ADİL TÜRK HUKUKU İLE YARGILAYIP, HAK ETTİKLERİ EN AĞIR CEZALARI VERMEZSENİZ EĞER, TÜRKİYE'NİN TAM BAĞIMSIZLIĞI VE FERAHI İÇİN VERİLEN MÜCADELELER, KARANLIĞA KURŞUN SIKMAK ANLAMINDA FAYDASIZ BİR HAREKET OLARAK KALMAYA MAHKUMDUR...


Çünkü onların girmedikleri kılık, sızmadıkları yapılanma, siyasi parti, cemaat, tarikat, kamu kurum ve kuruluşu ve özel sektör yok.... Hepsi Türk ve Müslüman ismi taşıyorlar... İç düşman/hainler temizlenmeden ordu sefere çıkamaz, çıkarsa da böyle olur.. Kendi gemisini, askerini vurur... İki günde bitirilebilecek PKK isimli çapulcu sürünü otuz sene başına dert eder... Paşalar PKK'ya askerlerin koordinatlarını verir, istihbari bilgi verir, Heronlar, Neronlaşmış Türk kılıklı Yahudi paşalarına Mehmetçiğin nasıl kırıldığını naklen seyretme keyfi vermek için ve yine İsrail'de alınır...

UYUMA TÜRK EVLADI, UYUMA UYAN!
OTUZ KUPONA ALINMADI BU VATAN!
____

Kimdir bu Güven Erkaya?

.







‘BÇG(Batı Çalışma Gurubu isimli TSK içinde yasadışı olarak oluşturulan ve sadece Müslüman memleketindeki müslümanları fişleyen gurup)'nin mimarı Güven Erkaya, “1974'de gerçekleştirilen Kıbrıs Harekatı'nda Kocatepe Muhribi'ni tartışmalı bir şekilde batıran amiral olarak adını duyurdu. Güven Erkaya, 28 Şubat sürecinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nı yürütmekteydi. Refahyol hükümeti döneminde Başbakan Necmettin Erbakan'ın Başbakanlık'ta düzenlediği bir yemekte içki bulunmaması üzerine tartışma çıkaran ve dışarıdan içki aldırtan Güven Erkaya'nın çok içki içmesine bağlı olarak yakalandığı bağırsak kanserinden öldüğü açıklandı.''


28 Şubat sürecinde imam hatip liseleri, başörtüsü ve kuran kurslarına karşı büyük savaş açan Güven Erkaya, öltmünün ardından imamın önüne getirilerek cenazesi yıkandı ve toprağa verildi. Erkaya, Gemisini batıran kaptan olarak Türk tarihine geçti.


Kocatepe Muhribi nasıl batırıldı?


Türk jetleri üç Türk gemisini havadan tespit etti. Türk Deniz Kuvvetleri'ne bölgede Türk gemisi olup olmadığı soruldu. Ankara'dan gelen cevap hayırdı. Bunun üzerine Türk jetleri Yunan gemileri yerine Türk gemilerine bombardımana tuttu. Deniz Kurmay Yarbay Güven Erkaya'nın kaptan olduğu Kocatepe Muhribi Türk uçaklarının hava saldırıları sonucu isabet alarak 54 askerimizin şehit olmasına sebep olmuştu. Erkaya ise botlarla Kocatepe ve şehit olan askerleri terkederek olay yerinden kaçmıştı. Erkaya'nın imdadına İsrail gemisi yetişmişti.''


Tedavi gördüğü Kasımpaşa Deniz Hastanesi'nde 24 Haziran 2000 tarihinde ölen Emekli Oramiral Güven Erkaya dönemindeki BÇG dayatmaları, birçok insanın işini, eşini ve istikbalini kaybetmesine sebep oldu. Kuran kursları kapandı. İmam hatipler ağır darbe yedi. Başörtülü öğrencilerin gözyaşları dinmedi.

http://www.habervaktim.com/haber/83567/kimdir_bu_guven_erkaya.html

ERKAYA’NIN OĞLU ARGUN MASON ÇIKTI


[Bloğumuzda sık sık yaptığımız bir hatırlatmayı konu öncesinde tekrar etmek istiyoruz; Sabetaycılar ve diğer Türk gözüken kripto yahudiler hep -er, -ar, -men, -man eklerini isim ve soyisimlerinde birbirlerini tanımak maksatlı şifre olarak kullanırlar]

28 Şubat sürecinde dindar insanlara yaptığı baskılarla bilinen Batı Çalışma Grubu’nun kurucusu Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Oramiral Güven Erkaya’nın oğlu Argun Erkaya’nın, Büyük Mason Mahfili’nin İstanbul üyelerinden birisi olduğu ortaya çıktı.
Güven Erkaya’nın varislerinden oğlu Argun Erkaya’nın ilginç bir bağlantısı tespit edildi. Galatasaray Lisesi mezunu olan Argun Erkaya’nın Büyük Mason Mahfili’nin İstanbul kayıtlarında ismi yer alıyor.
Argun Erkaya’nın isminin yanında baba adı olarak “Güven” ismine yer verilmesi dikkat çekiyor. Galatasaray Lisesi camiası ile iyi ilişkileri bilinen Argun Erkaya, Galatasaray Spor Kulübü’nün yurtdışı gezilerini organize eden Pacha Tour’un da genel müdür yardımcılığını yapmıştı.
Argun Erkaya şimdilerde ise Levent’teki Galatasaray Sosyal Tesisleri içindeki 1481 isimli restaurantı işletiyor. Büyük Mason Mahfili’nin listesinde Argun Erkaya’dan önce gelen isimler ise dikkat çekiyor. Buna göre Argun Erkaya’dan önce listede şu isimler yer alıyor; Onnik oğlu Hüsüman Ardaşeş, Levon oğlu Orakyan Aret, Hasan oğlu Argun Karagöz, Şevket oğlu Argun Yelutaş ve Serkis oğlu Ari Gürman.
(Aktif Haber, 2009)

İLGİLİ KONU:

Bu adamlar neden ağlıyorlar? Bunlar ağladıkça Türk milleti de şehid vermeye, acı çekmeye devam edecek... (video)  http://akademim.blogspot.com/2011/07/bu-adamlar-neden-aglyorlar-bunlar.html


2011-07-17

Mehdi ne demektir ve kimdir?

Mehdi ne demektir ve kimdir?




Mehdî kelime olarak; doğru yolu bulmak, hidayet yoluna girmek, yol göstermek ve yol târif etmek mânâlarına gelen “hidâyet” masdarından meydana gelmiştir.

Bir başka ifadeyle Mehdî, hidâyete eren, doğru yolu bulan kimse demektir.

Kelime mânâsı itibariyle mehdî, “kendisine rehberlik edilen” demek olduğu halde, hidâyetin Allah’tan olması sebebiyle daha husûsi bir mânâ kazanmış ve “Allâh’ın hidâyetine nâil olan, O’nun tarafından yol gösterilen kimse” için kullanılır olmuştur.

İslâmî ilimler ıstılâhında Mehdî, kıyâmet kopmadan önce gelecek ve kendisinden evvel zulümle dolmuş olan dünyayı adâletle dolduracak olan Ehl-i Beyt’ten bir zâttır.

***

Mehdî, kıyâmetin büyük alâmetlerindendir

Bir gün bir kimse, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed Hanefiyye’nin (r. anhüm) yanına geldi ve “es-Selâmü aleyke yâ Mehdî!” diye selâm verdi. Muhammed Hanefiyye hazretleri o zâta, biraz da lâtîfeli bir tarzda buyurdu ki:

“Doğru söylüyorsun. Ben insanları hidâyete, hayra/iyiliğe dâvet etmek ve doğru yolu göstermek bakımından Mehdî’yim. Lâkin, âhir zamanda gelecek olan Mehdî değilim. Öyle anlaşılmaması için, bana selâm vereceğiniz vakit, ismimle veya künyemle hitab ediniz.”

Mehdî ile alâkalı hadislerin bir kısmı, bizzat Resûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) mübârek ağızlarından, bir kısmı da Hz. Ali’den (k.v.) nakledilmektedir. Bu hadislerde Mehdî’nin, Ehl-i Beyt’ten, Hz. Fâtıma’nın (r.anhâ) çocuklarından olacağı, yani nesebinin hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin’e (r.anhümâ) dayanıp seyyid ve şerif ünvanlarına sahip bulunacağı, ahlâken de aynen Resûlüllah Efendimiz’e benzeyeceği bildirilmektedir.

***

Mihmendâr-ı Resûl Ebû Eyyûbi’l-Ensârî (r.a.) anlatıyor:

Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem [Efendimiz, bir gün kızı] Fâtıma radıyallâhü anhâ’ya şöyle buyurdu:

“Nebîmiz nebîlerin hayırlısıdır. O, babandır. Şehidimiz, şehitlerin hayırlısıdır. O, babanın amcası Hamza’dır. İki kanadıyla cennette dilediği yerde uçan bizdendir. O, babanın amcasının oğlu Ca‘fer’dir. Ve bu ümmetin torunları Hasan ve Hüseyin bizdendir. Onlar senin oğlundur. Mehdî de bizdendir.”[1]

Hadîs-i şerifte Peygamberimiz’in, (s.a.v.) Uhud Harbi’nde şehit düşen amcası Hz. Hamza’nın (r.a.)... Mûte Harbi’nde şehit olan amcasının oğlu Hz. Ca‘fer’in (r.a.)... Torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in (r.anhümâ) faziletine dikkat çekildikten sonra... Hz. Mehdî’nin (aleyhirrahmeti verrıdvân) de Ehl-i Beyt’ten olduğu hatırlatılmaktadır.

***

Nakşibendî yolu Müceddidîn kolu silsilesi kendisiyle ikmâl ve tamamlanmış bulunan, bu zincirin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, bir sohbetlerinde bu hususta şu îzahatta bulunurlar:

“Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) hakkında vâki hadîs-i şeriflerde, Fahr-i Âlem Efendimiz’den (s.a.v) sırran haber sâdır olmuştur; ancak, anahtarı kimde ise o açar ve işin hakikatini o anlar, başkası anlayamaz. Herkes anlasa sır zâhir olur, usûle muhâlif gelir. Yani zamanın sâhibi, Resûlüllâh’ın vârisi perdeyi kime açarsa, ancak o anlar. Nüzûl-i İsa aleyhisselâm’daki (Hz. İsa’nın yeryüzüne inişindeki) sır da böyle... Allah dostlarının rütbesindeki büyüklükleri nisbetinde halleri ve sırları kapalıdır.”[2]

***

İkinci bin yılın müceddidi, Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye’nin 23. halkası İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri de Mektubat’ında, Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) ile alâkalı şu açıklamalara yer vermektedir:

Haberde şöyle bildirildi: Geleceği va‘d edilen Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, saltanâtı zamanında dînin tervîcini (kıymet ve itibârını artırmayı) ve sünnetin ihyâsını murâd ettiğinde, bid‘at ile ameli âdet edinen ve onları güzel zannedip bu zannı sebebiyle dîne ilhak eden Medîne âlimi, hayretle şöyle diyecektir: ‘Şüphe yok ki bu şahıs, dinimizi ortadan kaldırmak ve şerîatimizi yok etmek istiyor!’ Bunun üzerine Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, onun öldürülmesini (bid‘atlerinin ortadan kaldırılmasını) emreder. Böylece onun, güzel sandığı fiillerin kötü yani birer bid‘at olduğu da görülmüş olur. ‘Bu Allâh’ın fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah en büyük fazlın (lûtuf, ihsan ve inâyetin) sahibidir.”[3]
“Öyle zannediyorum/o kanaatteyim ki, ekmel-i velâyetle geleceği va‘dedilen Mehdî (aleyhirrıdvân), bu nisbet (yani kendisinin mensûbu bulunduğu Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibediyye-i Müceddidîn kolu) üzere olacak ve bu Silsile-i Aliyye’yi tamamlayıp ikmâl edecektir. [Bu zincirin son halkası o olacaktır.]”[4]

İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretleri, adı geçen Mektuplarını ve diğer pek çok telifatını kaleme alış sebebini açıklarken, aşağıdaki dikkat çekici cümleye de yer veriyorlar:

“Bize, bütün yazılarımızı âhir zamanda geleceği va‘d edilen Mehdî’nin (aleyhirrahmeti vettahiyyeti verrıdvân) okuyacağı ve hepsini makbul bulacağı bildirildi. Bu kadar yazı yazmamızın sebebi budur” [5]

Mazanne-i hayr/mazanne-i kirâmdan dinleyip işittiğimize göre Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri bir gün buyuruyorlar ki (mealen): ‘İmam-ı Rabbani hazretlerinden Allah razı olsun, bu mektupları yazmışlar, hepsi de makbulümüzdür. Eğer o bunları yazmamış olsaydı, bunları da bizim yazmamız icap edecekti’.

Son söz; Allâhu a’lem…

Her şeyin olduğu gibi “Mehdî” meselesinin de en iyisini, en doğrusunu bilen Allah Teala’dır.


DİPNOTLAR
[1] Taberânî, Mu‘cemü’s-Sağîr (Terc.), 1, H. no: 66.
[2] Erol, Ali, Hatıratım, s. 31.
[3] el-Mektûbât, 1, 255; K.K., Cum‘â sûresi, 4.
[4] el-Mektûbât, 1, 251.
[5] Hocazade Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-Evliya; Muhammed Haşim-i Keşmî, Berekât.

HALİS ECE

Kur'an meallerinden islami ilimler/hükümler öğrenilemez. Mealcilik doğru bir akım değildir.

Kur'an meallerinden islami ilimler/hükümler öğrenilemez. Mealcilik doğru bir akım değildir.


Mukallidler(bir mezhep imamına tabi olup onu taklid edenler) Dini, Tercüme ve Meâllerden Öğrenemez...

Yeni hidâyete gelmiş üniversite mezunu bir kimse namaza başlamak istiyor. Abdest nasıl alınır, namaz nasıl kılınır, hiç bilgisi yok, her şeyi öğrenmesi gerekiyor. Bu kişiye beş ayrı Kur'an tercümesi ve meâli, on tefsir verseniz. Bu tefsirlerden biri otuz cilt olsa. Bunların yanında on kadar hadîs külliyatı...

Bu kültürlü, iyi niyetli kimse bu eserleri üç ay boyunca okusa; doğru dürüst abdest almayı, iki rekat namaz kılmayı öğrenebilir mi?

Öğrenemez.

Ne yapması lâzımdır?

İcazetli bir Ehl-i Sünnet aliminin yazmış olduğu bir namaz hocası kitabı alır, onu okur ve çok kısa zamanda abdest almayı ve namaz kılmayı sahih ve doğru bir şekilde öğrenir.

Halkı ve gençliği Ehl-i Sünnet'ten ayırmak ve kopartmak isteyenler bazıları şu edebiyatı yapıyor:

Kur'an tek kaynaktır. Herkes Kur'an meali, tercümesi, yorumu okusun ve dinini öğrensin.

Kur'an elbette Allah'ın kitabıdır, dinin ve şeriatın ana kaynağıdır ama cahiller ve mukallidler dini ve şeriatı doğrudan doğruya Kur'andan öğrenemez.

İlimleri, irfanları, kültürleri, ufukları buna yeterli değildir.

Ashab-ı Kiram radiyallahu anhüm ecmain efendilerimiz dini, imanı, namazı, abdesti Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden öğrenmişlerdir.

O, bu fanî dünyaya veda ettikten sonra Tâbiîn Ashab'tan, Tebe-i Tâbiîn Tâbiînden öğrenmiştir.
(Tabiin: sahabeleri görüp peygamberimizi göremeyen devrin müslümanları...
Tebe-i Tabiin: Ne peygamberi ne ashabını göremeyip de sadece tabiini gören devrin müslümanları...)

Sonra her asırda âlet ilimlerini ve 'âli ilimleri tahsil etmiş icazetli ulama ve fukaha halka dinini, ibadetini, Şeriatını, ahlakını sözlü veya yazılı olarak öğretmiştir.

İcâzetli gerçek ulema Resullullah Efendimizin temsilcileri, vekilleri, vârisleri durumundadır. Din onlardan öğrenilir.

İcazetli ulema ve fukaha tarafından te'lif ve tasnif edilmemiş (yazılmamış, derlenmemiş), re'y/oy, heva ve para kazanmak için yayınlanmış kitaplardan din öğrenilmez.

Bir reformcu din kitabı yazmış, o kitabı okuyan yanılmaya ve sapıtmaya mahkumdur.

Reformcu beş yüz sayfalık kitap yazar, bunun içindeki bilgilerin yüzde doksanı doğrudur ama yüzde on vahim hatâ vardır: Bu kitap okunmaz.

Bugün öyle ilahiyatçılar vardır ki, Mutezile mezhebine bağlıdır, fakat tepkilerden korktuğu için taqiyye yaparak gizlemektedir. Ehl-i Sünnet Müslümanlarının onun yazdığı din kitaplarını okumamaları gerekir.

Zamanımızda Selefîlik mezhebi yayılıyor. Bu mezhebin taraftarları kendilerini Selef-i Sâlihîn yolunda gösteriyor.

Selef-i Sâlihîn yolunda olanlar Ehl-i Sünnet ve Cemaat(peygamberin sünnetine ve ashabına uyan) Müslümanlarıdır.

Selefîlerin büyük çoğunluğu Vehhabîdir. Vehhabîler Muhammed ibn Abdilvehhab'ın peşinden gidiyor.

Bu zatın imamı ise İbn Teymiye'dir.

Muhammed ibn Abdilvehhab, İbn Teymiye'den de aşırıdır, onun vur dediğine öldür demektedir.

Vehhabîliğin bid'at ve bâtıl olduğu hususunda Ehl-i Sünnet uleması, fukahası ve müftüleri ittifak etmiştir.

Zamanımızda bir de Mealciler bozuk bir fırkası zuhur etmiştir.

Bütün bozuk, bid'atçi, bâtıl fırkalar ve cereyanlar Ehl-i Sünnet'i yıkmak için seferber olmuştur.

Bunların tahribatından korunmak için dinimizi, akaidimizi, Şeriatımızı, ahlak kurallarımızı Ehl-i Sünnet ulema ve fukahasından öğrenelim.

Dinimizi rasgele kitap okuyarak doğru öğrenemeyiz.

Bazı bozuk fırkalar Allahü Tealaya, Onun Zat-ı Kibriyasına yakışmayacak noksan sıfatlar izafe ederek küfre düşüyor.

Bozuk fırkaların bazısı cihad fi selibillah(sırf Allah rızası için cihad) ile terörü birbirine karıştırıyor.

Bazı bozuk fırkalar kaderi inkar ederek küfre düşüyor.

Kimisi şefaati, kabir ahvalini inkar ediyor.

Ashab-ı Kiram efendilerimize iftira eden, düşmanlık besleyen bozuklar var.

"Bozuk düzenlerde bozuk işler yapılır" diyerek İslam'ın kesinlikle yasak ettiği haram işleri fütursuzca işleyen, haram kazançlar ve servetler elde edenleri görüyoruz.

Bozuk fırkaların çoğu taqiyye yaparak Müslümanları aldatıyor.

Birkaç yıldan beri 14 asırlık İslam tarihinde görülmemiş bir fitne çıktı. İslam'ı, Kur'anı, Resûlullah'ı inkar, tekzib ve reddeden kâfirlerin de ehl-i necat(kurtuluş ehli) ve ehl-i Cennet olduğu iddiası...

Müslüman gençlik ve halk bunların yazdığı kitaplardan dinini sahih olarak öğrenebilir mi?

Maalesef İmam Hatip mekteplerinde ve İlahiyat fakültelerinde bid'at cereyanları cirit atıyor.

İtikad konusundaki bozukluklar ayyuka çıkmıştır.

Bütün okullarda mecburî olarak okutulan sözde din dersleri kitaplarına bakınız. Başında Paşa'nın kocaman bir resmi ve Gençliğe Hitabesi... Bunun İslam diniyle ne alakası var?

Kemalist ilahiyatçılar İslam dini ile Kemalizm ideolojisini bağdaştırmaya uğraşıyor. Boşuna gayret.

Bid'atçilerin şu söylemlerine dikkat buyurunuz: Sizin Müslümanlığınız ilmihal Müslümanlığıdır. Bu ilmihal Müslümanlığın içine hurafeler karışmıştır. Biz size Kur'an Müslümanlığını öğretiyoruz. Doğru olan budur.

Evet halkı ve gençliği Kur'an ile aldatıyorlar.

Asıl Kur'an Müslümanlığı Ehl-i Sünnet ve Cemaat Müslümanlığıdır.

Asıl Kur'an Müslümanlığı cumhur-i ulemanın anlattığı ve öğrettiği Müslümanlıktır.

Agâh olunuz:

Bilcümle reformcuların,

Dinde yenilik isteyenlerin,

Dinde değişim isteyenlerin,

Vehhabîlerin,

Selefîlerin,

BOP'çuların,

Ilımlı/light İslamcıların,

Kemalist ilahiyatçıların,

Fazlurrahmancıların,

Mezhepsizlerin,

Telfik-i mezahib taraftarlarının,

Müctehid taslaklarının,

Farmason Afganîcilerin,

Bevval-i çeh-i Zemzem'lerin... Ehl-i Sünnete aykırı inanç, fikir, görüş, fetva ve ictihadlarının tamamı bâtıldır.

Dinini, imanını, ahlakını, Şeriatını, ebedî saadetini kurtarmak isteyen iki ayağıyla Ehl-i Sünnet dairesi içinde bulunsun.

Bir ayağı Ehl-i Sünnette, diğer ayağı bid'atte... Olmaz olmaz olmaz!..

(İkinci yazı)


Çocuklara Özel Din ve Kur'an Dersleri Verilmelidir

Yaz tâtili geldi. Çocuklar, öğrenciler elbette dinlenecek. Lakin tatil esnasında, istirahatten ve eğlenceden biraz fedakârlık yaparak dinlerini öğrenmeleri de lazımdır.

Din eğitimi beş yaşında başlamalıdır.

Bugün, 28 Şubat zâlimleri tarafından konulmuş, küçük çocuklara ve öğrencilere özel din ve Kur'an eğitimi yasağı çok ağır ve vahim bir insan hakları ihlâlidir.

Bütün şuurlu Müslümanlar bu yasağın kalkması için elbirliğiyle çalışmalıdır.

Bu konudaki ihtilaflar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) kadar götürülmelidir.

Bir Müslüman çocuğun din eğitimi çok küçük yaşlarda başlamazsa ilerideki eğitim temelsiz kalır.

Müslümanlar bu gibi haksızlık ve zulümlerle mücadele etmezlerse sorumlu olacak, vebal altında kalacaklardır. Kendileri namaz kılan Müslüman anne babalar büluğa eren çocuklarına da namaz kıldırmalıdır.

Baba namazlı abdestli oğlan serseri, böyle İslam ailesi olmaz. Anne tesettürlü, kız açık saçık hoppa mı hoppa. Böyle Müslüman aile olur mu?

Ana baba umreye gitmiş, oğlan Bağdad caddesinde lüks arabasıyla yarış yapıyor, dehşet saçıyor.

Anne tarikata mensup, kız fink atıyor.

Müslümanların çocuklarını imanlı, dindar, ahlaklı ve faziletli yetiştirmeleri farzdır. Ana baba gayret gösterir, elinden geleni yapar ama çocuklar dindar olmaz. O takdirde sorumlu olmazlar ama gereken çabayı göstermezler, gereken tedbirleri almazlarsa sorumlu olurlar. Ebedî saadetleri elden giden çocuklar yarın Mahkeme-i Kübra'da, kendilerini dindar yetiştirmeyen anne ve babalarından dâvacı olacaklardır.

Metin yetişsin, iyi para kazansın, lüks hayat sürsün, dünyada keyif çatsın...

Mübeccel lüks bir hayat yaşasın, refahlı olsun, elini sıcak sudan soğuk suya sokmasın.

Müslüman ana babalar çocukları için böyle düşünmez.

Nasıl düşünür?

Oğlum kızım iyi insan, iyi Müslüman olsun, hayır hasenat yapsın, biz öldükten sonra, onların iyilikleri bizim defterimize de sadaka-i câriye olarak yazılmaya devam etsin.

Çocuklarınıza ehliyetli Ehl-i Sünnet hocaları tarafından özel din ve Kur'an dersleri verdiriniz.

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci - Yazar
17 TEM 2011

Kur'an Müslümanlığı; Peygambersiz, Sünnetsiz ve Mezhepsiz İslam...

Kur'an Müslümanlığı; Peygambersiz, Sünnetsiz ve  Mezhepsiz İslam...




“Size düşen Kur’an’a sarılmaktır. Onun helâl dediğini helâl, haram dediğini haram saydığınızda kurtuluşa erersiniz. Zaten hadislerin çoğu uydurmadır.” (?)

-------



“Kur’an Müslümanlığı”, müsteşrikler ve mezhepsizler

İnsanı yeryüzünde halîfe olarak yaratan Hz. Allah, lûtuf ve kerem hazînesinden, beşere/insanlara dünya ve ukbâ/ahıret saâdetini kazandıracak ilâhi mesajlarını ve bu mesajları; sözleri, fiileri, hal ve hareketleriyle, kısacası hayatıyla tefsîr eden/ açıp açıklayan peygamberleri (aleyhimüsselâm) göndermiştir.

Kur’ân-ı Kerim ve Resûlüllah (s.a.v.) ile bu ilâhi tenezzülât kemâl/olgunluk noktasına ulaşmış... En son ve en mükemmel din olan İslâm, kıyâmete kadar aslî hüviyetini/asıl kimliğini muhafaza edecektir. Bunu Rabbimiz (c.c.) kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de taahhüt etmektedir.

Son birkaç asırdır elde ettiği teknolojik muvaffakiyetlerle sarhoş olan Batı insanı, huzuru dinden ve fıtratten alabildiğine kaçışta bulacağını sanıyordu. Fakat aradığı huzuru bulamadı.

Batı’nın teknolojik başarısı karşısında âdeta şok olan İslâm âlemi, onun bu huzursuzluğunu görmekte ve yavaş-yavaş kendine gelerek ilâhi menbaa/kaynağa doğru koşmaktadır. Haddizatında dünyanın her tarafında islâm’a koşan insanlar, gün geçtikçe artmaktadır.

Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmakta onlara hâkim olan Batı dünyası, oryantalistler (müsteşrikler-İslamı araştırıp yorumlayan batılılar)le İslâmiyeti aslî hüviyetinden saptırmak, bu ilâhî kaynağı bulandırmak için her geçen gün artan bir tempoyla çalışmaktadır. Maalesef memleketimizde de onların bu oyununa gelenler vardır. Müsteşriklerin İslâmiyeti tahrip etmek için neşrettikleri/yayınladıkları zehirlerin pazarlayıcılığını yapmaktadırlar. Bilerek veya bilmeyerek bir takım Müslümanlar da bunların tesirinde kalmaktadır. Müdâfaasını/savunmasını yaptıkları temel düşünce şudur:

“Size düşen Kur’an’a sarılmaktır. Onun helâl dediğini helâl, haram dediğini haram saydığınızda kurtuluşa erersiniz. Zaten hadislerin çoğu uydurmadır.”

“Kur’ân’a sarılalım” mâsum kılıfıyla sünneti, dolayısiyle Peygamberimizi (s.a.v.) devreden çıkarmak istemekte ve bunu da Kur’an adına yaptıklarını iddia etmektedirler. Halbuki Kur’an, onların bu hezeyanını yüzlerine çarparak Resûle ittibâyı/tabi olmayı emretmektedir:

“(Habîbim), de ki:Allah’ı seviyorsanız bana ittibâ edin/tabi olun ki, Allah da sizi sevsin; günahlarınızı mağfiret etsin. Şüphesiz ki Allah, Gafûr ve Rahîm’dir.”(1)

“Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerle seni hakem tayin edip sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duyladan tamamen kabul etmedikçe, iman etmiş olamazlar.”(2)

“Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.”(3)

Görüldüğü üzere Allah Teala peygambere itaatı kendisine itaat olarak kabul etmiştir. Peygambere itaat de ancak onun sünnetini yaşamakla mümkündür. Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetinden yüz çevirenlere Kur’an, “Onun (peygamberin) emrine muhalefet edenler, başlarnına bir belânın gelmesinde veya can yakıcı bir azâba uğramaktan sakınsınlar.”(4) diye ikaz ve ihtarda bulunmaktadır.

***

YAKIN BİR GELECEKTE NELER OLACAK?

Kıyâmete kadar olacak şeyleri ümmetine haber veren Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.), bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

“Biliniz ki bana Kur’ân ve beraberinde bir misli daha verilmiştir. Haberiniz olsun ki yakın bir gelecekte mal ve mülk ile mağrûr olan bir kimse çıkıp koltuğuna yaslanarak şöyle diyecek: ‘Size düşen Kur’an’a sarılmaktır. Onun helâl dediğini helâl, haram dediğini de haram sayınız.’ Bilin ki; ehl-î merkeplerin etleri, azı dişli vahşi hayvanların etleri, kendi rızâsıyla bıraktığı dışında zimmînin kaybettiği mal da helâl değildir.”(5)

“Yakında koltuğuna yaslanmış benim hadîsim okunduğunda, ‘Bizimle sizin aranızda sadece Allah’ın kitabı vardır. Onda bulduğumuz helâli helâl, haramı da haram kabul ederiz’ diyen bir kimse çıkacak. Dikkat edin!Şüphesiz ki Resûlüllah’ın haram ettiği, Allah’ın haram kıldığı gibidir.”(6)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bu hadîsleriyle sünnetin şerîatteki yerini istikbâle/geleceğe ait bir mu’cize olarak beyan etmiştir. Bu mu’cize daha ilk devirlerde tahakkuk etmiştir. Hâricîler Kur’an’ın zâhirine yapışıp sünneti kabul etmemişlerdir.

Hattâbi, “Bana kitap ve beraberinde bir misil verilmiştir” ifadesinin iki manaya geldiğini söyler.

Birincisi, zâhirî metlüv ile birlikte gayr-i metlüv olan bir bâtınî vahiy de verilmiştir.
[Peygamberimiz Okunan ve Kur'an'da olan vahiylerin dışında, okunmayan ve Kur'an da olmayan vahiyler de almıştır. Kur'ân dışı vahiy aldığının, âyet ve hadislerden bir çok delili vardır Bakara sûresinin 144, Tahrîm sûresinin 3, Necm sûresinin 3-4, Nisâ sûresinin 113, Ahzâb sûresinin 34 âyetleri; Cibrîl hadisi diye meşhur olan hadis (Ebû Dâvûd, Kader, 17) buna delildir]

İkincisi, Kur’an Resûlüllah’a (s.a.v.) okunan bir vahiy olarak verilmiş, onun açıklaması olarak da bir misil daha verilmiştir. Yani Resûlüllah Efendimiz’e Kitâb’ı açıklama salâhiyeti has ifâdeleri tamîm/ özel manaları açıp bildirme, umumî olanları tahsis/ genel olanları belirli bir gaye için kullanma, mücmel olanları tavzîh ederek/özet olanları açıklayarak beyan ederek zâid/artan hükümler getirmiştir. Böylece sünnetin kabûlü ve kendisiyle amel etmemiz mecbûriyeti, aynen tilâvet edilen/okunan Kur’an gibi olmaktadır.(7)

Allah Teala, “Biz sana Kur’an’ı indirdik. Ta ki insanlara ne indirildiğini anlatasın ve onlar da düşünüp anlasınlar.”(8) buyurmaktadır.

***

KUR’AN SÜNNETLE TEFSİR OLUNMUŞTUR

Resûl-İ Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Kur’ân ayetlerini bazan sözleriyle, bazan davranışlarıyla, bazan her ikisiyle birlikte, bazan da takririyle/tasvibiyle îzah ederdi...

Mesela Kur’ân-ı Kerim’de bir çok yerde namaz kılınması emredilmektedir... Ancak namazın mâhiyeti, nasıl kılınacağı, rek’ât sayıları, kimlere farz olduğu gibi hususlar açıklanmamıştır. Bunları sünnet îzah etmiştir.

Aynı şekilde Kur’ân’da zekât verilmesi emredilmekle birlikte zekâtın mâhiyeti, hangi mallardan ne miktarda verilmesi gerektiği, farziyet şartlarının neler olduğu belirtilmemiş... Bütün bunlar Rasûlüllah Efendimiz’in sünnetiyle tespit edilmiştir.

Kezâ, “Ey insanlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz, şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki felah bulasınız.”(9) ayetiyle içki haram kılınmış, fakat içene verilecek ceza İslâm hukukunda sünnetle tespit edilmiştir.

Ayet-i Kerîmede, “Erkek hırsız ve kadın hırsızın yaptıklarından dolayı ibret verici bir cezâ olarak ellerini kesin. Allah Âzîzdir, Hâkim’dir.”(10) buyrulmaktadır. Fakat cezayı gerektirecek hırsızlığın ne olduğu, ellerin nereden nereye kadar kesileceği müphem/belirsiz bırakılmış, bütün bunları sünnet açığa kavuşturmuştur.

Yine Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “İman edip imanlarına zulüm karıştırmayanlar, işte onlar hidayete ermiş gerçek emniyete nâil olmuş kimselerdir.”(11) Cenâb-ı Hakk’ın, hidayet ve emniyete nâil olmak için ‘îmâna karıştırılmamasını’ şart koştuğu zulümden murâd nedir? Zulmün bütün çeşitleri midir? Yoksa herhangi bir zulüm müdür? Ayet-i kerîmede bu soruların cevabı olmadığı için ashâb-ı kirâma çok ağır geldi. “Hangimiz var ki, nefsine zulmetmemiş olsun?” diyorlardı. Allah Resûlü( s.a.v.) onlara, “Sizin zannettiğiniz gibi değil. Buradaki zulümden maksat, Lokman’ın dediğidir. O “Ey oğulcuğum, Allah’a şirk koşma. Muhakkak ki şirk en büyük zulümdür(12)diyerek, zulümden maksadın şirk olduğunu bildirmiştir.”(13)

Bütün misâllerde görüldüğü üzere, Resûlüllah’ın sünneti olmadan Kur’ân’ı anlamak mümkün değildir.

***

SÜNNETTE OLAN KUR’AN’DA DA VARDIR

İmam Şâfiî hazretleri bir gün Mescid-i Haram’da oturmuş sohbet ediyordu. “Bana soracağınız her şeyin cevabını Kur’an’dan verebilirim” dedi. Orada bulunanlardan birisi, “İhramda iken eşek arısı öldürmenin hükmü nedir?” diye sordu. Hz. İmam, “Bir şey gerekmez” diye cevap verince, soruyu soran, “Bu Allah’ın kitabının neresinde var?” dedi. İmam Şâfiî, “Resûl size ne getirmişse onu alın. Neden de yasakladıysa, ondan sakının” ayetini, peşinden de mevzu ile alâkalı hadis-i şerifi senediyle birlikte okuyarak mes’eleyi çok güzel bir şekilde açıkladı.(14)

Sünnet-i seniyyenin tesbitinde kılı kırk yaran bir hassâsiyetle hareket edilmiş, hadis diye uydurulmak istenenler ortaya çıkarılmıştır. Sırf bu hususla alâkalı müstakil eserler yazılmıştır. Bu itibarla endişeye, kafaları ve gönülleri bulandırmaya mahal yoktur.

Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bizzat kendileri sünnet-i seniyyelerine ittibâ edilmesinin/tabi olunmasının üzerinde durarak şöyle buyurmuşlardır:

“Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı sıkıya sarıldıkça dalâlete düşmezsiniz. Bunlar, Allah’ın kitabı ve sünnetimdir.”(15) “Benim sünnetime, Râşid Halifelerim’in(dört halifenin) sünnetine temessük edin (tutunup sarılın), azı dişlerinizle sımsıkı yapışın.”(16)

Rabbimiz celle şânühû, âlemlere rahmet olarak gönderdiği Resûl-i Kibriyâsı’nın ve onun Râşid Halifeler’inin sünnetine sımsıkı yapışıp yaşamaya ve yaşatmaya bizleri muvaffak kılsın.


DİPNOTLAR
1 Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmrân, 3/31.
2 Kur’ân-ı Kerim, Nisâ, 65.
3 Kur’ân-ı Kerim, Nisâ, 63.
4 Kur’ân-ı Kerim, Nûr, 63.
5 Ebû Dâvud, Sünen, Sünnet, 5.
6 İbn Mâce, Mukaddime 2.
7 Sünnet Müdâfaası, Muhammed Ebû Şerbe (Terc.), 1, 54.
8 Kur’ân-ı Kerim, Nahl, 44.
9 Kur’ân-ı Kerim, Mâide, 90.
10 Kur’ân-ı Kerim, Mâide, 28.
11 Kur’ân-ı Kerim, En’âm, 82.
12 Kur’ân-ı Kerim, Lokman, 13.
13 Buhârî, Sahîh, Tefsîr 60-71.
14 Sünnet Müdâfaası, 1, 51.
15 Feyzu’l-Kadîr, 3, 240.
16 Sünenü Ebî Dâvud, Sünnet.

HALİS ECE

[Okuyucularımızın daha iyi anlayabilmeleri maksadı ile, yazarının affına sığınarak makalede sadeleştirme ve bazı tabirleri izah sadedinde eklemeler yapılmıştır.
Akademi Yönetimi]

"Başörtüsüne karışma!"

"Başörtüsüne karışma!"


Cumhuriyet'in ilk Milli Eğitim Bakanları'ndan Hikmet Bayur anlatıyor:

"Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) bulunduğum sırada eski emniyet genel müdürlerinden Trabzon valisi Rifat Bey, vilayetteki bayan öğretmenler arasında bir kısmının başörtü ile okula geldiklerini bildirip, bunu bir emirle yasaklamamı istedi.

Mektubu Cumhurreisine gönderdim. Şu yolla konuştu:

'Bu işe karışma, zamanla kültür ilerledikçe bunlar hep olacaktır; bu sırada bize düşen, başörtü giymeye zorlayanlar varsa onlarla mücadeledir. Başörtü işi, fes işi gibi kör bir taassubun sonucu değildir; insanlarda pek canlı olarak var olan ayrı bir duygunun, kıskançlık duygusunun da tesiri altındadır....'"Bunun üzerine valinin mektubunu karşılıksız bıraktım."
Türk Tarih Kurumu yayını, Belleten, Ekim 1973, c. 148, no: 37)

Evet, keşke bugün de başörtüsünün kör bir taassubun neticesi veya bir başka maksada mebni bir şey olmadığı idrâk edilebilse...

Zira dinimizde, Müslüman hanımların, yabancı erkeklerin görebileceği yerlerde başlarını örtmeleri farzdır. Nasıl örtülmesi icap ettiğini ise, Cenâb-ı Hakk Kitabımız Kur'ân-ı Kerim'de,

"Mü'min kadınlara söyle... başörtülerini yakaları üzerine sarkıtsınlar" (S. Nûr, 31) buyurarak açıklıyor. Ama "tartışmalar" maalesef sürüp gidiyor...

Baykuş Uğursuz mu?

Baykuş Uğursuz mu?


Hz. Süleyman (aleyhisselam), huzuruna girip selâm veren baykuşa sormuş

- Ey Baykuş! Evlere konunca niçin uzun uzun ötersin?
- İnsanoğlu bu kadar ağır imtihanla karşı karşıya iken nasıl rahat uyur? demek isterim.
- Gündüzleri niçin dışarı çıkmazsın?
- İnsanoğlunun birbirine olan zulümlerinden dolayı...
- Feryadında ne dersin?
- Ey gafiller! Yolculuk var. Hazırlıkta bulunun, derim.

Hz. Süleyman (a.s.) şöyle buyurmuş: "İnsana böyle yolgösteren başka bir kuş yoktur. Neden insanoğlu onu uğursuz sayar, anlamadım."

( Süleyman peygamber hem insanlara hem de cinlere peygamber kılınmış ve bütün mahlukatın lisanı ona öğretilmiştir.)

Hizmetin küçüğü, büyüğü olmaz

Hizmetin küçüğü, büyüğü olmaz


Çolak Hasan, yeniçeri olmak istiyordu. Acemiler ocağına başvurdu. Fakat ağa ocağa kabul etmedi. Hasan’ın boynu büküldü. Sonra, çolak elini gizlemek için bedenine yaklaştırdı ve kendi kendine; “Artık hiç bir zaman savaşa katılamıyacağım, yeniçeri olamayacağım” dedi.

Oradan ayrılarak evine gitti. Çolak eline baka baka ağlamaya başladı. Devrin büyük âlimlerinden Hoca Sa’deddîn Efendi, sarayın bahçesinde gezintiye çıkmıştı. Hasan’ın ağlama sesini duydu ve sesin geldiği tarafa doğru yürüdü. Hasan’a, niçin ağladığını sordu. Hasan çolak elini arkasına saklayarak, gözyaşlarını gizlemeye çalışıyordu. Hoca Sâdeddîn Efendi ona; “Derdini bana söyle de bir çâresini bulmaya çalışalım” dedi. Hasan; “Çâresini bulamazsınız” deyince, Hoca; “Sen yine söyle” dedi. Hasan yaşlı gözlerini Sa’deddîn Efendi’nin gözbebeklerine dikerek; “Pâdişâh efendimiz düşman üzerine sefer düzenlemiş. Fakat ben gidemiyeceğim. Hayâtım boyunca hiç asker olamıyacağım ve sefere katılamıyacağım. Bir süre önce beni acemiler ocağına almadılar. Eğer o zaman alsalardı, belki şimdi ben de sultânımızın ordusuna katılır, savaşa giderdim” dedi. Sa’deddîn Efendi bir süre düşündükten sonra; “Seni harbe götüreceğim” dedi. Hasan bir an hayretler içinde kaldı. Hoca Efendi onun şaşkınlığını fark edince; “Orduda sâdece muhâribler yoktur. Pek çok kişi de orduya hizmet eder. Ama savaşta önemli olan her türlü hizmeti yapmaktır. Hizmetin küçüğü büyüğü olmaz. Herkes elinden geleni yapar, sen de mutfak hizmetçisi olacaksın” dedi.

Bu sözlerden sonra Hasan, Sa’deddîn Efendi’nin yanından ayrılmadı. 1596 senesinin Haziran ayında, sultan üçüncü Mehmed ordusu ile sefere çıktı. Çolak Hasan da bu ordunun mutfak görevlileri arasında yer almıştı. Önce Budin’in yakınlarındaki Eğri kalesi feth edildi. Osmanlı ordusu, haçlılarla Haçova’da karşılaştı. Otağ-ı hümâyûn bataklığı gören bir tepeciğin üzerinde kuruldu. İlk günkü çarpışmalardan bir netîce alınamadı. Ertesi gün savaş yeniden şiddetlendi. Sultan, beyleri ve paşaları yanında olduğu hâlde savaşı tâkib ediyordu. Öğleden sonra bataklığın geçilmesi esnasında, öncü birlikleri olan Kırım atlıları bozulup geri çekilmeye başladılar. Ön saflardahi bu bozgun arkalara da bir çözülme olarak yansıdı. Fırsattan istifâde eden düşman, Sultan’ın otağına saldırdı’. Otağ-ı hümâyûn ortadan kaldırıldığı zaman Türk ordusu dağılır ve kesin şekilde mağlûb edilirdi.

Bu sırada ordunun geri hizmetini görmekle vazifeli olanlar, mutfak çadırının önünde toplandılar. Hasan ise, her zaman yaptığı gibi yine mutfak çadırından ayrılmış, savaş alanının yakınlarından çarpışmaları seyrediyordu. Ordunun bozulduğunu görünce, hemen koşarak, mutfak çadırının önünde toplanmış olan kalabalığın karşısında nefes nefese durdu. Onlara; “Ne duruyorsunuz? Kâfir, Sultan’ımızın otağına saldırıyor. Bir şeyler yapmazsak, Otağ-ı hümâyûnu düşman çizmeleri kirletecek. Ellerimiz bağlı bekleyemeyiz. Biz Türk değil miyiz? Bir ordunun mensubu değil miyiz? Analarımız bizi hangi günler için doğurdu?” diye bağırdıktan sonra, mutfak çadırına girerek direklerden birinde asılı olan baltayı kaptı. Elindeki baltayı hırsla sallayarak; “Ben gidiyorum, isteyen gelir” dedi. Bu hareket oradakileri coşturdu. Herkes ne bulduysa eline alarak, Hasan’ın peşine takıldı. Kiminin elinde bıçak, kiminin elinde satır, kiminde de kepçe vardı. Hattâ bâzıları ocaktan çektikleri ucu yanmış odunlarla hücuma katılmışlardı.

Hasan, Sultan otağına iki metre yaklaşmış olan düşmana baltasını öyle bir savurdu ki, kâfirin zırhı göğsünden parçalandı. Bir anda düşman neye uğradığını anlayamadı. Kafalarına yedikleri kepçeler ve odunlarla paniğe kapıldılar. Allah Allah sesleri ortalığı çınlatmaktaydı. Tepe-nin üzerinde hâdiseyi seyreden Hoca Sa’deddîn Efendi, yanında bulunan Cağaloğlu Sinân Paşa’ya; “Düşmanın bu şaşkınlığından istifâde edebiliriz. Ne duruyorsun?” diye bağırdı. Savaş bir anda tam tersine dönmüş, düşman askeri dağılmış, kaçmaya başlamıştı. Az önce zafer naraları atan ağzı salyalı kâfirler, her şeylerini bırakarak kaçıyordu. Fakat bu zaferin kazanılmasında büyük rol oynayan Çolak Hasan ağır yaralandı. Hasan, Sultan’ın çadırına getirildi. Bir ara gözlerini açtı. Çadır kapısından Pâdişâh’ın girmekte olduğunu görünce; “Çok şükür, çok şükür Pâdişâh otağına kâfir girmedi” diyerek son nefesini verdi. Çadırda duâlar, şehîdlerin acısı, zafer sevinci ve göz yaşı birbirine karışmıştı.

Mufassal Osmanlı Târihi

Anne ve babanın evladı üzerinde on hakkı vardır

Anne ve babanın evladı üzerinde on hakkı vardır


1 - Eğer muhtaç ise yedirmek.
2- Muhtaç ise hizmet etmek.
3- Çağırınca icabet etmek.
4- Günah olmayan bir şeyi emredince itaat etmek.
5- Anne ve babası ile konuşurken yumuşak konuşmak, kaba ve kırıcı konuşmamak.
6- Elbise ihtiyâcı olursa giydirmek (gücü yettiği kadar).
7- Yürürken arkasında yürümek.
8- Kendisi için sevdiğini onlar için de sevmek.
9- Kendisi için kerih görüp istemediğini onlar için de kerih görmek.
10- Her ne zaman kendisi için duâ ve istiğfar ederse onlariçin de mağfiretle duâ etmek.

Fakîh Ebu'l Leys'e "Anne ve baba evlâdından kızgın ve kırgın olarak vefat ederse vefatından sonra memnun etmek mümkün olur mu?" diye suâl olundu, o da "Üç şeyle mümkün olur:

1- Salih olmak,
2- Onun yakınlarına ve dostlarına iyilik yapmak,
3- Onlar için sadaka verip duâ ve istiğfarda bulunmak." dedi.

Bir kişinin anne ve babası kafir ve fakir ise, onların nafakası müslüman çocuğu üzerine olur. Ve onun anne ve babasına iyi davranması, ziyaret edip hizmetlerini yapması lâzım gelir. Ancak, onu dininden döndürmeye uğraşırlarsa o zaman ziyaret etmemesi caiz olur.

Daima Hayırla Yadedilecek Bir Kahraman; Sadrazam Sinan Paşa

Daima Hayırla Yadedilecek Bir Kahraman; Sadrazam Sinan Paşa

"Koca Yavuz, gözyaşlarını saklamaya lüzum görmeden ağlıyordu..."

----

Ridaniye Meydan Muharebesinin en kızgın ânıydı. Sultan Tumanbay'ın kumanda ettiği Memlûk ağır süvarisi, bir an önce neticeye gitmek için Yavuz Sultan Selim Han'ın kumanda ettiği Osmanlı ordusunun merkezine yüklenmişti. Ancak. Yavuz hazırlıklı idi. Aniden topların önüne dizdiği askerlerin iki yana açılmasını emretti. O anda harp sahrasını inim inim inleten müthiş bir gümbürtü yükseldi. Planını bizzat Yavuz'un çizdiği ve dünyada ilk defa Osmanlılar tarafından bu savaşta kullanılan yivli toplar vazifelerini hakkıyle yapıyorlardı. Memlûklüler perişan bir vaziyette geri çekilmeğe başladılar.

Tumanbay'm çekildiğini gören, Memlûklü ordusu kumandanlarından Cânbirdi Gazâlî hezimeti önlemek için Osmanlı.sağ kanadına doğru hücuma kalktı. O tarafta Vezir-i Âzam Sinan Paşa kumandasında Anadolu tımarlı sipahileri vardı. Bu âni Memlûklü hücumu karşısında, şaşıran tımarlı sipahiler, kendilerini toparlamağa bir türlü fırsat bulamamışlardı. Mukavemet edemeyince çekilmeğe başladılar. Bu nâzik anda, Sinan Paşa'nın gür sesi duyuldu:

"Koman yiğitlerim, vurun arslanlarım" diyen' Sinan Paşa, yalınkılıç ileri atılmış, en ön safa geçmiş, kahramanca çarpışmağa başlamıştı. Şanlı kumandanlarının ön saflarda vuruştuğunu gören askerler geriye dönüp, yıldırım gibi Memlûklü askerlerinin üzerine atıldılar.

Sinan Paşa, genç bir yeniçeri gibi döne döne savaşıyor, zaman zaman getirdiği tekbirlerle, attığı naralarla askerleri coşturuyordu. Bu arada birkaç yerinden ağır bir şekilde yaralanmıştı. Fakat yaralarına aldırış etmeden çarpışmağa devam ediyordu. Yavuz, Sinan Paşanın yaralandığını görmüştü, haber göndererek, Sinan Paşa'nın geri çekilmesini emretti. Haberci Padişahın emrini Sinan Paşa'ya aktarınca. Paşa şöyle dedi:

"Bizim Cenâb-ı Zülcelâle ve Devlet-i ali-i Osmaniyeye bir can borcumuz var. Bu can tenden çıkıncaya ve elimiz kılıç tutmaz hale gelinceye kadar burada sebat etmek ve şehit olmak en büyük arzumuzdur. Ben gerilere çekilmek değil, daima ileriye atılmayı yeğ bulurum."

Sinan Paşa bu sözleri söyledikten sonra, 'Ya Allah!" diyerek yeniden en ön saflara doğru atıldı. Söylediği gibi, eli kılıç tutmaz hale gelinceye kadar vuruştu. Aldığı pek çok yaranın tesiriyle harb meydanında şehidlerin arasında uzandı ve oracıkta ruhunu Rahmân'a teslim etti. İ'la-yı kelimetullah(Allah’ın adının ve din-i İslam’ın yüceltilmesi) için, tefrikayı(ayrılığı) kökünden halletmek ve İttihat-ı İslâm'ı (İslam Birliğini) tesis etmek için yola çıkan Padişahla ve ordusuyla aynı ideali paylaşan Sinan Paşa, bu ideal uğruna seve seve canını feda etmişti.

Mısır'ın Osmanlı topraklarına katılmasını netice veren Ridaniye Zaferinde (22 Ocak 1517) Sinan Paşa'nın payı büyüktür.

Yavuz, zaferin ertesi günü harp meydanını dolaşırken, Sinan Paşa'nın şehidler arasında uzanmış yatan cesedini gördü. Bu değerli vezirini kaybettiği için çok üzülmüştü. O gün bütün şehitlerle birlikte Sinan Paşa'nın da cenaze merasimi yapıldı. Cenaze namazları oracıkta kılındı. Yavuz, bu merasim esnasında teessürünü gizlemedi. Koca Yavuz, gözyaşlarını saklamaya lüzum görmeden ağlıyordu...

Meşhurların Son Anları, Burhan Bozgeyik, İstanbul, 1993, Sayfa:241-242

Padişah Her İstediğini Yapabilir miydi?

Padişah Her İstediğini Yapabilir miydi?

Bir defasında Yavuz Sultan Selim Han, Enderûn-u Hümâyûn ağalarından 30-40 kişinin, işledikleri bir suç üzerine derhâl öldürülmelerini emretmişti. Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi durumu öğrenince, acele ile pâdişâhın yanına vararak;

"Şöyle bir haber işittim" dedi. Yavuz da:
"Doğrudur, ancak senin saltanat işlerine karışmaya ne hakkın vardır ki bunu bana sorarsın?" diye sert bir cevap verdi. Zenbilli Ali Efendi;

"Biz âhiret işlerini tanzim etmekle vazîfeli olduğumuzdan, sana şer'î hükümleri bildirmeye geldim" diye cevap verdi. Pâdişâhın;

"Umûmî ahvâlin (Sosyal düzenin) düzelmesi İçin bir fırkanın öldürülmesine cevaz verilmez mi?" sözüne karşılık, Zenbilli:

"Âlemin düzelmesi bunların öldürülmelerine bağlı değildir. Suçlarına göre cezalandırılmak yeter" karşılığını verdi. Bunun üzerine Pâdişâh:

"Peki öldürülmelerinden vazgeçtim; fakat kapımdan çekip gitsinler" demişti. Zenbilli de:
"Bu mümkündür; ancak bunlar sizin husûsî hizmetlilerlnizdendirler. Bu itibârla kendilerine, geçimlerini sağlayacak bir şey verilmeden çıkarılırlarsa süfli işlerde çalışmak zorunda kalırlar. Bu ise sizin saltanat ve sânınıza yakışmaz. Eğer hizmetten atar da beytü'lmâlden (devlet hazinesinden) karşılıksız bir şey verirseniz bu sefer de hazîneye zarar vermeniz doğru olmaz. En iyisi suçlarına göre ta'zîr ile başka hizmetlerde alıkoyun" deyince Yavuz Sultan Selim Han "şeriatın dediği olur" dedi.

Zenbilli Ali Efendi teşekkür ederek pâdişâhın huzurundan ayrıldı. Yavuz Sultan Selim Han da onu methederek uğurladı.

Yavuz Sultan Selim Han, Zenbilli Ali Efendi'yi takdir etti. Anadolu ve Rumeli kazaskerliğini de onun uhdesine verdiğini bildirdi.

Zenbilli Ali Efendi bu teklifi önce nezâketen kabul etti. Sonra da şöyle bir cevap yazıp gönderdi:-"Velâkin Hazret-i Hak ile ahdim vardır ki: Söz veya kalemimden (Hükmettim!..) kelimesi çıkmaya... Ol ahdimizi korumak yüzünden, vuku bulan kusurumuzu af buyurmak, bu duacınızın sonsuz recâlarıdır..."

Osmanlı'ya ihanetin bedeli

Osmanlı'ya ihanetin bedeli

1941 yılında, yani İkinci Dünya Harbi sırasında, savaşın tesirlerini araştırmak üzere, Feridun Cemal Erkin, devlet tarafından Arap ülkelerine gönderilir. Suriye, Irak, Filistin ve Mısır’ı dolaşır. Bu esnada, krallığı henüz îlan edilmemiş olan Emir Abdullah tarafından Ürdün'e de davet edilir. Abdullah, İstanbul’da büyümüş, tahsilini de Devlet-i Âliye'nin bu muhteşem idâri ve irfan merkezinde tamamlamıştır.

Bununla beraber bedevî hayat tarzına bağlı bir Arap'tır. Çadırda yaşamakta ve bundan da büyük zevk almaktadır. Feridun Cemali de Şerta nehrinin karşı yakasındaki Şu'ne ovasına kurdurduğu çadırında kabul eder. Türkçe'yi, gayet nefis bir İstanbul şîvesiye konuşmaktadır.

Harp hakkında fikir teatisinde bulunurlar. Neticede söz dönüp dolaşır ve Devlet-i Âliye'nin yıkılışına gelir. Çadırda ikisinden başkası yoktur. Emir Abdullah, uzun bir muhasebeden sonra kendisini itirafa hazır hisseden bir suçlu gibi,

—Bakın Feridun Bey, der. Bunu yalnız size anlatıyorum. Babam Şerif Hüseyin, İngilizler'in kendisini Hicaz Kralı ilan etme va'dine kanarak, Osmanlı İdaresine isyan etti. Gerçi İngilizler sözlerini tuttular ve kendisini kral yaptılar; fakat, bir süre sonra Vehhâbîler tarafından düşürüldü ve kaçmak zorunda kaldı. Çaresizdi, ister istemez İngilizler'İn himâyesi altında Kıbrıs'a yerleşerek sürgün hayatı yaşamaya başladı..."

Emir Abdullah, bu samimi itiraflardan sonra kısa bir süre susar ve dolu gözlerini Feridun Cemalden kaçırmaya çalışarak devam eder:

"Babam Kıbrıs ‘ta hastalandı!.. Bunun üzerine kendisini Amman 'a getirttim. Uzun müddet hasta yattı ve hakikaten çok acı çekti. Bir gün Saray Bandosu, öteden beri âdet olduğu üzere,ikindi vakti bahçede konser veriyordu. Hava çok sıcak ve pencereler açıktı. Bir ara bando İzmir Marşı 'nı çalmaya başlamaz mı?! Babam eski güzel hâtıraları hafızasında canlandırıp da üzülmesin diye, pencereyi yavaşça kapadım. 'Evlat!' diye seslendi, 'Neden pencereyi kapıyorsun? İzmir Marşı'nı dinlemiyeyim diye mi?' Sonra beni yanına çağırdı, 'Dinle' dedi.
... 'Ben, yani senin baban, velînimetine İhanet etmiş âsi bir kulum, günâhım büyüktür. Kral olacağımı sandım, sürgün oldum. O da yetmedi, hastalanıp buraya sığındım. Aç şu pencereyi de marşı dinleyeyim; duyduğum vicdan azabının şiddeti, bu marşın uyandırdığı hâtıralarla büsbütün artsın; bu dünyada çektiğim ıztırâp, artan vicdan azâbıyla büsbütün ağırlaşsın! O zaman belki Cenâb-ı Hakk, bu günahkâr kulunu dünyada affederek hesap gününde daha ağır bir cezaya çarptırmaz!"

Feridun Cemal Erkin, Emir Abdullah'ın büyük bir samimiyetle anlattıklarını hayret ve heyecanla dinlemiş ve ömrünün sonuna kadar hiç unutmamıştır. Bunun için Şerif Hüseyin hanedanının akıbetini hususi bir dikkatle takip etmiştir.

Abdullah, günahlarına ortak olduğu Şerif Hüseyin'in ortanca oğluydu. İngilizler onun için Ürdün'de bir emirlik kuruvermişlerdi. 20 Temmuz 1951'de, Kudüs'te Ömer Câmilnin önünde uğradığı suikasttan kurtulamadı ve yerine oğlu Tallâl geçti. Onun da aklî muvâzenesi yerinde değildi, 1952 yılında tahttan indirildi. İstanbul’da Ortaköyde Sağlık Yurdunda öldü. 1999’ da kanserden ölen kral Hüseyin, Tallâl'in oğlu idi.

İngilizler, Şerif Hüseyin'in büyük oğlu Faysalı da Irak kralı ilan etmişlerdi. Lawrence'le iş birliği yaparak Osmanlı garnizonlarına kanlı baskınlar düzenleyen ve Birinci Dünya Harbi sonunda Versay muahedesine babası adına katılan bu Faysal da, esrarlı bir şekilde zehirlenerek öldürüldü.

Genç yaşta tahta oturan oğlu Gazi ise, şüpheli bir trafik kazası neticesinde hayatını kaybetti. Yine genç yaşta tahta geçen torunu Faysal, amcası Emir Abdullah ve bütün aile fertleri, Bağdat’ta General Kasım’ın adamları tarafından katledildiler. Evet, krallık hayâli ve Osmanlı'ya ihanetle başlayan maceranın kısaca kıssası böyle... Bundan hisse çıkarmak da bize kalıyor.

Yeni yayınlardan e-posta ile haberdar ol!

Bu ay öne çıkanlar