2011-11-27

Mehmet Akif Yazdığı Kur'an Mealini Atatürk'e Neden Vermedi? Neden Yaktırdı?

Mehmet Akif Yazdığı Kur'an Mealini Atatürk'e Neden Vermedi? Neden Yaktırdı?

Dücane Cündioğlu


"Onu aşkın kitaba imza atmış olan Dücane Cündioğlu, yakın tarih özellikle Kur'an çevirileri tarihi hakkında yayımladığı eserlerle tanınıyor. "Kuran Dil ve Siyaset", "Türkçe Kur'an ve Cumhuriyet İdeolojisi""Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet" bunlardan bir kaçı. 
Muhterem Cündioğlu'nu "Yeni Şafak" daki şümullü köşe yazılarından da tanıyoruz. Kendisinin yakında, M. Akif'in "Kur'an Meâli"ni tüm yönleriyle ele alan belgesel nitelikteki çalışması kitap olarak yayımlanmak üzere.

Geçtiğimiz ay Türkiye'nin gündemine oturan ve kafaları bir hayli meşgul eden "M. Akif in Meali" ve bu çalışma etrafındaki gelişmeler yine ne yazık ki muallakta kaldı. Son derece spekülatif yaklaşımların malzemesi olan yakın tarihimizin bu çok önemli safhasını yine atladık. Tarihin günümüzü etkileyen gücünü iyi tahlil etme gayretindeki "Tarih ve Düşünce" bu mesele etrafındaki tabansız tartışmalara son verecek tarihçi yaklaşımını ortaya koymalıydı.

Bu çerçevede, yukarıda kısa biyografisini verdiğimiz değerli Cundioğlu ile meselenin hemen her boyutuna temas etmeye çalıştık. Umarız aydınlatıcı olur...

******

Türkiye'nin gündemi çok yoğun... Bu yoğunluğun içi ne kadar dolu, o biraz şüpheli... Böylesi bir hengâmede ülke bir de yaklaşık bir ay boyunca merhum Mehmed Akif in "Arapçılığı", "Mealini Atatürk'e vermemesi", "Bedir-Çanakkale mukayeseleri" ve benzeri konularla uğraşmak zorunda bırakıldı. İsterseniz önce hâdisenin aktüel tarafından başlayalım. Sizce neler oluyor Türkiye'de?


- Evet, Türkiye'nin gündemi gerçekten de çok yoğun... Uluslararası siyaset iyice kızışmış durumda... Büyük devletlerin Avrasya'daki egemenlik çatışmaları şiddetini artırmaya başladı. Öyle ki bu yüzyıl boyunca egemenlik mücadelesinin merkezi Orta Doğu iken, önümüzdeki yüzyılda dökülecek kanlann, bir "jeopolitik merkez" halini alan Avrasya uğruna akacağı kesin gibi... Jeopolitik ve jeostratejik mevkii itibariyle Türkiye de bu mücadeleden ciddi bir biçimde etkilenen ülkelerin başında geliyor ve bu da ülke içi siyaseti fevkalâde etkiliyor. Nitekim 28 Şubat sürecinin, bu gelişmelerin biraz da kaçınılmaz bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla ülke içinde siyasî merkez'in yönlendirmeleriyle zuhur eden din-devlet, din-siyaset ilişkileri bağlamındaki tartışmalara alışmak, hatta alışmaktan da öte hazırlıklı olmak zorundayız.Türkçe Ezan, Türkçe İbadet, Türk Müslümanlığı, Gerçek İslâm, Birarada Yaşama projeleri, Kur'an çevirileri, Akif in ve İstiklal marşının konumu ve son olarak 230 ayet meselesi... Bütün bunlara alışmalı ve olup bitenleri doğru yorumlamalıyız...

Niçin bu türlü konular? Çünkü dünya, dolayısıyla Türkiye 1930'lara, 1940'lara, yani II. Dünya Savaşı öncesi şartlara geri dönmüş durumda... NATO (Amerika) stratejistleri soğuksavaş sonrasında -ideolojik ayrımların son bulduğu bahanesiyle- İslâm'ı güvenlik konsepti ilan ettiler; Yeni Şark Meselesi tanımlamasıyla Avrupa ile Türkiye (İslâm dünyası) arasına o derin jeopolitik hattı bir kez daha döşediler. Böylelikle AB (Almanya) ile NATO (Amerika) arasındaki kıyasıya mücadele, bu derin hat nedeniyle ilkinin aleyhine olmak üzere yeniden canlandırıldı. Huntington, Fukuyoma, Fuller, Lesser, Brzezinskigibi stratejistlerin Batı-İslâm ayrımı üzerine yazdıklarının hülâsası budur ve ister istemez bu çatışmanın ortasında kalan Türkiye de bekasını sağlamak amacıyla kendisini 1930'lar döneminde uygulanan içpolitika manevralarına başvurmak zorunda hissetmektedir.

- Peki, bu işin başka bir yolu yok mu? Daha farklı yöntemler kullanılamaz mı?

- Ne yapalım ki devletlerin siyasî alışkanlıkları kolay kolay değişmiyor ve tabiatıyla bu da o devletlere mensup milletlerin Özgürlüklerinin, bağımsızlık adına askıya alınması neticesine yol açıyor. Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren birçok kimseye anlamsız (!) gibi gelen vaveylanın nedenini doğru bir biçimde tesbit etmek istiyorsak, dış konjonktürü gözardı etmemeli, din-devlet ilişkileri bağlamındaki sun'î tartışmaların, bu konjonktürün baskısıyla ortaya çıktığını ve siyasî merkez'in kendisini ancak böylesi yöntemlerle netice alınabileceğine inandırdığını akıldan çıkarmamalıyız.



Mehmet Akif dostları ile bir arada; soldan: Cenap Şahabettin, Ahbülhak Hamid, Süleyman Nazif, Sami Paşoğlu Sezai


Tamamı yanlış !

-  Bu konjonktürden bağımsız olarak Akif in Kur'an'ı Türkçe'ye tercüme teşebbüsü etrafındaki tartışmalara gelecek olursak, niçin bu konu seçildi ve niçin şimdi?

-  Bu konuda şimdiden tahmin yürütmek ve "nedeni şudur" demek zor. Ancak tartışmanın başlatıldığı yer, tartışmayı başlatan kimsenin konumu ve kimliği çok önemli... Türkiye'nin içinden geçtiği sürecin bütünü dikkate alındığı takdirde, genel olarak işaret ettiğimiz sorunlarla bu tartışma arasında bir ilgi kurulabilir. Sözgelimi Türkçe ezan, Türkçe ibadet, Türk müslümanbğı tartışmalarını hatırlayınız... O tartışmaları kimler ve ne zaman başlatmıştı? İşte bu tartışma da aynı sürecin bir parçası olarak zuhur etmiş görünüyor.

- Fakat tartışmaların başlamasına neden olan konuşmanın, sadece konuşmayı yapan kişiyi bağlayacağı, bunun "münferiden" ve dahası "irticalen" yapılmış bir yorum olduğu söyleniyor.

-  Bu doğru değil; zira konuşma metni, konuşmanın yapıldığı gün (27 Eylül 1999 Pazartesi) GATA tarafından basılmıştı bile. Ben metnin içinde yer aldığı kitapçığı okudum ve Yeni Şafak gazetesindeki köşemde de metni tanıtıcı iki yazı yazdım (15-19 Ekim 1999). Nitekim müessif bir cinayete kurban giden Ahmet Taner Kışlalı da -ölümünden önce yazdığı söylenilen ve 22 Ekim 1999 tarihli Hürriyet gazetesinde yayımlanan son yazısında- bu kitapçığı okuduğunu açıkça ifade etmektedir.

-  Peki iddialarda haklılık payı var mıdır? Yani yorumlar farklı ya da hatalı olsa dahî, Mehmed Akif le ilgili verilen bilgiler ilmen ve tarihen doğru olarak kabul edilebilir mi?

- Hayır! Verilen bilgiler hiçbir ilmî değeri olmayan kitaplardan alınmıştır ve ciddi hatalarla ma'lûldür. Konuşmacının Akif hakkında söylediklerinin arkasında, İlhan Arsel'in iki kitabı bulunmaktadır ve iddialarının bir kısmı değil, tamamı yanlıştır. Sözgelimi, Mustafa Kemal Atatürk'ün Mehmed Âkiften Kuranı Türkçe'ye çevirmesi dileğinde bulunduğu iddiası (s. 70) hilaf-ı hakikattir. Atatürk, Kur'an'ın Türkçe'ye çevrilmesini istiyor ve teşvik ediyordu: bu doğru. Ancak Akif in çeviri işini üstlenmesi hâdisesini bugün hemen hemen bütün ayrıntılarıyla biliyoruz ve bu tür bir kişisel teşebbüs vârid değildir.

Dahası, Akif in 1923 yılında Mısır'a gidip 1926 yılına kadar orada kaldığı, hastalanınca döndüğü, akıl danışmak amacıyla al-Azhar'a gittiği, okulun yetkilisi Arap milliyetçisi Rıza Raşit'le görüştüğü, bu zâtın 1922 yılında yayımlanmış Tercumat el Kur'an adlı bir kilabı bulunduğu, Ebu Hanefi'ye atıfla 12 ayete istinaden Akif i Kur'an'ı çevirmemesi için ikna ettiği, Âkifin de ondan etkilenerek Kur'an'ı çeviremeyeceğini Atatürk'e resmen bildirdiği, vs. (s. 70-71) iddia edilmektedir ki bu birkaç cümlede dahî yapılan hataları sayabilmek maharet ister: Bir kere "Al-Azhar* değil el-Ezher"Rıza Raşit" değil Reşid Rıza,"Ebu Hanefi" değil Ebu Hanife"Tercümat el-Kur'an" değil Tercümetu'l-Kur'an... Bu risalenin basım tarihi "1922" değil 1926'dır. Reşid Rıza da "el-Ezher'in yetkilisi" değildir. Üstelik Akif'in kendisine bu konuda danışması ma'kul olmadığı gibi, görüştüğü iddiası dahî mevsuk değildir. Âklf 1923'te Mısır'a gidip 1926ya kadar orada kalmamıştır. Aksine 1923 ve 1924  yıllarının kış aylarını Mısır'da, yaz aylarını İstanbul'da geçirmiş, 1925  yazında İstanbul'a gelmiş, yine Ekim 1925'de dönmemek üzere gitmiş ve 1936 yılına kadar orada kalmıştır. 

Sözü geçen risalenin -ki Tcfsir-i Menar'da yer alan bir bölümün ayrı basımıdır- 1926'da yayımlandığı kesin olduğuna göre, Reşid Rıza'ya akıl danışması da, bu nedenle tercüme yapmaktan vazgeçmesi de, onun tarafından tercümenin küfür olduğuna inandırılması da hiçbir surette mümkün değildir. Bu sözleri ancak Âkif i tanımayan ve tarihten bî-haber olan kimseler söyleyebilir; zira Akif, Diyanet İşleri Riyasetini temsilen Ahmed Hamdi Akseki'nin teklifini -Elmalılı ile Babanzâde'nin ısrarları nedeniyle- 1925'de kabul etmiş, tercümesine 1926'da Mısırda başlamış, 1928'de tercümeyi bitirmiş, 1929'da temize çekmiş, 1930'a kadar üzerinde daha fazla çalışması gerektiğine inandığından ötürü tercümeyi teslim etmekten vazgeçmiş, 1931de Diyanet İşleri Riyaseti'yle arasındaki mukaveleyi feshetme kararı almış, 1932'de ise vekili aracılığıyla bu mukaveleyi feshetmiştir. Akif, tercümesini ölene kadar saklamış ve zaman zaman üzerinde çalışmıştır, sadece 1936'da ülkeye döneceği sırada yanında getirmeyi uygun bulmamıştır. Öyle ki kendisine, öldükten sonra mealini yakmasını vasiyet ettiği Yozgatlı ihsan Efendi dahî, vefat tarihi olan 1961'e kadar tercümeyi saklamış, hatta bir nüsha da kendisi için istinsah etmiştir.


Mehmet Akif, damadı Ömer Rıza Doğrul'dan olma torunları ile



Akif'in de Reşid Rıza'dan etkilenerek Kur'an'ı çeviremeyeceğini Atatürk'e resmen bildirdiği iddiası da diğerleri gibi boş bir iddiadır. Çünkü, evvelâ, İstanbul'a geldiğinde Âkİf tercümesini çoktan bitirmiş bulunuyordu; ikincisi, Âkİf le Atatürk bu arada doğrudan hiç görüşmemişler, sadece Atatürk adına bazı aracılar -tercümenin bidayetinden itibaren- Akiften tercümeyi istemişler,   büyük paralar teklif etmişler ve kendisinin Ölümünden sonra da bu tercümeyi elde edebilmek için çok uğraşmışlardır. Sadettin Kaynak hâtıralarında, 1932'de Akif in tercümesini çalmak çarelerine başvurulduğunu dahî itiraf etmekten kaçınmamıştır.

Söylediklerimizi özetlemek gerekirse, konuşmacının seslendirdiği ve gelişigüzel bir iki kitaptan hareketle yinelediği iddiaların hiçbirinin tarihi ve ilmî bir kıymeti bulunmamaktadır. Peki bu konuşmanın herhangibir faydası olmamış mıdır? "Olmamıştır" diyemeyiz, çünkü bu konuşma nedeniyle Akif in kitapları yok satmıştır; ikincisi yıllardır yinelenen hataları düzeltmek imkânı ortaya çıkmıştır. Üçüncüsü milletin millî şâirine bağlılığı ve sevgisi daha da artmıştır. Sanırım, merhum Akif in vefat yıldönümü olan 27 Aralık'ta bu hakikati hep birlikte göreceğiz.


Tipik gazeteci numaralan

- Tarihin günümüzü etkileyen gücünü doğru tahlil etmek ve bu tür tartışmalarda hâdisenin tarihî arkaplanını sağlıklı bir şekilde ortaya koymak gerekiyor. Bu da tarihçilerin İşi. Galiba yaşadığımız son olayda bu tam olarak yapılamadı.

Haklısınız. Konuşmanın yapıldığı 27 Eylül 1999 tarihinden itibaren geçen yaklaşık bir ay süresince, bu konuşma etrafında yazılı basında çıkan irili-ufaklı hemen hemen bütün haberleri, beyanâtları, köşeyazılarını izlemeye, derlemeye çalıştım ve hatta böylelikle elimde küçük bir arşiv malzemesi de oluşuverdi. Bu konuda yazılan 100'e yakın makalenin -birkaç istisnasıyla- tamamı, siyasî edebiyatımıza katkı sağlamaktan başka bir hususiyeti hâiz değil. Ülke içi siyasetin bilinen gerginlikleri -beklenildiği ve hesaplandığı gibi- iyice gerildi; konuşmacının üslûbu (meselâ bellemek sözcüğünü kullanmış olması) köşe yazarlarının ve mevcut muhalif çevrelerin kolaylıkla tepkisini çekiverdi. Bunların hepsi olağan... Ancak olağan olmayan, olağan görülemeyecek olan bir hususa dikkat çekmek isterim: o da tartışmanın mevzuu hakkında kamuoyunun bilgilendirilmek cihetine gidilmemesidir. Bu tartışmaya kaynaklık eden ve bidayetinden bu yana münakaşa edilegelmekte olan "Akif in tercüme teşebbüsü" üzerinde durulmaya nedense ihtiyaç duyulmadı; yayımlanan bir iki sansasyonel makale de tipik gazeteci numaralarının ürünü olmaktan öteye geçemedi.

Gelişmelerin asıl teessüf edilecek yanı, sadece saldıranların değil, savunanların da tarafı oldukları tarih yorumundan habersiz olarak atıştıklarının ortaya çıkmasıdır. Gönül isterdi ki bu çirkin suçlamalar sonrasında Akif in söylediklerinin ve yaptıklarının daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacak tedkikler ortaya çıksın, meselâ genç nesiller arasında Safahat'a dâir zayıflamakta olduğunu müşahade ettiğimiz ilgiyi kuvvetlendirecek yayımlar yapılsın... Akif'in Kur'an tercümesine niçin ve hangi şartlarda başladığı, daha sonra neden teslim etmekten vazgeçtiği, en nihayet vefatından sonra niçin yakılmasını vasiyet ettiği, vasiyetinin yerine getirilip gelirilmediği, getirildiyse ne zaman ve nasıl yerine getirildiği gibi suâllere açıklık getirmek amacıyla işin ehli zevatın beyanlarına başvurulsun, hâtıralar yayımlansın... Ne yazık ki bunların hiçbiri doğru-dürüst yapılmadı ve yapılanlar da o vaveyla içerisinde görülmedi.
Kur'an'ın Türkçe okunması umumileşti/genelleşti





"O alemleri nizamlayan..."

- Bu mülakatın bir amacı da meselenin siyasi tartışmalar arasında kaybolan yönlerine dikkatleri çekmek ve böylelikle sözünü ettiğiniz endişeler gereği, merhum Akif in Kur'an'ı Türkçe'ye çevirme teşebbüsünün serencâmı konusunda okurlarımızı aydınlatmak... Nedir bu işin aslı? Akif bu tercümeye  niçin başlamak gereği duydu, ya da bir diğer deyişle niçin bu iş için "Âkif ismi seçildi?

- Akif in Kur'an tercümesine ilgisi çok önceleri başlar. Kendisi ilk çevirisini 8 Mart 1912 tarihindeSebilürreşad'ın ilk sayısında yayımlamıştır. Bilindiği gibi bu tarihte Sırat-ı Müstakim dergisi Sebilürreşad adını almış ve derginin Tefsir-i Şerif bölümünü yazmak görevini -istemeyerek de olsa- merhum Akif üstlenmişti. Akif 1912-1913 yıllannda burada birçok mensur ve manzum tefsir yazısı kaleme almış ve tefsirini yazdığı ayet-i kerimelerin Türkçe tercümelerini de yayımlamıştır. Birer "manzum tefsir" örneği kabul edilen şiirlerinin başında bulunan ayet tercümeleri, 1913'ten itibaren Safahattada yer almaya başlamıştır.

Âkİf' in birkaç dostuyla birlikle yine bu yıllarda gerçekleştiği tahmininde bulunabileceğimiz bir tercüme teşebbüsü daha vardır. Mehmed Akif, Babanzâde Ahmet Naîm, Kuşadalı Rıza Efendi, İzmirli İsmail Hakkı ve Kâmil Miras'tan müteşekkil bu grup kendi aralarında işbölümü yaparlar: Akif' le Ahmed Naim tercümeyi yapacaklar, İzmirli İsmail Hakkı da tefsir kısmını yazacaktır. Sadece Fatiha Sûresi'nin tercümesi yapılır ve üzerinde iki kez müzakerede bulunduktan sonra ortaya bir metin çıkarmayı başarırlar. Lâkin bu anda bu teşebbüsten pek bir hayır çıkmayacağı da anlaşılır. 


- Bu tercüme örneği günümüze ulaşmış mıdır? 


- Evet, merhum Kâmil Miras (öl. 1957) bu akîm kalan teşebbüsün değerli bir hâtırası olmak hasebiyle bu numuneyi muhafaza etmiş ve yayımlamıştır. Hem hâtıralarını yâd etmek bakımından, hem de dikkat çekici bir Üslûbunun bulunması itibariyle bu tercümeyi aktarmak isterim:

Hamd Allah'ın, O, âlemleri nizamlayan. Çok esirgeyen, koruyan. Ceza gününün sahibi. Allahım yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Allahım bizi doğru yola hidayet eyle. O kendilerine İhsan ettiğin mü'minlerin yoluna. Hışmolunanların değil, sapkınların da değil.

Görüldüğü gibi ilginç bir dili vardır ve hayli emek sarfedildiği anlaşılmakladır. Bilhassa rabb'ul-âlemîn ifadesinin "âlemleri nizamlayan" şeklinde çevrilmesi, "gazaba uğrayanlar" denilmek yerine"hışmolunanlar" denilmesi, keza"dâilin" kelimesine -yıllar sonra Elmalılı Hamdii Yazır'ın mealinde rastlayacağımız-  "sapkınlar" anlamının verilmesi... bütürı bunlar bu çevirinin başlıca hususiyetleri arasında zikredilebilir.

 

Münferit ve resmi denemeler 


-  Bu teşebbüslerle tartışma konusu olan "meal" arasında ne tür bir alâka var?

-   Sebilürreşad'da veya Safahat'ta yer alan örnekler, esas İtibariyle bir çeviri teşebbüsünün ürünleri değildir ve herbiri -daha Önce de söylediğim gibi- bir tefsir yazısının girişinde yer almaktadır. Keza Akif in 1908'de, 1913'de, 1920 ve 1921'de verdiği bütün vaazların metinleri yayımlanmıştır ki toplam 9 metindir; bunların içinde de Âkif in Kur'an tercümelerinden numuneler vardır. Bütün bu kaynaklarda yer alan tercümelerin sayısı, 38 sûreye ait 130 ayet çevirisiden ibaret olup toplam metin sayısı 96'dır. Mükerrerleri de saydığımızda elimizdeki ayet sayısı 162'ye ulaşmaktadır. Elimizdeki tercümelerin ait olduğu sûreler ise şunlardır: Fatiha, Bakara, Âlu İmran, Nisa, Mâide, Enam, A'raf, Enfal, Tevbe, Yusuf, Ra'd, Hicr, Nahl, İsrâ, Tâhâ, Hacc, Şuârâ, Neml, Ankebut, Rum, Fâtır, Saffat, Zümer, Mü'min, Fussilet, Fetih, Hucurât, Mücadele, Haşr, Safî, Naziât, Abese, Mutaffîfîn, Gâşiye, Duhâ, İnşirah, Asr, Kevser.

Bu izahattan da anlaşılacağı üzere, 1908-1921 yıllan arasında yayımlanan bu münferid tercüme numûneleriyle Akif in 1926-1932 yılları arasında Mısır'da tüm mesâisini verdiği resmî tercüme teşebbüsü arasında Mehmed Akif isminden gayrı bir alâka bulunmamakladır. Tartışmalara konu olan Kur'an meali, Diyanet İşleri Riyaseti'yle yaptığı mukavele sonucunda başlayıp bitirdiği tercümedir. "Resmî tercüme teşebbüsü" demek suretiyle her iki dönemi de birbirinden ayırmaya çalışmamın en önemli nedeni de budur zaten.

Mehmet Akif'in de mezun olduğu halkalı baytar mektebinin açılış merasiminden bir hatıra



- Akif in "münferid tercümeleri" hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Tercümeye konu olan ayet-i kerimeler gelişigüzel seçilmiş olamayacağına göre, Akif in tercihlerinde etkin olan nedenler nedir?

Daha önce işaret ettiğim Fatiha sûresi tercümesini nazar-ı itibara almazsak, Akif in bir bütün olarak tercüme ettiği sûre sayısı 4'tür. Diğerleri hemen hemen aynı temaları İhtiva eden Kur'an pasajlarıdır. Bunlar, Âkifin yaşadığı, acısını çektiği dönemlere, devletin zayıfladığı, imparatorluğun parçalandığı yıllara ışık tutan; dayanmayı, direnmeyi, mücadeleci olmayı öğütleyen; ümide sevkeden; birliğe beraberliğe çağıran; ayrılığı ve çekişmeyi kötüleyen pasajlardır. Nitekim Balkan Harbi ile Millî Mücadele yılları esnasında verilen vaazlarda bu husus çok daha belirgindir. Âkif, bu ayetlerin seçiminde nazarî değil, amelî bir hedef gözetmiş ve öncelikle halkın moral ve maneviyatını yükseltmeyi amaçlamıştır.Bu nedenle ayetleri Türkçe'ye çevirirken mümkün mertebe anlaşılır olmaya çalışmıştır.


Dinin millileştirilmesi düşünülüyordu 

-  Akif in 1926-1932 yılları arasında hazırladığını söylediğiniz Kur'an Meâli'ni ortaya çıkaran konjonktüre gelirsek Cumhuriyet yönetimi niçin böyle bir çeviriye İhtiyaç duydu? 
-  Gerek Türkçe Kur'an ve Cumhuriyet İdeolojisi (İstanbul, 1998), gerekse Bir Siyasî Proje Olarak Türkçe İbadet (İstanbul, 1999) adlı eserlerimde, imparatorluktan millî devlete geçiş sürecinde din-devlet ilişkilerinin seyrine dâir yeterli bilgi verildiğinden, burada tafsilâta girmeye lüzum görmüyorum. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki: "Dinin Millileştirilmesi Projesi", II. Meşriitiyet'ten itibaren tahakkuku arzulanan bir projeydi ve Cumhuriyet'in kurucu kadrolan, II. Meşrûtiyet döneminin ideallerinden vazgeçmeyi hiç düşünmemişlerdi. Cumhuriyet'in ilânından birkaç ay sonra (İlk Ramazan'da) iki Kur'an tercümesinin yayımlanması, kısa bir süre sonra bunlara askerî ateşelik yapmış olan Albay Cemit Said (Dikel) tarafından bir üçüncüsünün eklenmesi, bu nedenle bir tesadüf olarak kabul edilemez.
Ne var ki o günlerde siyasî merkez'in (Ankara'nın) karşısında hâlâ güçlü bir muhalefetin (İstanbul'un) bulunuyor olması, üstelik bu muhalif çevrelerin basın sahasındaki hâkimiyetlerinin henüz kırılmamış bulunması, her üç çevirinin de ciddi bir eleştiri bombardımanı altında kalmasma yol açmış, hatta Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi, birer beyanname yayımlayarak halkı bu çevirilere iltifat etmemeleri hususunda uyarmıştı. Çevirilerin güvenilir olmaması, büyük sıkıntı oluşturmuş, sıkıntılar sadece belli mahfillerde dile getirilmekle kalmamış, basında da ilmî bir çevirinin lüzumuna dâir yazılar çıkmaya başlamıştı.

İşte tam da bu  sıralarda, 21 Şubat 1 9 2 5 ' d e  T.B.M.M.'inde Diyanet İşleri Riyaseti'nin bütçe müzakereleri yapılırken, 61. İctima'ın ikinci celsesinde Eskişehir Meb'ûsu Abdullah Azmi Efendi Diyanet teşkilatının devletin diğer kurumlarıyla hem-ahenk çalışması gerektiğinden bahisle sözü Kur'an tercümelerine getirir ve Meclis Riyaseti'ne, altında 50 küsur arkadaşının imzası bulunan bir takrir sunar. Takrir, Başvekil de dahil olmak üzere Meclis'in hüsn-i kabulüyle karşılanır ve Kur'an-ı Kerîmin tercüme ve tefsiri ile ehâdİs-i şerîfenin (Sahih-i Buharî'nin) tercüme ve şerhi için bütçeye 20.000 liralık bir tahsisat konulur.

Akif tam bu iş içindi 

-  Mehmed Akif in adı telaffuz edilmiş veya bu vazifenin onun tarafından İfası için bir şart koşulmuş mudur? 
-  Hayır! Mehmed Âkİf, bu tartışmalar olurken Abbas Halim Paşa'nın davetlisi olarak Mısır'da bulunuyordu. Kendisi 1923 ve 1924 kışını Mısır'da geçirmiş ve 1925 yazında, yani Önergenin kabulünden birkaç ay sonra İstanbul'a gelmiştir. Nitekim Akif İstanbul'a gelince, Diyanet İşleri Riyaseti adına Müşavere Heyeti a'zâsı Ahmed Hamdi Akseki hemen harekete geçer ve bazı istişarelerden sonra Akif'e tercüme vazifesinin yüklenmesi için defalarca ricada bulunur. Fakat Akif her defasında, Aksekîll'ye red cevabı verir.

- Akif'in adı, nasıl gündeme gelmiştir?

Kâmil Miras gibi hâdiselerin içinde olan bazı zevat, Akif'i Diyanet İşleri Riyaseti'ne kendilerinin önerdiğini ifade etmişse de bu iş için en uygun ismin Akif olduğu konusunda zaten herkes müttefikti. Çünkü Kur'an'ı tercüme edebilmek için çok iyi derecede Arapça ve Türkçe bilmek gerekiyordu ve Âkif'in her İki dile de vukûfiyet-i tammesi -hiç abartmadan söyleyelim- dillere destandı. Âkif bu iki dilin yanısıra, Fransızca'yı da, Farsça'yı da gayet biliyordu. Ayrıca o dönemde, ulemadan bir hoca efendi yerine modern eğitim almış; hem dini, hem de ulûm ve fünûnu bilen bir kişiliğin daha tercihe şâyân olacağında kimsenin kuşkusu yoktu. Âkif ise Baytar mektebinde okumuştu ve entellekıüel kapasitesi devrin beklentilerine uygundu.

- Atatürk özel olarak Akif ten böyle bir ricada bulunmuş mudur?

Bu hususta elimizde en küçük bir bilgi ve belge bulunmamaktır. Ancak devrin şartlanm bilen, tarafları iyi tanıyan kimseler böyle bîrşeyin mümkün olamayacağını da takdir ederler sanırım. Unutmamak icab eder ki: Takrir-i Sükûn Kanunu, Kur'an'ın Türkçe'ye tercümesi hakkında Meclis kararı çıktıktan kısa bir süre sonra ve Âkif henüz Mısır'da iken (4 Mart 1341/1925 tarihinde) ilan edilmiştir. Kapatılan gazete ve mecmualar arasında Sebilürreşad da vardır ve Akif in yakın arkadaşı Eşref Edib de "İsyana teşvik"suçundan önce Ankara, sonra Diyarbakır İstiklâl mahkemesinin huzuruna çıkarılanlar içerisindedir. Binaenaleyh bu vasatta Atatürk'ün Akif' ten ricada bulunması düşünülemez. Belki söylenebilecek tek şey, bu ismin seçilişine şahsî bir itirazının bulunmadığıdır. 
"Sen yoksan ben de yokum"

-  Akif in Ahmed Hamdi Aksekili'ye defalarca red cevabı verdiğini söylemiştiniz. Peki sonunda tercüme teklifini nasıl ve niçin kabul etti? 
-  Aksekili merhum bu işten yılmadı ve araya birçok kişiyi koydu. Eşreb Edib de bunlar arasındadır. Buna rağmen kendisini ikna etmek mümkün olmadı. Ancak Hacı Baba diye hitab ettiği en yakın dostu Babanzâde Ahmed Naîm devreye girince, bir de Elmalılı'nın Fatih'teki evinde yapılan toplantıda Elmalılı Hamdi Yazır, "Sen yoksan ben de yokum" deyince, Akif bu ısrarlar karşısında daha fazla dayanamadı. Bu son toplantıda Elmalılı tarafından yapılacak işin tercüme değil de meal olacağının ifade edilmesi ise, Akif'in ikna edilmesinde rol oynayan bir diğer sebeptir.

-  Akif, niçin bu meal İşine İstanbul'da, kendi memleketinde değil de Mısır'da başlamıştır? Şapka giymemek için Mısır'a gittiği İddiaları doğru mudur?

-  Bu tür yorumların Atatürk'ün sofrasında dile getirildiği biliniyor. Fakat hatırlamak gerekir ki Akif,  Ekim 1925' de Mısır'a gitmiş; şapka giymeyi mecbur tutan yasa ise 25 Kasım 1925 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kendisinin Mısır'a son gidişini, acaba mu'tad seyahatlarından biri olarak addedebilir miyiz? Öyle olsaydı geri dönmesi icab ederdi. Dönmediğine göre, bu, mu'tad bir gidiş olarak kabul edilemez. Buna karşın, Akif gibi bir şahsiyetin sırf şapka yüzünden Mısır'a gittiğini söylemek de -en azından- hafiflik olur. Nitekim bu yüzden daha farklı nedenler de öne sürülmüştür. Meselâ Akif in yakın çevresinden (Neyzen Tevfik'in kardeşi) Şefik Kolaylı, hâtıralarında, siyasî merkez'in kendisini izletmesinin zoruna gittiğini, "Ben vatan haini miyim ki peşime polis takıyorlar" dediğini ve bu durumun Akif'in izzet-i nefsine ağır geldiği için memleketini terkettiğini söylemektedir.

Hasan Basri Çantay, Çanakkale zaferinin yıldönümünde devrin ünlü şâirlerinden birinin, "Maalesef Çanakkale Şehitleri için güzel, şehitlerimizin şanına lâyık bîr Türk şâiri tarafından şiir yazılamadı. Çanakkale destanını yazan maalesef Türk değildir. Çaresiz Türk olmayan bir adamın şiirini okuyacağız" yavesini savurduktan sonra şiirini istemeye istemeye okuduğunu işiten Akif in bundan pek çok müteessir olduğunu, o kadar ki dayanamayıp ağladığını anlatmaktadır. Bu sıralarda bir yazarın, CHP'nin resmî yayın organında bir başmakale yazıp Akif e, "Hadi git artık, sen kumda oyna!" demesi ve Akif in de bunu okuması bardağı taşıran son damla olur ve şâirimiz artık Türkiye'de dalıa fazla kalamaz.

Akif in dönmemek üzere Mısır'a gidişinde bu nedenlerin hepsi rol oynamış olabilir; zira 1925'in ve onu izleyen yılların Milli Mücadele'de aktif rol oynayan dinî endişe sahipleri için tahammülü zor dönemler olduğunu kabul etmek gerekir. Bu, kelimenin tam anlamıyla bir "gönüllü sürgün"dür. Fakat hâl böyle olmasına rağmen. Akif yine de üzerine aldığı vazifeyi kamilen yerine getirmeye çalışmış, Mısır'da bulunuşunu vazifeden kaçmak için bir bahane olarak kullanmamıştır.


Meali içine sinmemişti

- Madem Öyle, Akif in tercümesini teslim etmekten vazgeçmesinin sebebi nedir?

-  Akif'in', tercümesini 1928'de bitirdiği kesindir. Buna rağmen o yıllarda Ankara'nın tüm taleplerine red cevabı verdiği de... Bunun görünen iki nedeni vardı: Birincisi, tercümesinin kendisini tatmin edecek şekle gelmemiş olması; ikincisi, Ankara'nın meâl'i tefsir'den ayrı olarak basmak konusundaki niyetinin ortaya çıkması...
Akif haklı olarak kendisine verilen garantileri ciddiye almamıştır. Peki tercümeden vaz mı geçmiştir? Hayır! 1929 yılını tercümesini temize geçmekle geçirmiş, hatta sonra ikinci kez üzerinde düzeltmeler yapmaya başlamıştır. Ancak yine de yaptığı meâl'in içine sinmediğini kesin olarak ve kendi ifadelerinden biliyoruz. Bu yüzden ilk yaptığı tercümeleri İstanbul'a Diyanet İşleri Riyaseti'ne gönderdiği halde, sonra bundan vazgeçmiş, tamamen bitmedikçe göndermeyeceğini bildirmiştir. Aksekili merhum, yine araya birçok kimseler sokmuş, hatta onlara Mısır'a gönderilmek üzere mektup bile yazdırmıştır. İlginç olan, Âkif'in bu en yakın dostlarının (meselâ Kâmil Miras ile Kuşadalı Rıza Efendinin) mektuplarına cevap bile  vermemişolmasıdır.

Bu arada mukavelenin henüz feshedilmediğini ve Akif in meal üzerinde çalışmaya devam ettiğini belirtmek gerekir. Ancak bir süre sonra Diyanet İşleri Riyaseti, Akif le arasındaki mukaveleyi feshetmek zorunda kalmıştır; zira bu büyük işin tamamlanması gerekiyordu ve Elmalılı tefsir kısmının yazımını aksatmadan sürdürüyordu. 1931'de Âkifin fesih kararını verdiği ve aldığı avansı iade etmek suretiyle mukaveleyi 1932'de feshedip, meâl'i yazma işini Elmalılı Hamdi Efendiye devrettiği hiçbir tereddüde mahal kalmayacak şekilde bilinmektedir. Elmalılı'nın, tefsirin yazımında Furkan Sûresi'ne kadar gelmiş olduğu ise yine kendi ifadeleriyle sabittir. Nitekim eser bu tarihten üç yıl sonra (1935'de) basılmaya başlamıştır.

Artık üzerindeki ağır yükten kurtulan ve aldığı avansı da iade edip mukaveleyi fesheden Akif, rahatlamış ve tercümeyle meşgul olmaktan vazgeçerek -âdeta şiir yazamadan geçirdiği 6 yılın acısını çıkarmak istercesine- bütün mesâisini Safahat'ın VII. Kitabı olan Gölgeler'in tab'u neşrine hasretmiştir. Bilindiği gibi 1933'de bu eser Mısır'da yayımlanmış ve zaten Akif de bir daha hastalıklardan fırsat bulup çalışmalarına pek vakit ayıramamıştır.


Sadettin Kaynak'ın frakla ilk Türkçe hutbe denemesi


- Tercümenin Akif i tatmin etmemesinin yanısıra siyasî nedenler de bu kararında rol oynamış olamaz mı?

-  Hiç kuşkusuz... 1928'de Anayasa'dan "Devletin dini, din-i İslâm'dır" maddesinin kaldırıldığını ve aynı yılın Haziran ayında Dini Islahat Beyannamesinin Türkiye'nin gündemine oturduğunu hatırlayınız.

Mustafa Kemal Atatürk'ün, 30 Kasım 1929'da Vossischc Zcitung muhabirine verdiği şu demeç, bu safhada ne tür değişiklerin olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir: "Ahîren Kuran'ın tercüme edilmesini emrettim. Bu da ilk defa Türkçe'ye tercüme ediliyor. Muhammed'in hayatına ait bir kitabın [Sahih-İ Buharî'nin] tercüme edilmesi için de emir verdim. Halk, tekerrür etmekte bulunan birşey mevcut olduğunu ve din ricalinin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka bir İşleri olmadığını bilsinler." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (1918-1937), in/124-125, T.T.K., Ankara, 1989, 4. bas.)

Bu beyanat yabancı bir gazeteciye verilmişti ve belki de o dönemde kimsenin bundan haberi olmamıştı. Ancak o dönemde siyasî merkez'in politikalarında önemli değişiklikler yaşandığı ve hepsinden önemlisi Akif in 1931 yılında kesin olarak mukavelesini feshetme kararı aldığı bilinmekledir. Binaenaleyh, 1926 Ramazanında Mehmed Cemaleddin Efendi tarafından Göztepe Camii'nde Türkçe namaz kıldırılmasını veya 1932 Ramazanında camilerde Türkçe Kur'an'lar okunup, tekbir'in ve ezan'ın türkçeleştirilmesini, Akif in 1931'deki kararına etki eden hâdiseler olarak değerlendirmek pek isabetli görünmüyor. Bu hâdiseler, olsa olsa Akif in 1936 yılında tercümesini Mısır'dan getirmemesi ve öldüğü takdirde yakılmasını vasiyet etmesi olgusunu açıklamakla kullanılabilir.

Ölürsem yakın!


-  Akif, tercümesini sadece siyasî nedenlerle mi Türkiye'ye getirmedi?

-  Hiç kuşkusuz ilk neden buydu. Burada, -hâtıralarda dile getirildiği üzere- tercümenin kendisini tatmin edecek derecede olgunlaşmış olmaması ihtimali akla gelebilirse de şahsen bu ihtimali zayıf buluyorum. Yozgatlı İhsan Efendi'ye vasiyeti -yaygın versiyonuyla- şöyledir: "Ben sağ olur da gelirsem, noksanlarını ikmâl eder, ondan sonra basarız. Şayet ölür de gelemezsem bu eseri yakarsın!"

Vasiyetinin ilk şıkkı, sözünü ettiğimiz ihtimali destekleyen bir muhtevayı İş'ar ediyorsa da Akif in hastalığının ziyadesiyle ilerlemiş olması, bu ihtimali ciddi bir biçimde zayıflatmaktadır. Nitekim kendisi, istanbul'a geldikten kısa bir süre sonra zaten rahmet-i Rahman'a kavuşmuştur. Akif gibi bir zâtın, vefatının yaklaştığını hissetmemesi düşünülemez. Hal böyleyken, niçin böyle bir ifade kullanmış olduğunu sorabilirsiniz. Bu müşkilâtı, dostlarının, hâtıralarını yazarken mevcut siyasî şartlan dikkate almış olmalarıyla ve Akif i keskin bir siyasî tavrın sahibi olarak göstermemeye çalışmalarıyla izah edebiliriz. Nitekim Akif hakkındaki en önemli monografinin yazarı olan yakın mesaî arkadaşı Eşref Edib Fergan bu vasiyetin ikinei şıkkını, 1938'de, "Şayet ölür de gelemezsem bu eser sende kalsın!" şeklinde; 1949'da ise, "Şayet ölür de gelemezsem yakarsın" şeklinde aktarmaktadır. 
Ne keşif (!) 
- Peki bu tercümenin âkibeti ne oldu? Ma'lûmâliniz, tartışmaların şiddetlendiği bu son olayda, Hulki Cevizoğlu adlı bir gazeteci, yakıldığı söylenen bu tercümeye ait 32 sûrenin bulunduğunu iddia etmiş ve 1 Ekim 1999 tarihli Akşam gazetesi de bu keşfiyâtı okurlarına, "Tarihi Aydınlatacak Belge" diye manşetten duyurmuştu.

-  Günümüzde bu tür keşfiyâtı üreten başlıca iki neden vardır: Birincisi cehalet; ikincisi rayting ihtiyacı. Sözünüzü ettiğiniz keşfiyât hâdisesinde her iki neden de müştereken rol oynamıştır. Tarihi Aydınlatacak Belge diye onca vaveyla ile sunulan kitap, keşfiyât sahiplerini bile aydınlatamamıştır ki tarihi aydınlatsın! Tarih aslında aydınlık... Yeter ki tarihin koridorlarında dolaşmayı göze alalım, gerekli sabn ve cehdi gösterelim. O zaman -tarih bir yana- belki kendimizi aydınlatmak imkânı bulabiliriz. Kendisini aydınlatamayanların ya da böyle bir ihtiyacı duymayanların hem tarihi, hem de insanları karanlığa gömmeleri ise kaçınılmaz bir sonuç...

Ben sayın Cevizoğlu'nun keşfiyâtının kıymetini 5-8 Ekim 1999 tarihli Yeni Şafak'taki köşemde tartışmış olduğumdan, burada bu konuda ayrıca birşey söylemeye gerek görmüyorum. Üstelik söyleşimiz boyunca yeterli  bilgileri de vermiş olmuş olduğumu sanıyorum.

Mehmet Akif'in cenazesi eller üstünde


-   O halde şöyle sorayım: Akif in Mısır'da bıraktığı tercümenin âkîbeti ne oldu? Bu tercümeyi bugün bulmak imkânı var mıdır?

Âkifin İstanbul'a, tercümesini Mısır'da müderrislik yapan Yozgatlı İhsan Efendi ye bırakıp geldiğine daha önce işaret etmiştik. Türkiye'ye döndüğünde, Atatürk, Hakkı Tarık Us aracılığıyla Akif' ten mealini teslim etmesini rica eder, fakat bir netice alınamaz. Bunun üzerine Hakkı Tarık, Akif' in yanında büyümüş olan vefat eden arkadaşının kızı Süheylâ Hanımla, eşi Hayrettin Karan'ı kendisini ikna etmek üzere Âkif'e gönderir; onlarda yeterince dil döktükten sonra, Mustafa Kemal Atatürk'ün tercümeyi teslim etmesi karşılığında 10.000 liralık bir ödemede bulunacağını söylerler; fakat yine bir netice alınamaz.

Akif 27 Aralık 1936'da rahmet-i Rahman'a kavuşunca, bu sefer aracılar Mısır'ın yolunu tutarlar. Eşref Edib Mısır'a gidip sabahlara kadar dil döktüğü halde İhsan Efendi'yi ikna etmeyi başaramaz. Damadı Ömer Rıza Doğrul, bu sefer mirasçılar adına gider, onu yasal yollara başvurmakla tehdit eder, fakat o da bir netice alamaz. Bu arada Kazım Taşkent'in "Ne kadar para İstiyorsa ver, çeviriyi al diyerek" gönderdiği kişi de eli boş dönmüştür. Keza, Türkiye'nin Mısır sefiri, İhsan Efendi'yi defalarca sıkıştırır, ama nafile, bu sıkıştırmaların da hiçbir yararı olmaz. II. Dünya Savaşı sıralarında Hasan Ali Yücel de Mısırda İhsan Efendi'yle görüşür, tercümeyi ister, lâkin netice yine değişmez.

Kısacası, bu teşebbüslerin hiçbiri muvaffakiyetle neticelenmez. Zaman zaman matbuatta tercümenin yakılmış olduğu istikametinde yazılar ve hâtıralar boy gösterip -bu konudaki en kesin (!) delil, Âkif in vasiyetidir-bu kanaat efkâr-ı umûmiyede yerleşmeye başlarsa da tercümenin bir yerlerde saklanmış olabileceği ihtimalini ciddiye alanlar hiç de eksik olmaz.

Bir türlü kıyamadı, ama...

- Haklı olan kesim hangisiydi?

-  Azınlıkta kalanlar haklıydılar; zira İhsan Efendi, vefat tarihi olan 1961'e kadar tercümeyi yakmaya bir türlü kıyamamış, hatta tercümeyi kendisi için nefis bir rik'a hattıyla istinsah da etmiştir. Ne var ki vefatından birkaç gün önce oğlu Ekmeled-din'i ki şimdi IRCICA'nın direktörü olan zattır, yanına çağırıp masasının çekmecesindeki defterleri yakması vasiyetinde bulunmuş, oğlu da babasının ölümünden sonra, Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendinin mahdumu Prof. İbrahim Sabri Beyden yardım istemiş, o yıllarda el-Ezher'de talebelik yapan İsmail Hakkı Sengiller, Ali İhsan Okur ve Osman Saracın yardımlarıyla-1961'de Türkiye'de yeniden zuhur eden Türkçe ibadet tartışmalarının da etkisiyle- hem defterleri, hem de ihsan Efendi'nin şahsî nüshasını hep birlikte yakmışlardır.

- Bu bilgiler sadece rivayet mi?
-1961 yılından önceki tahminleri bir kenara bırakırsak, tercüme'nin yakılmış olduğu gerçeği, ilk kez Mahir İz merhumun 1974'de yayımlanan Yuların İzi adlı hatıratında yazılı olarak ifade edilmiş, 1992ye gelindiğinde ise, tercüme'yi yakan beş kişiden biri olan ismail Hakkı Şengüler hocaefendi tarafından hâdise, bu konudaki spekülasyonları sona erdirmek amacıyla, bütün tafsilatıyla yazılı olarak aktanlmıştır. Binaenaleyh artık bu belgelerden sonra Akif'in tercümesi'ne ilişkin aksi istikametteki iddiaların hepsini birer lâf u güzaftan ibaret addeylemek mecburiyeti vardır.

Dört yılda onîkî mısra !

- Ne dersiniz, merhum Akif bu tercüme İşine girdiği İçin pişman olmuş mudur?

-  Bundan hiç kuşkunuz olmasın. Mektuplarında en sık şikayet ettiği husus, şiirden uzaklaşmış olması ve bir vizr u vebalin altında kalmak korkusuydu. Bir mektubunda şöyle der: "Yahya Kemâl gibi kıt'acı oldum; dört yılda tam oniki mısra" Bir başka mektubunda yazdıkları çok daha dehşet vericidir:"Gönlüm harap, zihnim perişan, elim işe varmıyor..."
Sanırım, bu konuda arkadaşlanndan Hasan Basri Çantay'ın şu itirafı yeterince açıklayıcı olmalıdır:"Kur'an tercemesi hakkında hepimizin hele Ahmed Hamdi Akseki'nin gösterdiğimiz anûdâne ısrar, eyvah ki Akif in hem geceli gündüzlü birçok senelerini, hayatını eritti, hem memleketimizi o mev'ud şiirlerden mahrum etti. Bari Kur'an tercemesi meydana atılabildi mi? Ne gezer Üstad, "Beni tatmin etmeyen bir terceme başkasını nasıl tatmin eder?"diyordu."  Evet, şimdi elimizde ne Kur'an tercümesi var, ne de o va'dolunan şiirler!

- Son olarak size şahsî bir suâl sormama izin veriniz lütfen. Uzun yıllar Kur'an tercumeleriyle uğraşıyorsunuz ve Kur'an Çevirilerinin Siyasî Tarihi adlı bir eser hazırlamakta olduğunuzu da daha önce yazmıştınız. Acaba şimdi bu eserin yazımının hangi safhada olduğunu Öğrenebilir miyiz?

Takdir edersiniz ki bu tür eserler kolay hazırlanmıyor; eksikler de bir türlü bitmek bilmiyor. Üstelik her geçen gün yeni bilgilerle, yeni belgelerle karşılaşıyoruz. Bu nedenle yeterince tekemmül etmeden bu eseri neşretmek niyetinde değilim. Ancak bir yandan, Kur'an mütercimleriyle  ilgili müstakil olarak hazırladığım çalışmaları yayımlıyorum. Cumhuriyet döneminde yayımlanan ilk Kur'an çevirisinin mütercimi olan Seyyid Süleyman Tevfİk el-Hüseynî (öl. 1939) hakkında geçen sene bibliyografik bir makale neşretmişıim. Kezâ Ahmed Cevdet Paşa'nın (Öl. 1895) Kur'an tercümesinin yazmalarını da ihtiva eden bir çalışmam yayımlanmayı bekliyor. Bu arada Akif' in Kur'an tercümesinin serencâmını anlatan bir tedkikin sonuna gelmiş durumdayım; nasib olursa, Akif in bu seneki vefat yıldönümü münasebetiyle neşredeceğim.

- Merakla bekliyoruz. Verdiğiniz bütün bilgiler için size teşekkür ederiz.


Tarih ve Düşünce Dergisi
Kasım / 1999 

Yeni yayınlardan e-posta ile haberdar ol!

Bu ay öne çıkanlar