2011-08-08

Hat Sanatı - Hüsn-i Hat (Belgesel video)






Dünyanın En Kahraman Alayı: Çanakkale Savaşı'nın 57. Alayı (video)



57. Alay, Çanakkale Savaşı’nın başlangıcı kabul edilen Anzak Çıkarmasını durdurmak amacıyla 25 Nisan 1915 sabahı harekete geçen Osmanlı alayıdır.

19. Fırka'ya bağlı üç alaydan (72, 77 ve 57) biri olarak Tekirdağ Yarkışla mevkiinde 1 Şubat 1915 tarihinde kurulan 57. Alay'ın alay komutanı, Hüseyin Avni Bey (Arıburun)'dir.

Sonraki Üç Yıl (12 Eylül 1980 Darbesi Belgeseli)



12 Eylül Darbesi veya 1980 İhtilali, Türkiye'de, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 12 Eylül 1980 günü emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği askeri müdahale. 27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi. Bu müdahale ile Süleyman Demirel'in Başbakan'ı olduğu hükümet görevden alındı, Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi, 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası tamamen rafa kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir askeri dönem başladı. Bu dönem yaklaşık dokuz yıl sürdü.12 Eylül 1980 ardından partiler lağvedildi, parti liderleri önce askeri üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı.

2010 anayasa referandumunda, değişikliklerin kabul edilmesiyle 13 Eylül 2010 tarihinde İnsan Hakları Derneği (İHD), 78’liler Girişimi, İstanbul Tabip Odası'nın da dahil olduğu çeşitli sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve derneklerden oluşan yaklaşık 40 kuruluş Sultanahmet Adliyesi’nde suç duyurusunda bulundu.

Fethullah Gülen'i Doğru Tanımalıyız - Hıristiyanlığın Truva Atı - Dinler arası diyalog tuzağı (Belgesel video)

Bölüm:1





Bölüm:2







Bölüm:3



Fethullah Gülen'i Doğru Tanımalıyız - Hıristiyanlığın Truva Atı - Dinler arası diyalog tuzağı (Belgesel video)



Dinler arası diyalog deyip bizi arkamızdan vuruyorlar (video)




Konuşan Tarih - Ankara (Belgesel video)






Anadolu'dan Rumeli'ye Oya - Ata Yadigarı (Belgesel video)




Afrika'da Türk İzleri - MALİ (Belgesel video)




 

Afrika'da Türk İzleri - Kenya (Belgesel video)




İnsan Gezegeni - Okyanuslar (Belgesel Video)



Ata Yadigarı - Anadolu'da Ayakkabı'nın Tarihi (Belgesel video)




Suyun Şarkısı




2011-08-02

Derin Dondurucuda Yaşam; Kuzey Kutbu (Belgesel Video)

İnsanoğlu her iklimde, her coğrafyada kendine yaşam imkanı oluşturabiliyor. Kuzey kutbunda güneşe, yaza, yeşile hasret yaşayan insanların inanılmaz hikayesi.... Çok kaliteli ve emek harcanmış görüntülerle...



Batı Medeniyeti İslam Medeniyetinin ÇOCUĞUDUR (Belgesel video)

Batının ulaştığı teknik üstünlüğe aslında İslam alimlerinin eserlerini ve buluşlarını çalarak ulaştığını biliyor muydunuz?

Kur'an-ı Kerim'de iki yüz elliden fazla ayet-i kerime, Müslümanlara akıllarını kullanmayı ve ilmi araştırmalarda bulunmayı emrediyor...

Avrupa'da insanların dini inançları yüzünden vahşi hayvanların önüne atıldığı veya diri diri yakıldığı bir dönemde, Galileo gibi dünyanın yuvarlak olduğunu iddia edenlerin idam edildiği bir dönemde, İslam, dinde zorlamayı şiddetle red ediyor, alimin yüzüne bakılmasını bile ibadet sayıyordu...



Türkiye'nin hiç borcu yoktur. Çünkü Türkiye borcunu ödemez! (Bunları duymak istemeyeceksiniz) Video

Cesur yürek ve dobra dobra bir ekonomi profesöründen bu güne dek hiç duymadığınız, duyunca şok olacağınız açıklamalar...

Ekonomimiz gerçekten büyüyor mu?
Enflasyon değerleri gerçeği yansıtıyor mu?
İç ve dış borcumuz azalıyor mu?
İşsizlerin sayısı doğru mu?
Global kriz var mı, bizi de vurur mu?
Yunanistan battı mı?
Havuz sisteminin asıl mimarı kim?
Zarar kelimesi neden kullanılmaz da cari açık denir?
Bir banka nasıl batırılır, hortumlanır?
2001 krizinde neler yaşandı?
Türkiye'nin ekonomisini ehliyetsiz ve liyakatsiz insanlar mı kontrol etti/ediyor?



Parça:1





Parça:2



Parça:3



Parça:4


Konuşan Tarih - Konya (Belgesel Video)



Uçan Kameralar (Belgesel Video)

Parça:1



Parça:2


Osmanlı Saray Ressamı Fausto Zonaro ve İstanbul (Belgesel Video)



Bulutlara Doğru - Karadeniz Yaylaları (Belgesel video)



Konuşan Tarih - ANTALYA (Belgesel Video)



Karagöz ile Hacivat - Turkuvaz (video)



Konuşan Tarih - Rize (Belgesel video)



Müzelerimizde Küçük Bir Gezinti Yapalım (Belgesel Video)



Tesettür / Örtünme Hakkında Çok Güzel Bir Sohbet - Seyfettin Alkan



Anadolu'da Taşın Sanata Dönüşmesi; Taş İşçiliği (Belgesel video)



Konuşan Tarih - Kırklareli (Belgesel video)



Hasret olduk eski istibdâda (baskıya) biz...

Hasret olduk eski istibdâda (baskıya) biz...


Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın saltanat zamanını istibdat (baskı) devri îlan eden İttihat ve Terakki cemiyeti, hürriyet, adalet ve müsavat (eşitlik) teraneleri ile 1908 yılında İkinci Meşrutiyeti "Hürriyet" ismi ile îlan ettikten sonra bir tertiple meşhur 31 Mart isyanını çıkarmış ve pâdişâhı tahttan indirdikten sonra milleti kan deryasında boğmaya başlamışlardı.

İttihatçıların hürriyet teraneleri birçok şâir ve edip tarafından desteklenmişti. Hattâ büyük halk kitleleri arasında da revaç bulmasından kısa bir müddet sonra hürriyet perestlerin pişmanlığı ve istibdat(baskı) devri dedikleri o 33 yıllık huzur devrini mumla aramaya başlamaları ibret vericidir.

Bunlardan Süleyman Nazîf, Sultan İkinci Abdülhamid devrine olan hasretini şöyle dile getirmiştir:

Pâdişâhım, gelmemişken yâda biz
İşte geldik senden istimdada biz
Öldürürler, başlasak teryâda biz
Hasret olduk, eski istibdada biz.

Dem-bedem coşmakta fakr u ihtiyaç
Her ocak sönmüş ve susmuş, millet aç
Memleket matemde, öksüz taht u taç
Hasret olduk eski istibdada biz.

İipek böceği ve insan

İipek böceği ve insan


Ebû Tâlib el-Mekkî (r.a.) Kûtü'l-Kulûb isimli kitabında şöyle buyurmuştur:

"Bazı hikmet sahipleri, insanoğlunu ipek böceğine benzetmişlerdir. İpek böceği, çıkış yeri kalmayıncaya kadar ipeği kendi üzerine örer durur. Dokumayı tamamlayınca çıkmak ister, ancak dokuduğuna zarar vermesin diye öldürülür, ipeği başkasına kalır.

İpek böceğinin hali; ailesi ve malı yolunda ömrünü tüketipte malları varislerine kalan cahil kazanç sahiplerininin haline benzer. Eğer vârisleri malı Allah'a itaatte ve hayır yolunda harcarlarsa malın hayrı onlara, hesabı ise kendisine âit olur. Eğer onunla Allah'a isyanda bulunurlarsa günahta onlara ortak olur. Hangisi daha zararlıdır; insanın ömrünü başkası için harcaması mı yoksa malının sevabını başkasının mîzânında görmesi mi?"

Gemilerin Karadan Yürütülmesi Bir Efsane Mi?

Gemilerin Karadan Yürütülmesi Bir Efsane Mi?

21-22 Nisan 1453 gecesi, Dolmabahçe Kumbaracı yokuşunu takip ederek, Aşmalı Mescid'den, Tepebaşı yoluyla Kasımpaşa'ya ormanlık ve toprak yollar temizlenerek bir yol açıldı. Yola, çam ve diğer ağaç kalaslar döşendi ve üzerlerine iç yağı, zeytinyağı sürülerek kaygan hale getirildi. Donanma, binlerce nefer ve yük hayvanları ile çekilerek bir gecede Haliç'e indirildi.

Gemilerin karadan yürütülmesi; fetih esnasında şehirde olan Bizans tarihçisi Dukas, Dursun Bey ve Venedikli Barbonun tarihlerinde de yazılmış olup; ayrıca Âşıkpaşazâde. Mehmed Neşrî. Tâcizâde Cafer Çelebi, Müneccimbaşı, Nişancı Mehmed Paşa. İbn-i Kemâl Paşa gibi tarihçiler de ittifakla bildirmişlerdir.

Bizans tarihçisi Dukas diyor ki: "Böyle bir hârikayı kim gördü ve kim işitti? Iran Şahı Serhas, Çanakkale Boğazı'nda köprü inşa ederek, askeri karşıya geçirdi. Bu yeni hükümdar ve bana kalırsa neslinin son pâdişâhı Mehmed (Fâtih), karayı denize çevirdi ve gemileri dalgalar yerine, dağların tepelerinden geçirdi. Binâenaleyh bu Serhâs'ı da geçti. Zira Serhâs, Çanakkale Boğazı'nı geçti ve Atinalılara mağlûb olarak kahrolmuş bir halde geri döndü. Mehmed ise karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakîkî altın gibi parlayan İstanbul'u, yani dünyayı tezyîn eden şehirlerin kraliçesini fethetti."

Müneccimbaşı Ahmed Dedet Sahâifü'l-Ahbâr isimli eserinde bu hâdiseyi "Allâhü Teâlâ, bu meselede pâdişâh hazretlerine güzel bir tedbîr ilham eyledi; Muhasara için tedârik olunan gemileri Boğazkesen Kalesi'nden Kasımpaşa'ya kadar döşenmiş yağlı tahtalar üzerinden kaydırarak Haliç'e indirtti." demektedir.

Gemilerin karadan yürütülmesinde şüphe yoktur. İhtilaflı olan husus, gemilerin Haliç'e indirildiği güzergâhdır.

Fâtih Sultan Mehmed Han, sadece İstanbu"un fethinde değil, Belgrad muhasarasında da gemileri Sava Nehri'ne karadan yürüterek indirmişti.

Osmanlı, İslam alimi kılığına giren hainleri idam etmişti

Osmanlı, İslam alimi kılığına giren hainleri idam etmişti

İranlı Molla Kâbız, Kanunî zamanında İstanbul'a gelip "Hz. İsa bütün peygamberlerden ve hattâ Peygamberimizden bile üstündür!" gibi sapık fikirlerle Müslümanların itikâdlarını bozmaya çalışıyor, bazı âyet ve hadisleri kendi kasır görüşü ile te'vil ve tefsir ederek, Müslümanlığı kabul etmiş görünerek Hıristiyanlığı ondan üstün göstermeye çalışıyordu.

O zaman İslâm hilâfetinin merkezi ve İslâmiyet'in muhafızı bir Sünnî Müslüman devletinin payitahtında(başketinde) böyle bir mugalatanın ortaya atılması, memleketin mâneviyyâtını sarsacak bir tehlike idi.

Bir takım câhillerin fikirlerini çelerek memleketin manevî birliğini bozmaya çalışan Kâbız'ın faaliyetleri bâzı ulemânın şikâyetleri üzerine hem saraya, hem hükümete aksetmiş, fakat meselenin hukukî mahiyetinden dolayı Molla birdenbire cezalandırmayarak Divân'da nazariyyesini (iddiasını) îzâha davet edilmiştir ki; Avrupa'da, Katoliklerin, imanlarından en hafif şekilde bile şüphe ettikleri insanları diri diri yaktıkları bir devirde; İslâm dininin en mühim esaslarına açıktan saldıran bir şahsın nihayet ilmî bir münâkaşaya ve nazariyyesini isbâta davet edilmesi, on altıncı asırda hukukun Avrupa'ya nisbetle Türkiye'de ne kadar esaslı olduğunu göstermesi bakımından bilhassa dikkat edilecek bir noktadır.

Molla Kâbız, Kânûnî'nin emriyle Divâna getirilmiş ve Şeyhül-islâm KemalPaşazâde Şemşüddin Ahmed Efendi ile o devrin büyük âlimlerinden İstanbul Kadısı Sa'düddin Çelebi ile karşılaştırmıştır.

İbni-Kemal (r.h.), Kâbız'ın bozuk fikirlerini sükûnetle dinlemiş, sonra davasının çürüklüğünü ilmî delillerle isbât etmiştir.

Nihayet söyleyecek söz bulamayan Kâbız da hatâsını itiraf etmiştir. Kendisine hatâsından döndüğü takdirde serbest bırakılacağı teklif edilmişse de, kabul etmediği için nihayet îdâmına hükmedilmiştir.

Dua için bazı faziletli vakitler

Dua için bazı faziletli vakitler

Müslüman, hiçbir gün ve geceyi duâsız geçirmemeli dua için en faziletli vakitleri, saatleri gözetmelidir.

Cuma günü birinci ezanın okunduğu vakit ve cuma günü güneş batmak üzereyken, hatibin minberde oturduğu vakit, ezanla kamet arasında, namaza durulacağı vakit, çarşamba günü öğle ile ikindi arası, her gün zeval vakti, seher vakti, cuma günü ve gecesi, receb ayının ilk gecesi, şaban ayının on beşinci, yani berât gecesi, kadir gecesi, arefe günü, bayram geceleri dua için en fazîletli vakitlerdir.

İftar anında ve kalbin yumuşadığı zaman duâ etmeyi ganimet bilmelidir. Çünkü kalbin yumuşaması Allah'ın bir rahmetidir.

Übey bin Ka'b (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)'in huzurunda Kur'ân-ı Kerîm okuyunca ashabın kalbleri yumuşadı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz "Kalbleriniz yumuşadığı zaman duayı ganimet biliniz. Çünkü bu bir rahmettir." buyurdular.

Hasta ziyareti esnasında hastanın yaptığı duada makbuldür.
Hz. Ömerü'l-Fârûk (r.a.) Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Hastanın yanına girdiğin zaman ona, senin için duâ etmesini söyle. Çünkü hastanın duâsı, meleklerin duası gibidir."

Kişi, ailesinden ve vatanından uzakta olduğu zaman, farz namazlardan sonra. Kur'ân-ı Kerîm hatminden sonra, İhlas Sûresi'ni okuduktan sonra ve sayıları yüze ulaşan bir Müslüman cemâati içinde duayı ganimet bilmelidir.

Toprak mahsüllerinin de zekatı vardır; ÖŞÜR FARZDIR

Toprak mahsüllerinin de zekatı vardır; ÖŞÜR FARZDIR


Öşür arazisinden çıkan mahsûlün zekâtına, -onda bir (1/10) demek olan- Öşür denilmiştir.

Öşür; âyet. hadîs ve icmâ(alimlerin ittifakı) ile farzdır. Âyet-i kerîmenin meali:

"Ey îmân edenler! Kazandıklarınızın ve arzdan sizin için çıkardıklarımızın temiz (helâl)lerinden infâk edin (zekât ve öşür verin). Gözünüzü yummadan (sıkılmadan) alıcısı olmadığınız şeylerin fenasını vermeye yeltenmeyin. Ve bilin ki Allah Ganî ve Hamîd'dir." (Bakara sûresi, âyet 267)

Hadîs-i şerîfte;

"Yağmurların, nehir ve çeşme (gibi akar) suların, tarla (içindeki) kaynağın suladığı (araziden çıkan) şeylerde (1/10: onda bir) öşür, (dolaba koşulan) hayvanlar ile sulanan (yerden elde edilen) şeylerde ise yarım (1/20: yirmide bir) öşür vardır."

Öşürde, arazî sahibinin akıllı, baliğ (ergin), zengin olması şart değildir. Öşürde itibâr, arazî sahibine değil, araziyedir. Yânî, mal sahibi; çocuk, deli veya fakir de olsa öşür ile mükelleftir.

Altın, gümüş, para ve ticâret mallarından, yılda bir defa zekât vermek gerekirken; arazide yılda kaç mahsûl elde edilirse, hepsinden ayrı ayrı öşür vermek lazımdır.

Diğer malların zekâtında, malın-paranın üzerinden bir yıl geçmesi şart olduğu hâlde, mahsûllerde bir yıl geçmesi îcap etmez.

Bal, ceviz, susam, fındık, fıstık, çam fıstığı, payam (badem), zeytin ve benzeri yağlı maddeler ile pamuk, palamut, pelit, keten tohumu, şeker kamışı, şeker pancarı, çay yaprağı ve benzeri mahsullerden öşür verilir.

Çayır otu, dut yaprağı, fesleğen yaprağı, buğday, mısır, pirinç, nohut, mercimek, bakla, fasulye, soğan, sarımsak, kavun, karpuz, salatalık, üzüm, incir, elma, armut, şeftali, erik gibi her türlü meyvelerden; yulaf, fiğ, burçak gibi her türlü hayvan gıdasından öşür verilir.

Öşrü verilen üzüm bağının içinde meyve ağaçları olsa veya bağ arasında soğan, sarımsak ekilse, o soğan ve sarımsaktan öşür vermek gerekir. Öşür arazisi içinde, ekilmediği hâlde kendiliğinden çıkan mahsûlden de öşür verilir.

Hülâsa/özetle İmâm-ı A'zam buyuruyor ki:

Yerden, araziden elde edilen mahsûlün azında da çoğunda da Öşür farzdır.

Mal, ancak zekâtın verilmemesi sebebiyle telef olur

Mal, ancak zekâtın verilmemesi sebebiyle telef olur


Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

'Sadaka veya zekât mala karışırsa (yani verilmezse) muhakkak o malı ifsâd eder, bozar.'

Bu hadîs-i şeriften iki mânâ antlaşılır:
Birincisi, bir malın sadakası verilmez ve içinde bırakılırsa o sadaka malı helak eder, malın telefine sebep olur. Şu hadîs-i şerîfde bu mânâya şehâdet eder:

"Karada ve denizde mal, ancak zekâtın verilmemesi sebebiyle telef olur."

İkinci mânâ ise, bir kişi muhtaç olmadığı halde zekâtı alır ve onu malının içine koyarsa, o zekât o malı helak eder.
Kim zekâtı vermezse Allâhü Teâlâ onu, malının muhafaza edilmesinden mahrum bırakır.

Kim sadakayı vermezse Allâhü Teâlâ onu afiyetten mahrum bırakır.

Kim duayı terk ederse Allâhü Teâlâ onu icabetten mahrum bırakır.

Kim namazı hafife alırsa Allâhü Teâlâ ölüm anında onu, "Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlüllâh" kelime-i tevhidini söylemekten mahrum bırakır.

Allâhü Teâlâ bizleri bunlardan muhafaza etsin.

Arş'ın gölgesindeki yedi sınıf kimse

Arş'ın gölgesindeki yedi sınıf kimse

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

Yedi sınıf kimse vardır ki, Allâhü Teâlâ kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı bir günde o kimseleri arşının gölgesinde gölgelendirecektir.

1- Adaletli idareci,
2- Allah'a ibâdet içinde büyüyen genç,
3- Kimsenin olmadığı bir yerde Allah'ı zikredip, Allah korkusundan gözyaşı akıtan kimse,
4- Kalbi mescitlere bağlı olan kimse,
5- Bir sadaka verip onu gizleyen ve sağ elinin yaptığından sol elinin haberi olmayan kimse.
6- Birbirlerini Allah için seven iki kimse,
7- Güzel bir kadın kendisini davet ettiği zaman yüz çevirip 'ben Allâhü Teâlâ'dan korkarım' diyen kimse.

Alışverişlerinde hile yapanların vay haline !

Alışverişlerinde hile yapanların vay haline !

Yiyecek maddelerinde ihtikâr (karaborsacılık) yapan kişi lanetlenmiştir. Satılan maldaki kusurları gizlemek ve tartıda âdil olmamak ihtikâr gibidir. Çünkü bunda hıyanet vardır. Âyet-i kerîmede (meâlen) şöyle buyurulmuştur:

"Alışverişlerinde hile yapanların vay haline!" (Mutaffifîn Sûresi, âyet 1)

Bir kimsenin satın almayı düşünmediği bir şeye müşteri olması caiz değildir.

Malın satılmasını teşvik için mala değerinden yüksek bir fiyat istemek de caiz olmaz.

Alışveriş muamelelerinde İhsanda bulunmak gerekir. Sattığı şeyi, ğabn-ı fahişle (fahiş fiyatla) satmamak, alırken ve satarken kolaylık göstermek mendubtur.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Satarken kolaylık gösterene, alırken kolaylık gösterene, hüküm verirken kolaylık gösterene, hakkında verilen hükme razı olup kolaylık gösterene Allahü Teâlâ rahmet eylesin."

Kim Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin duasını ganîmet bilirse, dünyâ ve âhirette kârlı olur. Bütün işlerinde dînin gösterdiği hudutlara riâyet edenler Resûlullâh Efendimizin (s.a.v.) duasının bereketinden istifâde ederler. Dünyâ ve âhirette kârlı olurlar. Riâyet etmeyenler başlangıçta saman alevi gibi bir parlamadan sonra dünyâda da âhirette de zarar ederler.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular:

"Allâhü Teâlâ, zorda olan borçluya kolaylık gösteren veya (alacağını) tamamen terk edenin (vazgeçenin) hesabını kolayca görür."

Alışverişinden vazgeçmek isteyen kimsenin isteğini kabul etmek ihsandandır. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz

"Kim alışverişinden pişman olan bir kimsenin anlaşmasını feshederse, Allah da kıyamet gününde onun ayağının sürçmesini izâle eder, kaldırır." buyurdular.

İstanbul'un fethine manevi ricâlin yardımı

İstanbul'un fethine manevi ricâlin yardımı

Silsile-i Sâdât-ı Nakşibendiye'nin on sekizinci halkası, Ubeydullâh-ı Ahrâr Hazretleri'nin torunu Hâce Muhammed Kasım anlatıyor; "Ubeydullâh-ı Ahrâr (k.s.) Hazretleri bir gün, öğleden sonra, aniden atının hazırlanmasını istedi ve süratle Semerkand'dan çıktı. Talebelerinden bir kısmı da onu takip ettiler. Biraz yol aldıktan sonra, atını Semerkand'ın dışındaki Abbas Sahrasına doğru hızla sürdü. Bir müddet daha onu takip eden talebesi Mevlânâ Şeyh, gördüklerini şöyle anlattı: "Hâce Ubeydullâh-ı Ahrâr Hazretleri ile sahraya vardığımızda, önce bir müddet atını sağa sola sürdükten sonra birdenbire gözden kayboldu."

Ubeydullâh-ı Ahrâr Hazretleri daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sordular. O da "Türk sultanı Muhammed Han. kâfirlerle harp ediyordu. Benden yardım istedi. Ona yardıma gittim. Allâhü Teâlâ'nın izniyle galip geldi, zafer kazanıldı." buyurdu.

Hâce Muhammed Kasım, babası Hâce Abdülhâdi'nin şöyle anlattığını nakletmişti: "Bilâd-ı Rum'a {Anadolu'ya) gittiğimde, Fâtih Sultan Mehmed Han'ın oğlu Sultan Bâyezid Han, bana babam Ubeydullâh Ahrâr'ın şemailini tarif etti ve,
"O mübarek zâtın beyaz bir atı var mı idi?" diye sordu. Ben de tarif ettiği bu zâtın, babam Ubeydullâh-ı Ahrâr olduğunu ve bâzan bindiği beyaz bir atı olduğunu söyledim. Bunun üzerine Sultan Bâyezid Han "Babam Fâtih Sultan Mehmed Han bana şöyle anlattı: İstanbul'un fethinde muhasaranın en şiddetli bir ânında, Şeyh Ubeydullâh Hazretleri'nin imdadıma yetişmesini istedim. Şu vasıfta ve şu şekilde ve beyaz bir atın üstünde bir zât hemen yanıma geldi ve bana "Korkma!" buyurdu. Ben de "Nasıl korkmayayım, kale bir türlü düşmüyor." dedim. Elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım, büyük bir ordu gördüm. "İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, üç defa kös vurdur ve orduna hücum emri ver." buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı ve İstanbul'un fethi müyesser oldu."

(Osmanlı Târihi, Çamlıca Basım Yayın)

Mü'min iki defa aldanmaz

Mü'min iki defa aldanmaz


Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Uhud Harbi'nin ertesi günü müslümanların hâlâ kuvvetli olduğunu bildirmek için Uhud askeri ile çıktığı Hamrâü'l-Esed gazasından Medîne-i Münevvere'ye dönerken yolda Ebû Azze Amr bin Ubeydullah ı gördü. Ebû Azze, Hamrâu'l-Esed denilen yerde geri kalmış, müşrikler onu uykudayken bırakıp gitmişlerdi.

Ebû Azze, Bedir Günü esir edilmiş. Resûlullâh (s.a.v.)'e çok fakir ve ailesinin kalabalık olduğundan şikâyette bulununca fidyesiz olarak serbest bırakılmıştı.

Resûlullah (s.a.v.) ondan, hiçbir şekilde kendisine karşı savaşmayacağına ve savaşanlara yardımcı olmayacağına dâir söz almıştı. Buna rağmen Uhud'da müşriklerle birlikte savaşa katılmış ve onları müslümanlara karşı kışkırtmıştı. Huzuruna getirildiğinde bu defa "Yâ Muhammed, beni bırak, ihsan buyur." deyince, Peygamber Efendimiz "Mü'min, aynı delikten iki defa sokulmaz." buyurarak öldürülmesini emretti.

Sultan Vahdettin'in vefatı

Sultan Vahdettin'in vefatı


Mehmed Vahîdüddîn Han, Osmanlı Devleti'nin en buhranlı bir zamanında sultan oldu. Devleti ayakta tutma mücâdelesi vermiş ve Anadolu'da yeniden bir direniş meydana getirmeye muvaftak olmuştu.

İthamlara verdiği bir cevabında:

"Ben devlet ve memleketime hizmet etmek ümidinde bulunmasaydım Çengelköyü'nde rahat rahat otururken bu büyük yükün altına girmezdim. Bu yaştan sonra mezarıma pâdişâh diye yazdırmak hevesinde değilim. "Eğer, âkılâne (akıllıca), bî-garazâne (garazsız) ve bî-tarafâne (tarafsız) devleti idare edecek bir halefim olsaydı ömrümün son zamanında bu büyük yükü vallahi, billahi ve tallahi kabul etmezdim. Saltanat tahtı ile teneşir arasında ne kadar mesafe olduğunu bilirim. Bir tarafta taht, diğer tarafta tabut durur." demiştir.

Osmanlı sultanlarının sonuncusu Sultan Mehmed Vahîdüddîn Han, 17 Kasım 1922'de, yanına tek oğlu olan Mehmed Ertuğrul Efendi'yi de alarak ilk önce Malta'ya, oradan Mısır'ın İskenderiye şehrine, oradan Mekke'ye gitti. Orada bir müddet kaldıktan sonra İtalya'ya geçip, San Remo şehrine yerleşti.

Sultan Mehmed Vahîdüddîn Han, 1926 senesi 15/16 Mayıs'ında vefat etti. Alacaklıları tarafından haciz koydurulan na'şı kızı Sabiha Sultanın tedârik ettiği para ile kaldırılmış ve na'şı Şam'da, Süleymâniye Camii avlusuna defnedilmiştir. (Rahmetullâhi aleyh)

Dövme yaptırmak caiz değildir, günahtır/ haramdır..

Dövme yaptırmak caiz değildir, günahtır/ haramdır..

Hz. Ebû Hureyre (ra) anlatıyor: "Resûlullah (asm) şöyle buyurdular:

"İğreti saç(peruk) takana da, taktırana da, bedene dövme yapana da, yaptırana da Allah lânet etsin!" (Buhârî, Müslim)

Hadis-i Şerif’ten açıkça anlaşıldığı üzere dövme yaptırmak kesinlikle haramdır. Çünkü dövme vücuttaki tabîiliği/doğallığı bozar.

Dövme, vücudun belli yerlerine mesela elin sırtına, bileğe, pazuya, yüz veya dudağa kalıcı şekilde işlenen nakışlara denir. Deriye iğne veya çuvaldız gibi sivri bir şey kan akıtacak kadar batırılır. Deri altındaki boşluğa mürekkep kına vs. basılır. Deri altında bunlar kuruyunca bir daha çıkmayacak renkli lekeler bırakır.

Âlimler, dövme yapılan yerin necis olduğuna hükmederler. Bu sebeple dövme gusle manidir. Çünkü orada akan kan hapsolmuş ve kurumuştur. Yaralama pahasına da olsa temizlenmesi vâcibtir. Fakat temizlenmesi uzva zarar verecekse olduğu şekilde kalması caizdir. Günahından kurtulmak için tevbe edilir.

Allah'ın ve Rasulünün lanet ettiği bu gibi işleri meslek edinip geçimini bunlardan sağlayan kimselerin kazandığı para da haramdır. Bu haram kazanç ile asla kalp huzuru bulamazlar... Ve, haram yemek müslümanı peşi sıra felaketlere sürükler...
Allah'ın ve Rasulünün lanet ettiği bu gibi işleri meslek edinip geçimini bunlardan sağlayan kimselerin kazandığı para da haramdır. Bu haram kazanç ile asla kalp huzuru bulamazlar... Ve, haram yemek müslümanı peşi sıra felaketlere sürükler.... 

Osmanlı Devleti'nin ABD'yi tanıması

Osmanlı Devleti'nin ABD'yi tanıması

Amerika Birleşik Devletleri açık denizlerde ticâret yapmaya başlamış ve Osmanlı devletinin hududuna kadar gelmişti. Amerika ile ilk münâsebetler, siyâsî olmaktan çok ticarîdir. Başlangıçta, Cezayir, Tunus ve Trablusgarp gibi Osmanlı idaresinde bulunan yerlerde ticâret yapan Amerika Birleşik Devletleri, Akdeniz kıyılarının yaklaşık dörtte üçünü elinde bulunduran Osmanlı Devleti ile yakınlık kurmaya çalışıyordu.

Amerika, Doğu Akdeniz'deki ticâretinin gelişmesi üzerine 1802 senesinde İzmir'de bir konsolosluk kurmak istedi. Osmanlı Devleti ile bir ticâret anlaşması olmadığı için, bu isteği kabul edilmedi. Amerika'ya ticari bazı imtiyazlar verilmediği İçin, Osmanlı sularındaki Amerikan gemileri İngiliz bayrağı çekerek ticâret yapabiliyorlardı. Bu sıkıntılı durumdan jrtulmak için Osmanlı Devleti'ne müracaat eden Amerika, 1811 senesinde İzmir'de tüccar bir Amerikalıyı konsolos tâyin etti. Ancak Osmanlı Devleti bu konsolosu ancak 1823 senesinde resmen kabul etti. İlk "Amerika Ticâret ve Dostluk Antlaşması" 7 Mayıs 1830 senesinde imzalandı.

İnsaflı batılıların İslam hayranlığı



"Kur'ân-ı Kerîm; yalnız İslâm dîninin kalbî ve ruhanî âleme âit bir rehberi değil, aynı zamanda her ilmin bir hulâsası(özeti) ve bizim şu fânî dünyâmız için kânunlar mecmuası teşkil eden bîr siyâset vesikasıdır."
(Amerika Princeton Ünv. Prof. Philip K. Hitti, 1950)


"Hristiyanlar âlim olunca Hristiyanlıkla alâkaları kesilir. Müslümanlar da câhil olunca İslâmiyetle alâkaları kesilir." (Charles Mismer, Fransız müellif, 1870)


"Hiçbir tercüme şâyân-ı hayret bir üslûbu olan Kur'ân-ı Kerimin zarif inceliklerini ifade edemez. Onun kuvvet ve kudretiyle güzelliğini ve aynı zamanda şekil asaletini takdir edebilmek için asıl metnini dinlemek lâzımdır."
(Jacques C. Risler, Paris İslam Enstitüsü Profesörlerinden, 1955}

Kendi ağzından Mimar Sinan

Kendi ağzından Mimar Sinan


"Padişahı'nın aciz duacısı Abdülmennan oğlu Sinan,Devlet-i Osmaniye'de dört padişaha hizmet ile müşerref olup sanatım ve hizmetimle müslümanlara faideli nice eserler kılmak nasib oldu.Dört padişahın ilki Arab ve Acem fatihi Yavuz Sultan Selim Han Hazretleridir.

Bu hakir, Sultan Selim Han'ın Kayseri Sancağı'ndan devşirilen kullarının evveli olmuştum. Acemi ocağında dülgerlik ile üstad hizmetinde sebat edip, hizmet gözledim. Arab ve Acem memleketlerinde uğradığımız her köşk kubbesinden ve harabelerden bir misal hasıl edip, yine İstanbul'a dönerek zamanın âyânına hizmetle meşgul olup, kapuya çıktım.

Sultan Süleyman Han Hazretleri, Acem diyarında sefer eyleyip Van gölü kenarında düşmanla cenk mukarrer olunca Vezir-i Azam Lütfi Paşa gemiler inşa olunup, gölün öte yakasındaki düşmandan haber almak istedi. Bu işi hakire sipariş buyurdular.Allah'ın inayetiyle şartlar müsaid değil iken yoldaşlarım ile gayret edip, az zamanda üç kadırgayı, yelkenleri, demirleri ve kürekleri ile eksiksiz tedarik ettik.Paşa Hz. kaptanlığını dahi uhdemize havale kılınca yoldaşlarım ile düşman askerinden haberler getirerek Paşa Hz.'nin iltifatlarına mazhar olduk.

Sultan Süleyman Han, Karabuğdan'a sefer kıldılar. Pirut suyu kenarına geldiklerinde asker geçmeye köprü lazım oldu. Nice kimseler köprü yapmaya gayret ettiiseler de, zemin batak olduğundan yaptıkları yıkıldı, aciz kaldılar. Merhum Lütfi Paşa, padişah huzurunda binayı ancak bu Sinan kulunuz yapar, dedikte bu hakire emir ve ferman olundu. Padişahın duası bereketiyle su üzere ongün içerisinde bir latif köprü binası nasib oldu. İslâm askeri selametle geçtiler.

Allahu Teala'nın hikmeti mimar-ı acem vefat edip mimarlık makamı boş kaldı. Âyân " Mimar, bu fenne vakıf üstad-ı kamil ola" deyince, Lütfi Paşa;" Mimar-ı Haseki olan Sinan şubaşı olmak gerektir. Andan gayri bu işe Kâdir kimse olmaz." demişler. O vakit yeniçeri ağası hakiri çağırtıp;" Paşa hazretleri seni mimar etmeye karar verdi " dediler. Hakir dahi nice camiler bina edip dünya ve ahirette nice hayırlara vesile olması düşüncesi ile kabul ettim."

(Tezkiratü'l-Bünyân)

Müsafire ikram

Müsafire ikram

Müslümanların birbirine ikram etmeleri ve yardımlaşmaları dînî bir vazifedir. Allâhü Teâlâ (meâlen):

"Ve Allah'a ibâdet edin. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ve anaya, babaya ve (kardeşler, amcalar gibi) yakınınız olan kimseye de iyilik edin. Yetimlere ve yoksullara ve yakın komşuya ve uzak komşuya ve yanınızdaki arkadaşa ve yolcu olana ve kölelerinize de (iyi davranın). Şüphe yok ki Allâhü Teâlâ kibirli ve başkasına karşı övünen kimseyi sevmez.'' (Nisa Sû¬resi, âyet 36) buyurmuştur.

Müsâtir kabul etmek, ikramda bulunmak İslâm'ın âdabından, peygamberlerin ve sâlihlerin ahlâkındandır. Müsâfire düşen yapılan ikramları reddetmemektir. Çünkü ikramı geri çevirmek Müslüman'ın hakkını hafife almak ve basit görmektir.

Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

"Kim Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsa müsâfirine ikramda bulunsun."
"Size ziyaretçi geldiği zaman ona ikram edin."
"Müsâfire ikramda bulunmayan kimsede hayır yoktur."

İmam Evzâîye "Müsâfire ikram nasıl olur?" diye sordular.
"Güler yüzle karşılamak hoş sohbet etmekle." dedi.

Müsafiri güler yüzle karşılamak, geldiğine sevinmek, geleceği biliniyorsa güzel giyinip beklemek ve müsâfire ikramda gücünün üstünde bir külfete girmemek, telaşlanmamak, fakat elindekinin en güzelini ikram etmek lazımdır.

Müsâfirine bizzat hizmet etmek İbrâhîm (a.s.)'ın sünneti olup daha güzeldir. Müsâfirler az ise hem hizmet eder hem de onfarla oturup yemek yer. Eğer müsâfirler
çok olursa onlarla yemeğe oturmaz, onlara hizmet eder.

Müsâfire hizmet mürüvvettendir. Müsâfirlerinin yanında hizmetçisine ve çocuklarına kızmaz (kızdığını belli etmez). Müsâfirlere sıkıntı ve huzursuzluk verecek kimseleri onların yanında oturtmaz. Yemek yerken ev sahibi sükût etmez. Güzel şeyleri ve sâlihlerin hikâyelerini anlatır.

Başkasını sana söyleyen, seni de başkasına söyler

Başkasını sana söyleyen, seni de başkasına söyler


Müslüman koğuculuk yapmaz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Koğuculuk yapan cennete giremez." buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.);

"Allâhü Teâlâ, iki kişi arasında koğuculuk için yürüyene kabrinde onu kıyamete kadar yakacak bir ateş musallat eder." buyurmuşlardır.

Hasan-ı Basrî (r.h.) Hazretleri buyurdu ki:

"Koğucu; emâneti terk eden, hıyanetle tanınan, kardeşlerin arasını bozan kimsedir. Koğuculuk, zehirden daha öldürücü, sihirden daha tesirlidir. Koğucu. dünyada iki yüzlüdür. kıyamet gününde dili ateştendir."

Başkasını sana söyleyen, seni de başkasına söyler. Ondan emin olunmaz.

Koğuculuk yapan birisi. Hasan-ı Basrî (r.h.) Hazretlerine geldi ve 'Falan kimse senin arkandan konuştu.' dedi. Hasan-ı Basrî hazretleri 'Ne zaman?' diye sordu. O da 'Bugün' diye cevap verdi. 'Nerede gördün?' diye sordu. 'Evinde gördüm.' dedi. 'Onun evinde ne yapıyordun?' diye sordu. 'Ziyafete gitmiştim.' dedi. 'Evinde ne yedin?' diye sorunca. 'Şunları, şunları' diye sekiz çeşit yemek saydı. Bunun üzerine Hasan-ı Basrî Hazretleri 'Ey fâsık, karnına sekiz çeşit yemek sığdı da bir lâf mı sığmadı. Bana lâf taşıyan, ona da götürür,' buyurdu.

Fâsık Ne Demektir?

Fâsık Ne Demektir?


Sual: Fasık ne demektir? Fasıkla ilgili hükümler hakkında bilgi verir misiniz?

CEVAP
Açıktan günah işleyene fasık denir. Mesela namaz kılmayan, içki içen, kumar oynayan, yabancı kadınlara bakan, hanımını, kızını açık gezdiren fasıktır. İşlediği günaha da fısk denir. Küçük günaha devam eden de fasık olur.

Fasıklar hakkında hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Fasık övülünce, Rabbimiz gadaba gelir.) [Beyheki]

(Dinin afeti üçtür: Fasık âlim, zalim idareci, cahil sofu.) [Deylemi]

(Fıskı aşikâre olan fasıka lanet olsun.) [Deylemi]

(Fıskını ilan eden fasık, hürmeti kaybetmiştir.) [Deylemi]

Bir kadın, üç günlük sefere (90 km.' ye), ancak kocası ile, fasık olmayan ebedi mahrem akrabası ile veya [ihtiyaç halinde] mürahık erkek çocuğu ile gidebilir. Fasık olan mahremi ile sefere çıkamaz.

[Mürahık 12 yaşını doldurmuş, henüz balig olmamış/ büluğa ermemiş çocuk demektir. Mahrem; kardeş, amca, dayı gibi yakın akraba demektir.]

Müslüman kadın, fasık kadınların yanında da saçı açık duramaz. Mürted amca ve dayının yanında da açık duramaz. Mürted ana-babanın yanında, başı açık durmak caiz ise de, ellerini öpmek caiz değildir. Müslüman kadın, kâfir kadınla, zaruretsiz müsafeha edemez. Zaruret olunca, Hanbeli mezhebini taklit eder.

Fıskı duyulmuş olmasa da, fasık erkek, saliha kızın, hatta salih kimsenin kızının küfvü [dengi] olamaz. (Nikahta denklik meselesine bakınız)

Azrail aleyhisselam, fasık ve kâfirlerin ruhunu diğer meleklere emrederek aldırır.

Malını hayrata sarf edip, fasık olan çocuğuna miras bırakmamalıdır. Çünkü, günaha yardım etmek olur. Fasık çocuğa nafakadan fazla para, mal vermemelidir. (Bezzâziyye)

Kâfir ve fasık doktora muayene ve tedavi caiz; fakat bunların sözleri ile ibadet bozulmaz. Mesela (Orucu aç, bu hastalık oruç tutmana manidir. Gusletme, su sana zararlıdır) dese, salih bir doktora sormak gerekir. Mütehassıs/uzman ve salih doktorun sözü ile hareket edilir.

Gıybet (dedikodu) altı yerde günah olmaz

Gıybet (dedikodu) altı yerde günah olmaz


1 - Müslümanları bir şerden/kötülükten sakındırmak için:

Dinini öğrenmeye çalışan birinin bid'at ehline(dine hurafe katanlara) ve fasıklara (gizleme gereği görmeden açıkca günah işleyenlere) gittiğini görürsen ve onların bid'atlerinin ona sirayet etmesinden de korkarsan, onların fâsıklığını ve bid'atini anlatmak gıybet değildir. Ancak bunları anlatması, hased/çekememezlik gibi başka bir sebepten olmamalıdır.

2- Mazlumun, kendi hakkını alabilmek için hâkime, sultanın (idarecinin) zulmünü anlatması gıybet değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Hak sahibinin konuşma hakkı vardır." buyurmuşlardır.

3- Kötülüğü değiştirmek ve isyan edene doğru yolu göstermek için konuşulanlar gıybet değildir.

4- Açıkça günah işleyen ve bu yaptıklarının duyulmasından gurur duyan kimsenin qıybetinde vebal olmaz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Yüzünden haya elbisesini (haya perdesini) çıkaran kimsenin (yaptıklarını söylemek) gıybeti olmaz." buyurmuştur.

5- Kör, topal gibi bir kusuru ile lakaplanmış ve meşhur olmuş birisini bu lakabları ile anmak günah olmaz.

6- Bir kimse babasının veya bir kadın kocasının zulmünden nasıl kurtulabileceğini sormak için onların yaptığını anlatmak gıybet olmaz. Ancak bunları, böyle bir fayda vermeyecek birine anlatmak gıybet olur.

Yetimleri Gözetmek

Yetimleri Gözetmek


Peygamberimizin yetim çocuklara apayrı bir şefkati vardı. Onlara çok müşfik/şefkatli davranırdı. Kendisi de yetim olarak büyüdüğü için, yetimliğin ne kadar acı ve zor olduğunu biliyordu. Yetimlere olan merhametinden dolayı, devamlı olarak onları korur, haksızlığa uğradıkları zaman haklarını arardı.

Ebû Cehil, bir yetimin vasisiydi. Çocuğun bütün malı yanındaydı, fakat ona koklatmıyordu.

Bir gün çocuk aç ve çıplak olarak geldi, malından birşey istedi. Ebû Cehil, azarlayarak yanından kovdu. Sonra da Kureyş'in ileri gelenleri çocukla alay ederek, "Muhammed'e git de, sana yardımcı olsun" dediler.

Onların bu kötü niyetini anlamayan saf ve masum çocuk doğruca Peygamberimize gitti. Halini arz etti. Peygamberimiz çocuğu yanına alarak Ebû Cehil'in
bulunduğu yere geldi. Yetimin hakkını vermesini söyledi. Peygamberimizi karşısında gören Ebû Cehil hiç itiraz etmeden yetimin malım iade etti.

Ebû Cehil'in bu uysallığını gören müşrikler, "Sen de sapıttın, Muhammed gibi çocuklaştın" diye onu küçümsediler.

Ebû Cehil tuhaf bir haldeydi. Onlara şöyle dedi:

"Hayır, siz de benim yerimde olsaydınız, aynı şeyi yapardınız. Çünkü onun sağında ve solunda birer mızrak gördüm. Vermeyecek olsam bana saplanacaktı."

Peygamberimizin kendi evinden de yetim eksik olmazdı. Hz. Hatice ile evlendiğinde, Hatice validemizin ölen kocasından Hind isminde bir erkek çocuğu vardı. Peygamberimiz o yetime kendi öz çocuğu gibi bakmış, yetiştirmişti.

Yine Peygamberimiz Hz. Ümmü Seleme ile evlendiğinde, beraberinde beş yetimi vardı. Peygamberimiz ona, beraberinde yetim çocukların bulunmasının evlenmesine bir engel olmayacağını söyledi ve öylece kabul etti. Bu
çocukların babası Ebû Seleme seçkin Sahabîlerdendi. Bir savaşta şehit olmuştu. Bu çocuklar Peygamberimizden, öz babalarını aratmayacak, hatta daha sıcak bir şefkat görmüşlerdi.

Yapılan savaşlar sonunda şehit düşen Sahabîlerin çocukları yetim kalıyordu. Peygamberimiz bu çocuklara ayrı bir ilgi gösterir, onları yalnız bırakmaz, ihtiyaçlarını karşılardı. Bazılarını da bizzat kendi himayesine alırdı.

Peygamberimiz bir bayram namazından sonra mescitten çıktığında, çocukların neşe ve sevinç içinde oynadıklarını gördü. Bir duvarın dibinde de perişan kılıklı ve mahzun bir çocuk ağlayıp duruyordu. Dikkatini çekti. Doğru onun
yanına vardı.

"Yavrum, neyin var, niçin böyle üzgün duruyorsun? Arkadaşlarınla birlikte niçin oynamıyorsun?"

Çocuk bir yetimdi. Babası Uhud'da şehit olmuştu. Annesi de başka biriyle evlenince çocuk sahipsiz kalmıştı. Resul-i Ekrem Efendimiz çocuğun elinden tuttu. Başını okşadı, gönlünü aldı. Sevindirici bir haber verdi:

"Neden ağlıyorsun? Ben baban, Âişe annen, Fatıma kardeşin olsun, istemez misin?

Çocuk sevincinden uçacak gibiydi. Heyecanla, "Nasıl razı olmam, Yâ Resulallah?" diyebildi.

Peygamberimiz ismini sordu: "Buceyr" dedi. "Hayır. Senin ismin Beşir olsun" buyurdu.

Peygamberimiz çocuğu aldı, evine götürdü. Yedirip içirdi, üstünü başını giydirdi.

Karnı tok, sırtı pek olan çocuk bir süre sonra oynayan çocukların arasına karışmak üzere sokağa çıktı.

Neden sevinmeyecekti? Babası Cennete gitmişti; ama şimdi babasının yerine geçen insan, bütün babaların en hayırlısıydı.

Arkadaşları Beşir'in halindeki değişikliği görünce etrafına toplandılar. Merakla sordular:

"Sen daha önce ağlayıp duruyordun. Şimdi nasıl oldun da bu hale geldin?"

Beşir cevap verdi:

"Açtım, doydum; çıplaktım, giyindim; yetimdim, Resulullah babam, Âişe annem oldu."

Bunun üzerine diğer çocuklar Beşir'e gıpta ederek şöyle dediler:

"Ne olaydı, keşke bizim de babalarımız Uhud'da şehit olaydı da, biz de öyle bahtiyar bir babaya kavuşmuş olaydık."

Peygamberimizin vefatına kadar Beşir bin Akra onun yanında kaldı. Peygamberimiz ebedî âleme göçtükten sonra Beşir için asıl yetimlik başlamış oldu. Şöyle ağlıyordu:

"İşte şimdi yetim kaldım, işte şimdi garip oldum."

Yetimin sadece başını okşamak bile çok büyük bir sevap ve Cennet müjdesidir. Efendimiz bu sevabı şöyle ifade buyururlar:

"Kim sırf Allah rızası için şefkatle yetimin başını okşarsa, elinin değdiği saçlar sayısınca ecir ve sevap kazanır. Yanındaki yetime iyilik yapan kimse ile ben şu iki parmak gibi Cennette beraber olacağız." Daha sonra da orta
parmağı ile işaret parmağının aralarını açarak gösterdi.

Kocası öldüğü halde çocuklarının başında bekleyen, onları büyütüp yetiştiren, hayâta hazırlayan, edep ve ahlâk öğreten, dul bir hanımın, Peygamberimizin gözünde çok büyük yeri vardır.

Şöyle buyuruyorlar:

"Cennetin kapısını ilk önce ben açacağım. Bununla birlikte bir kadının Cennetin kapısını açmak üzere beni geçtiğini görünce:

"Ne oluyor, sen kimsin?" diye sorarım. O da:

"Dünyada iken yetim kalan çocuklarımın başını bekleyen bir kadınım" diye cevap verir.

Yetim çocuklara bakmak, ihtiyaçlarını karşılamak, bakım ve eğitimleri ile meşgul olmak insanın şahsiyeti, karakteri ve ahlâkı üzerinde de büyük etki yapmaktadır.

Ebu'd-Derdâ rivayet ediyor:

"Peygamber Efendimize bir adam geldi, kalbinin katılığından dert yandı. Resulullah (a.s.m) ona şu tavsiyede bulundular:

"Kalbinin yumuşak olmasını, ihtiyacın olan şeylere kavuşmayı ister misin?

"Öyle ise yetime şefkat göster, başını okşa, yediğinden ona yedir ki, kalbin yumuşasın ve muhtaç olduğun şeylere kavuşasın."

Yeni yayınlardan e-posta ile haberdar ol!

Bu ay öne çıkanlar