2012-01-26

Kötü Alimler

Kötü Alimler


Âlimlerin dünyâya muhabbet ve rağbetleri, onların güzel yüzleri üzerine bir lekedir. Her ne kadar onlardan insanlar için faydalar hâsıl olsa da ilimleri kendi haklarında faydalı olmaz. Onlar vasıtasıyla dîn takviye olsa da buna i'tibar yoktur. Çünkü takviye zaman zaman bazı facirlerden ve dîni inançları zayıf, gevşeklerden de hâsıl olur. Peygamberlerin Efendisi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Muhakkak Allâhü Teâlâ bu dîni fâcir bir kişi ile de takviye eder." Onlar fâris taşı gibidir. Demir veya düz bir şey ona bitiştirilse altın olur. Ama o, taş olarak kalır...



... Şüphesiz bu ilim, onlar hakkında zararlıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Kıyamet günü insanların azabı en şiddetli olanı Allâhü Teâlâ'nın, ilmiyle menfaatlendirmediği âlimdir." buyurmuşlardır. Çünkü o ilimlerle onların aleyhlerine delil tamamlanmış oldu. Nasıl zararlı olmaz? Onlar Allah katında eşyanın en azîzi ve varlıkların en şereflisi olan ilmi, alçak dünyâ malı, makamı ve dostları için vesîle yaptılar. Halbuki Allah katında dünyâ alçak, hakir ve mahlukâtın en çok buğzolunanıdır...

Ders okutmak ve fetva vermek, ancak Allâhü Teâlâ'nın rızası için olursa ve makam ve mevki sevgisinden, mal ve mertebe elde etme hırsından uzak olursa fayda verir. Bunlardan uzak olduğunun alâmeti ise dünyâdan yüz çevirmek ve ona rağbet etmemektir....

Büyüklerden biri şeytanı, insanlara vesvese vermeyi ve onları saptırmayı bırakmış, oturuyor gördü. Ona, böyle rahat oturmasının sırrını sordu. Mel'un şöyle dedi: "Bu zamandaki kötü âlimler bana işimde çok büyük yardım ediyorlar ve (insanları) saptırmayı benim adıma işliyorlar, benim başımı rahatlatıyorlar."


Hakikat, şu zamanda din işlerinde vâki olan her za'fiyet ve gevşeklik ve dinin yayılmasında ve takviyesinde zuhur eden her gevşeklik ancak kötü âlimlerin uğursuzluğundan ve niyetlerinin bozuk olmasındandır. Evet, eğer âlimler dünyâdan yüz çevirselerdi, makam ve mevki sevgisinden, mal ve mertebe elde etme hırsından kendilerini kurtarmış olsalardı, onlar âhiret âlimlerinden ve enbiyânın-aleyhimü's-salevâtü ve't-teslîmât- vârislerinden olurlardı. Çünkü onlar mahlûkatın en faziletlisidir.

(Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbani 1/33)

Mü'mine Cimrilik Yakışmaz

Mü'mine Cimrilik Yakışmaz



Cimrilik, malı (zekat ve sadaka olarak) harcanması gereken yerlere harcamamaktır. Bunun aksi ise israf olup o da malı icab eden yerlerin haricine sarf etmektir. Bu ikisi de kötü ahlâktandır. Doğru olan her hususta itidali; orta yolu tutmaktır. Ayet-i celılede -meâlen- "Hem elini bağlayıp boynuna asma, hem de onu büsbütün açıp saçma ki pişman olur, açık kalırsın." (Isrâ Sûresi, âyet 29) Buyurulmuştur.

Resûlullâh Efendimizin (s.a.v.) yanında bir kadını medhederek "Çok namaz kılar, çok oruç tutar, lâkin biraz cimridir." dediler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Öyle ise hayrı nedir?" buyurdular.

Yolları farklı olsa da cimriliğin ve israfın sonu fakirlik ve hüzündür. Malını harcaması gereken yere sarfetmeyen, vermeyen cimri ile mal bulamadığından sarfedemeyen fakir arasında hiçbir fark yoktur. Belki cimrinin hali daha fena olup onda hem malı kaybetme korkusu hem de mahrumiyet korkusu bulunur.
Cimrilik, nefsin hastalıklarındandır. Bir kimsenin mal sevgisi arttıkça hırsı da artar. Çok kere bu onu şuhha (aşırı cimriliğe) götürür. Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) "Sizi şuh (cimriliğin aşırı olanın)dan sakındırırım. O, sizden önce nicelerini helak etmiş, kan dökmeğe, Allah'ın haramlarını helâl saymağa götürmüş ve mal sebebiyle akrabalık bağlarını kesmeğe sevketmiştir." buyurdular.

Evliyadan Muhammed bin Münkedir "Allâhü Teâlâ bir kavme kötülük murâd ettiğinde onların en şerlilerini emir sahibi/idareci kılar, mallarını da cimrilerinin eline verir." buyurdu.
Hikmet sahipleri dediler ki: "İnsanların en hayırlısı; en cömerd olan, öfkelendiğinde vakarını muhafaza eden, konuştuğunda acele etmeden söyleyen, yükseldiğinde tevazu gösteren ve bütün akrabalarına şefkatli olandır."

Cimrinin malına, düşmanı varis olur. Merhamet etmeyene, merhamet etmeyecek musallat kılınır.
Cimrilik sadece malda olmaz. Umumun/genelin menfaatine sebep olabilecek ilim, sıhhat, makam gibi her şeyde cimrilik olur. Kendisine verileni Allah'ın hayır yoluna ve insanların faydasına sarfetmeyen, cimridir.

Öfke Şeytandandır

Öfke Şeytandandır


Kötü bir ahlâk olan öfke, külün altındaki köz gibi kalbde saklı olan bir ateştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ümmetine bu kötü ahlaktan sakınmalarını emredip buyurdular:

• "Öfkelenmekten sakının. Zira öfke, âdemoğlunun kalbinde ateş yakar. Öfkelenen birini görmez misiniz; gözleri nasıl kızarır, şah damarları nasıl şişer? Biriniz öfkeleneceğini hissettiği zaman ya uzansın veya vücudunu yere değdirsin."

• "Sizden bazıları çabuk öfkelenir ve çabuk sakinleşir. Yani biri diğeriyle denk olur.
Bazıları da geç öfkelenir ve geç sakinleşir. Yine biri diğeriyle denk olur. Fakat sizin en hayırlınız geç öfkelenen ve çabuk sakinleşendir. En şerliniz de çabuk öfkelenen ve geç sakinleşendir."


•  "Kim istediği takdirde (gücü yettiği hâlde) gerçekleştirebileceği bir öfkesini yenerse, Allah kıyamet gününde onun kalbini rızâsı ile doldurur."

Ömer bin Abdülaziz (rh.) bir gün bir sarhoş gördü. Adamı yakalayıp cezalandırmak isteyince sarhoş kendisine sövdü. Ömer bin Abdülaziz bırakıp geri döndü. Yanındakiler "Ey mü'minlerin emiri! Adam size sövünce siz onu bırakıp döndünüz." dediler. "Bıraktım, çünkü o, bana sövmekle beni öfkelendirdi. Şayet ben onu cezalandırmış olsa idim, nefsimin öfkesinden dolayı onu cezalandırmış olurdum. Bir Müslümanı nefsim için cezalandırmak istemedim." dedi.



Kabir ehli dünyadakilerden nasıl haberdar olur?

Kabir ehli dünyadakilerden nasıl haberdar olur?


Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:

Bir mü'minin ruhu kabzolunduğu vakit, evvelce Allâhü Teâlâ'nın rahmetine ermiş olanlar, (dünyada, müjdeci nasıl sevinçle karşılanırsa öyle karşılayıp) onun yanına toplanırlar. Birbirlerine, "Ona müsaade veriniz, biraz istirahat etsin." derler. Ona az bir zaman mühlet verirler. Sonra onlar -ölülerin ruhları- yanına gelip dünyada bulunan akraba, ahbab ve dostlarından haber sorarlar. O mü'min de, dünyada kalanların iyi hallerinden ve salih amellerinden veyahud, kötü hallerinden ve amellerinden haber verir.

Onlar (hâlâ dünyada olduğunu zannettikleri), bir adamdan sual ederler. Hâlbuki o adam âhirete gitmiş ve çok sene de geçmiştir. Yeni gelen mü'min onlara "Sizin sorduğunuz kişi benden evvel vefat etti" diye haber verince, onlar vaziyeti (onun hatimesinin/sonunun kötü olduğunu) anlayarak istirçâ ederler; (yani, innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn derler.) İmanın vasıtalarını öğretmediği için onun atasını ve kendisini kötülerler.

Peygamberimiz (s.a.v.) sonra şöyle buyurdular:



"Ey ümmetim, sizin salih amelleriniz, şüphesiz, vefat etmiş olan akraba ve aşiretlerinize bildirilir. Eğer, ameliniz hayır olursa, onlar ferahlanır ve derler ki, "Ey Rabbimiz, bu kimsenin hayır işlemesi, senin fazlın ve rahmetindir, bu kimsenin üzerine nimetini tamamla ve o kimsenin, ruhunu o nimet üzere al." diye duâ ederler.
Kötü ameller bildirildiği zaman, âhirette olanlar hüzün ve keder duyarlar ve Ey Rabbimiz, bu kimseyi, razı olduğun ve onu sana yaklaştıracak salih amellere muvaffak buyur." diyerek niyazda bulunurlar.

Ameller Pazartesi ve Perşembe günleri Allâhü Teâlâ'ya, Cuma günü de peygamberlere, dede ve ninelere arzolunur. Onlar, hayattaki nesillerinin yaptıkları hayırlı amellere sevinirler ve yüzlerinin aklığı ve parlaklığı artar. Allâh'dan korkunuz ve ölülerinize eziyet etmeyiniz.

2012-01-25

Dolandırıcı Gazeteci Mehmet Ali Birand

Dolandırıcı Gazeteci Mehmet Ali Birand



GAZETECİ DOLANDIRICILIK YAPAR MI!

MEHMET Ali Birand olayından geçenlerde burada söz ettim. Yurtdışında TRT için hazırladığı programlann harcamalarında bu devlet kurumunu dolandırmış, sahte belgelerle, hayali belgeler ve düzmece faturalarla TRT'den çok büyük paralar tırtıklayıp cebe atmıştı.


O kadar ki, karısının ve çocuğunun harcamalarını bile bu yöntemle devletten tırtıklıyordu. Yapılan ihbarlar üzerine TRT Teftiş Kurulu olaya el koydu. Binbir güçlükten sonra müfettişler, yolsuzluğun yapıldığı Avrupa ülkelerine gittiler ve yerinde inceleme yaptılar.


Hayali firmalar, rakamlarıyla oynanmış faturalar, düzmece belgeler tek tek saptandı. Mehmet Ali Birand isimli bu şahıs devletten bu sahtecilik yöntemleriyle çok büyük paralar çekmişti.
Savcılık tarafından hakkında iki dava açıldı.
İlkinde, Ankara 17. Asliye Ceza Mahkemesinde yargılandı. Yargılama sürerken baktı ki pabuç pahalı, TRT'den tırtıkladığı paraların tümünü kuruma iade etti. Buna rağmen 11 ay 20 gün hapis cezası aldı ve cezası paraya çevrildi.


İkinci dolandırıcılık davası ise zamanaşımı nedeniyle düştü. Mahkeme kararında dolandırıcılığın belgeli olduğu, ancak zamanaşımı nedeniyle davanın düştüğü vurgulandı. Bu iki karar da Yargıtay tarafından onanıp kesinleşti.
Bu "Gazetecinin!" marifetlerini geçmişte de çok yazmıştım.


Mehmet Ali, elinde televizyonu ve gazetede köşesi olan bir şahıs. Bu yazdıklarımın bir tanesine bile yanıt veremedi. Dolandırıcılık ve sahtecilikle dolu bu yüz kızartıcı olayları inkar etmesi elbette mümkün değildi ve hiçbir şey söyleyemedi.


Bakınız, şimdi bu yazıyı yazıyorum. Bu adam kamuoyunda CNN-Kürt diye bilinen CNN-Türk isimli kanalın yöneticisi. Ayrıca Kanal-D'de haberleri okuyor, Posta gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor. Bu üç yayın organının da sahibi Aydın Doğan.


Yahu insan bir kez olsun yanıt vermez mi!.. "Ben devleti dolandırmadım arkadaş, hapis cezası almadım, sen yalan yazıyorsun, bana iftira atıyorsun" demez mi!


Bu adamın marifetleri ortaya belgelerle çıkıp mahkum olduktan sonra, gazeteci arkadaşlarla aramızda hep konuşurduk... Mehmet Ali bu yüz kızartıcı suçları sonrasında artık gazeteciliği bırakır diye!.. Yok yok bırakmadı! Onun yüreği geniştir. Böyle şeylere hiç aldırmaz bile...


İyi ama onur, haysiyet falan?.. Ne fark eder ki!.. Hiçbir şey olmamış gibi, aynen devam etti.
Patronu da ona hiçbir gün "Oğlum Mehmet Ali, bu yüz kızartıcı suçtan sonra senin benim yanımda işin yok" demedi.


İşte o zaman, biz kamuoyundan tepkiler bekledik! Herhalde belli kişiler artık bu adamın 32. Gün programını boykot edecek, bu hükümlünün karşısına oturmayı reddedecekti! Bu da olmadı.
Mahkeme kararları kamuoyuna yansıdığı halde, adamın karşısına Başbakanlar, Adalet Bakanları ve herkes oturmayı sürdürdü. Mehmet Ali olayı bu konuda bizim gibiler için çok iyi bir gösterge olmuştu. Demek ki Türkiye, belli konulardaki duyarlığını artık yitiriyor, gazetecilik yozlaşıyordu.

Demek ki toplum ve ülkeyi yönetenler "Gazeteci dolandırıcılık yapar mı" sorusuna "Evet, yaparsa hiçbir sakıncası yoktur" yanıtını veriyorlardı!


• • •


Bizim Mehmet Ali'nin programında günün birinde Jet Fadıl'ı görmüştüm. Karşısına Jet Fadıl'ı oturtmuş, dişine göre birini bulmuş, hem namus dersleri veriyor ve hem de onu sıkıştırıyordu:
"Ayıp değil mi, utanmadın mı halkı dolandırmaktan!"
Jet Fadıl ise bu adamın karşısında ezilip büzülüyordu. Aklına şunu söylemek herhalde gelmiyordu:
"Yaa Mehmet Ali sen ne diyorsun? Sen devleti dolandırırken ne kadar utandıysan, ben de halkı dolandırırken o kadar utanmışımdır!"
Ya Mehmet Ali'nin marifetlerini duymamıştı, ya da söylemekten çekiniyordu.


• • •


Günün birinde elime bir belge geçmişti. Çeşitli kuruluşlara 32. Gün programındaki çömezlerinden birinin imzasıyla Mehmet Ali Birand adına gönderilen bir belge:
"Sayın falanca... Falanca il Sanayi (Ticaret) Odası Başkanı... Bildiğiniz gibi Mehmet Ali Birand ve Rıdvan Akar tarafından hazırlanan 32. Gün programı, dönem dönem Mehmet Ali Birand'ın sunumuyla, 'Tartışmanın kalbinde' formatıyla sürüyor.


Ekibimiz Türkiye'nin değişik bölgelerinde Sanayi ve Ticaret Odalarının öncülüğünde yörenin sesini duyurmayı düşünüyor...
Tartışmanın Kalbinde programının sponsoru, programa ev sahipliği yapacak. Tartışmanın yapılacağı mekanı seçecek, konuk listesi hakkında önerilerini bildirecektir. Program sonunda sponsora ekranda bir teşekkür metni yer alacaktır.


Sponsor, programın gerçekleşmesi için 10 milyar liralık bir katkı yapacaktır."
İşin tılsımı işte bu son cümlede! Önce size gel gel yapıyorlar, sonra bedelini söylüyorlar. Bu parayı ya elden vereceksiniz, ya da Mehmet Ali'nin şirketlerinden birine yatıracaksınız.
Geçmişte bunların hepsini yazdım, belgeledim. Dolandırıcılık olayını bir kenara koydum, "Bunun adı tüccar gazeteciliktir" dedim. Ama hiç kimse umursamadı. Bunu benim değil, umursamayanların ayıbı olarak vurguluyorum.


• • •


Bir meslek, işte böyle yozlaşır. Siz böylelerine gazete ve televizyonlarınızda iş verirseniz, yüz kızartıcı gerçekler ortaya çıktığında bile umursamazsanız, "Aman bunu tutalım, bize iyi reklam getiriyor, iyi para kazandırıyor" derseniz, gazetecilik işte bu durumlara düşer.
Bazen düşünüyorum, Allah korusun, bu Mehmet Ali'nin marifetlerinin çok değil, sadece binde birini ben sergilemiş olsaydım, acaba sokağa nasıl çıkardım? Beni tanıyan ve tanımayan insanlann yüzüne nasıl bakardım? Hangi yüzle yazı yazıp başkalarını eleştirirdim?


Yazdıklarımı okuyanlar sesli veya sessiz olarak "Haydi oradan dolandırıcı, haydi oradan tüccar gazeteci" dediğinde, onlara verilecek bir yanıtım olur muydu?
Burada açıkça yazıyorum, bu Mehmet Ali Türkiye'ye çok büyük zararlar verdi. Yıllarca PKK'nın sesi olarak yayın yaptı. Terörün en yoğun olduğu dönemlerde PKK'nın en üst düzey tipleriyle Kuzey Irak'ta yaptırdığı söyleşilerle teröristlerin sözcüsü oldu. Kendisine generaller tarafından "PKK seni kullanıyor, dikkat et" denildiğinde "Beni siz de kullanın paşam" diyebilen bir adamdı bu!


Yıllarca "AB'ye girmek için Kıbrıs'ı verelim" diye feryat etti, ABD ve AB'nin sözcülüğünü yaptı. AB'nin Ankara'daki temsilcisi olan Karen Fogg isimli Türk ve Türkiye düşmanı bir kadın vardı. Mehmet Ali'nin onunla yaptığı vıcık vıcık, utanç verici yazışmaları günün birinde Aydınlık dergisinde okuduğumuzda, sadece benim değil, yüz binlerce insanımızın yüzü kızarmıştı.
Devleti dolandırmaktan, yüz kızatıcı suçtan hüküm giymiş bir tüccar gazeteci!
İleride heykelinin dikilmesi, üzerine de "Türk basınının yüz akı idi" yazılması gereken bir onur anıtı!


• • •


Bu Mehmet Ali, Galatasaray Lisesi'nden 1962 yılında mezun olmuş. Şimdi hiçbir yorum yapmadan, "Galatasaray Lisesi 1962 Mezunlar Albümü"nde onun hakkında yazılanları özetleyeyim:
"Sene başında kendisini neşriyat (yayın) kolu başkanı tayin etmekle işe başladı. Bir takım dolaplar çevirdi. Broşür kolunun banka defteri ile çek cüzdanını cebine koyduktan sonra başladı yeni elbiseler yaptırmaya... Dalavereciliği sayesinde ders anlatıyorum diye kitabı tercüme etti. Herkes yuttu. Bu ikna edici kabiliyeti (uyutucu sıfatının terbiyeli tarzda ifadesi) sayesinde, broşüre reklam bahanesini herkesi dolandırmaya başladı... İleride onu Başbakanlık koridorlarında görürseniz hiç şaşırmayın."
Boşuna dememiş atalarımız "Adam olacak çocuk şeyinden belli olur" diye!


EMİN ÇÖLAŞAN / SÖZCÜ
 

2012-01-24

TSK'daki Sabetayist Kadrolaşma ve Org. Yaşar Büyükanıt

TSK'daki Sabetayist Kadrolaşma ve Org. Yaşar Büyükanıt

Ulusalcı hareketin lideri olan Orgeneral Mehmet Yaşar Büyükanıt’ı konu etmiştik. Bunun üzerine, gayretli bir akademisyen arkadaşımız, Paşamızın soy kütüğünü merak etmiş ve araştırmış. Uzun sürdüğünü ifade ettiği araştırması sonunda ulaştığı çok ilginç bilgileri bizimle paylaşmak için sitemize maille göndermiş. Bizler de Büyükanıt Paşa ile ilgili bu çarpıcı bilgileri sizlerle paylaşmayı bir sorumluluk olarak gördük. 

Bize bu bilgileri gönderen ve ismini dahi bilmediğimiz bu arkadaşımıza en derin teşekkürlerimizi sunuyoruz. 


Sabetaylar, halkımızın bildiği üzere aslen Yahudi asıllı oldukları halde, içinde bulundukları toplumda menfaatlerini korumak ve devletin etkili makamlarına yükselmek için, inançlarını, soylarını, ibadetlerini ve birlikteliklerini gizli olarak sürdüren 300 yıllık bir Yahudi tarikatının mensuplarıdır.

Sabetay kökenden gelen ve bu inançlarını koruyan aileler, çocuklarına iki ayrı isim koyarlar. Bu isimler seçilirken, verilen ismin birisiyle çocuğun toplum içinde gizlenebilmesine, verilen diğer isimle de Musevi inanca bağlılığın çocuğa hatırlatılmasına dikkat edilir. Birinci isim Türk- Müslüman isimlerinden seçilir. İkinci isim ise, Musevi inancına uygun, ancak dikkat çekmeyecek şekilde Türkçeleştirilmiş isimler arasından konulur. 

Sabetay tarikatının kurucusu olan Sabetay Sevi, bundan yaklaşık 300 yıl önce Osmanlı sarayınca öldürülme korkusu sebebiyle göstermelik olarak Müslümanlığı tercih etmiş ve 'Mehmet' ismini almıştır. Daha sonra bu davranışı, tarikat mensupları tarafından uyulması gereken bir kural olarak kabul edilmiştir. Bu yüzden Sabetaylar arasında, birinci isim olarak, Sabetay Sevi’ye izafeten Mehmet isminin konulması çok yaygındır</B>. 

Orgeneral Mehmet Yaşar Büyükanıt’ın babasıolan Mehmet Sırrı Büyükanıt, Sabetay geleneklerine uygun olarak oğluna, ilk isim olarak Mehmet ismini koymuştur. Üstelik Orgeneral Mehmet Yaşar Büyükanıt’ın dedesinin ismi de Mehmet Kamil Büyükanıt’tır. Baba Mehmet Sırrı Büyükanıt, diğer oğluna da ilk isim olarak Mehmet ismini koymuştur: Mehmet Erkan Büyükanıt!. Büyükanıt Ailesi'nde Üç nesilde ve her iki kardeşte ‘Mehmet’ ilk isimdir. Büyükanıtlar, Sabetaylığa bağlı ve inanç kimliğini yitirmemiş aileler arasındadır.

Sabetay tarikatının isim koyma usullerinden birisi de, ‘anne veya babasının soyadı’nın, çocuğa ikinci isim olarak verilmesidir.' Yani, anne veya babanın soyadı çocuğun ikinci ismi olur. Büyükanıt Ailesi’nde de bu usule uyulmuştur: Anne Fikriye Eryaşar’ın soyadı, oğul Mehmet Yaşar Büyükanıt’a, ikinci isim olarak verilmiştir. Bu geleneği Büyükanıt Paşa, kendi kızına isim koyarken de ihmal etmemiştir. Eşinin soyadı olan ‘Bengü’yü kızına ikinci isim olarak vermiştir: Fikriye Bengü Büyükanıt.
Sabetayların birbiri ile evlenmelerine dair tarikat kurallarına uygun şekilde, Mehmet Yaşar Büyükanıt Paşa, kızını rastgele birisiyle değil, tescilli bir yahudi dönmesiyle evlendirmiştir:Ercan Caymaz.

Ercan Caymaz’ın annesi Sevim Caymaz’ın (Sabetaylar tarafından kızlara isim konarken, yine Sabetay Sevi’nin anısına, ‘Sevi, Sevgi, Sevim, Sevin’ isimleri tercih edilir.) Dedesi Yahudi MERKADO, Nenesi Yahudi bir kız olan ESTER’dir.
Mehmet Yaşar Büyükanıt’ın dünürünün annesi SARA ÖZCANDAN’ın Yahudi olduğu açık bir şekilde İstanbul Beşiktaş Ortaköy mah. nüfusunda 27304954150 TC kimlik nosu ile kayıtlıdır. Ancak yahudi olduğunun izini kaybettirmek için nüfusunu İstanbul Üsküdar Tabaklar Mahallesine 31504865642 TC nosu ile aldırmıştır. Nüfus kütüğü değişikliği ile izini kaybettirmeye çalışırken Sara olan ismini Melahat; Yahudi olan dinini de İslama çevirtmiştir. Nüfus kütüğünü değiştirmek ile kalmamış İstanbul Üsküdar Tabaklar nüfusundaki 1.cilt 34. sayfayı yırttırarak geride aklınca delil bırakmamaya çalışmıştır. 


Damat Ercan Caymaz’ın ağabeyi Erhan Caymaz da, Sabetayların okulu olan Şişli Feyziye Mektepleri Vakfı Özel Işık Lisesi 1985 mezunudur.

Yahudi dönmesi Sabetay Mehmet Yaşar Büyükanıt’ın yakın akrabalarına bir göz atalım:

Annesinin Babası: Mehmet Yaşar
Babasının Babası: Mehmet Kamil
Babası: Mehmet Sırrı
Amcası: Mehmet Sadık
Kardeşi: Mehmet Erkan
Dayısı: Mehmet Bahaettin
Dünürü: Mehmet Selim (aslen Yunanistan’a yerleşen İspanya Yahudilerinden Salamon-Süleyman’ın oğlu)

Sabetay Mehmet Yaşar Büyükanıt’ın annesi Fikriye Hanım, Ürdün’ün güneyinde, İsrail sınırında bulunan MAAN şehrinde doğmuştur. İsrailliler, Maan’ın kendi toprakları olduğunu iddia etmektedirler.

Bir de Büyükanıt Paşa’nın akrabalarına ait ve Sabetayların sıkça kullandığı soyadlara bakalım:
Büyükanıt
Sütemen
Ercimen
Hürman
Talaman
Yanç
Bengü
Eryaşar

Yukarıda ismi geçen kişilerin TC kimlik numaraları:

Kendisi:
Mehmet Yaşar Büyükanıt
TC kimlik numarası: 26021184734

Babası:
Mehmet Sırrı Büyükanıt
TC kimlik numarası: 35353699878 ve TC kimlik numarası: 26027184516
Soy ağacının izini kaybettirmek için kütük değiştirmiş. Kütük, Kocaeli’nden yanı başındaki İstanbul’a aldırılmış.

Annesi:
Fikriye Büyükanıt (Eryaşar) 
TC kimlik numarası: 35338700346 ve TC kimlik numarası: 34099741254

Annesinin Babası:
Mehmet Yaşar 
TC kimlik numarası: 34105741094

Babasının Babası:
Mehmet Kamil Büyükanıt 
TC kimlik numarası: 35341700272

Kardeşi:
Mehmet Erkan Büyükanıt 
TC kimlik numarası: 45955331588 ve TC kimlik numarası: 35323700856

Eşi:
Bilge Filiz Büyükanıt 
Kızlık soyadı: Bengü, TC kimlik numarası: 35314701138

Kızı:
Fikriye Bengü Büyükanıt 
TC kimlik numarası: 39466547712

Amcası: 
Mehmet Sadık ….. 
TC kimlik numarası: 25621645270

Dayısı: 
Mehmet Bahaettin Eryaşar 
TC kimlik numarası: 34090741536

Dünürleri:
Mehmet Selim Caymaz 
TC kimlik numarası: 39481547292
Sevim Caymaz 
TC kimlik numarası: 39478547366

Damadı:
Ercan Caymaz 
TC kimlik numarası: 39472547584

Dünürün Annesi:
Melahat Özcandan (Asıl ismi: Sara Özcandan)
TC kimlik numarası: 31504865642, Asıl TC kimlik numarası ise: 27304954150
Merkado-Ester kızı 1321 (Rumi) yılı İstanbul doğumlu. 

Ve... Venüs'te de hayat olduğu itiraf edildi. Uzayda hayat var...

Ve... Venüs'te de hayat olduğu itiraf edildi. Uzayda hayat var...

Rusya Bilimler Akademisi Uzay Araştırmaları Enstitüsü'nde görevli bilimadamı Leonid Kasnfomaliti'nin Venüs'te canlı varlıklar olabileceğini iddia etti. Rus bilim adamı Astronomiçeski Vestnik (Astronomik Haberler) dergisinde yayınladığı makalesinde eski Sovyet uzay araştırmalarında elde edilen fotoğrafları incelediğini ve Venüs'te canlı varlıkların olabileceğini savundu.

Venera-13 ve Venera-14 isimli Sovyet uzay araçlarının 1980'li yıllarda çektiği eski fotoğrafları inceleyen bilim adamı Ksanfomaliti, "Yarım metre yüksekliğinde ortaya çıkan, değişen veya kaybolan nesneler tespit edildi. Rastgele ortaya çıkan şekilleri de izah etmek çok zor"dedi. Rus bilim adamına göre fotoğraflarda disk şeklinde hareketli bir cisim, ayrıca siyah bez parçasına benzeyen nesneler ve bir de akrep şeklinde bir canlı varlık görülüyor.

Rus basınına göre, bilim adamı Ksanfomaliti Venüs'le ilgili uzay araştırmalarının en önemli uzmanlarından biri sayılıyor.

Venüs yüzeyinde 464 santigrat Celcius sıcaklığın olduğuna değinen bilim adamları daha önce yaşam izine rastlamamıştı. Ancak batılı bilim adamlarının yaptıkları incelemelerde Venüs atmosferinde şimşeklerin çaktığı, bunun da daha öncede gezegende su olabileceği yönündeki iddiaları güçlendirdiği kaydedilmişti


CİHAN
24/01/2012

NASA'nın Mars'ta çektiği fotoğrafta insan mı var?

NASA'nın Mars'ta çektiği fotoğrafta insan mı var?

Uzay aracının Mars'tan geçtiği şaşırtıcı fotoğrafta, sanki öylesine dolaşan çıplak yaratık, bir tepeceğe tırmanmış ve oturuyormuş gibi görülüyor. Sipirit'in geçtiği fotoğrafları 4 yıldır en ince ayrıntısına kadar inceleyen uzmanlar, fotoğraflardan birisinde küçük yeşil bir "yaratık"ın olduğunu farketti. Görüntüde insan fizyonomisini de andıran "yaratık", dağlık alanda yürüyüp, tepciklerden birisindeki kayanın üzerine oturmuş gibi görünüyor. Gayet rahatmış gibi bir pozisyonda kameralara görüntüsü yasıyan "yaratık"ın kolu, iki ayağından birisinin üzerindeymiş gibi algılanıyor. 





NASA'nın Mars'ta çektiği fotoğrafta insan mı var?

Mars'ta İnsan Fotoğrafı İddiası

Mars'a gönderilen keşif aracının geçtiği görüntülerde çıplak bir yaratığın görüldüğü iddia edildi. İddiaya göre Mars'ta çıplak bir "yaratığın" gezindiğini gören uzmanlar şok oldu.

Geçilen fotoğrafları uzun süredir inceleyen uzmanlar, sanki yürüyormuş ya da bir tepeciğe oturmuş gibi görülen bir "yaratık" tespit etti. 



NASA'nın Mars'ta çektiği fotoğrafta insan mı var?
RESMİN BÜYÜK ORJİNALİNİ İNDİRMEK İÇİN LİNKİ TIKLAYINIZ

http://www.nasa.gov/mission_pages/mer/images/sol1369a-F-20080102.html

O da içi dışı başka olan sahte bir kahramandı: Rauf Denktaş

O da içi dışı başka olan sahte bir kahramandı: Rauf Denktaş

Rauf Denktaş: 'Başörtüsü diye birşey yoktur'!

Dün akşam saatlerinde ölen Denktaş her ne kadar "Mucahit Denktaş" diye belli bir kitleye dayatılsa da Denktaş ulusalcı kimliğinden taviz vermeyen birisiydi.

İşte Denktaş'ın başörtüsü ile ilgili görüş ve söylemlerinden biri;

Denktaş, 'Başörtüsü Anadolu'da saf insanlara anlatıldığı için inanıyorlar. Kur'an-ı Kerim'de böyle bir şey yok. Diyanet İşleri Başkanı olmasa olmazı değildir diyor. Namuslu şekilde giyinmektir esas.' dedi.

Rauf Denktaş, Kocaeli Yükek Öğrenin Derneği tarafından düzenlenen 'Ulusal ve Uluslararası Boyutta Kıbrıs Gerçeği' konulu konferansa katıldı. Burada Kıbrıs'ın geçmişinde günümüze nasıl geldiğini anlatan Denktaş, Anan Planı'nın hata olduğunu ve Ak Parti'nin bu plana destek vermesinden dolayı eleştirdi.

Denktaş, konferansta Kıbrıs gerçeğinden daha çok başörtü yasağı üzerinde durdu. Yasağı savunan Denktaş, başörtü yasağının kaldırılmasının tehlike olduğunu söyledi. Rauf Denktaş başörtü ile ilgili görüşlerini şöyle aktardı:

'Bu olay Anadolu da saf insanlara kimler tarafından anlatılıyor. Efendim türban Allah'ın emridir anlatılıyor. ınsanlar da inanıyor. Kur'an-ı Kerim'de böyle bir şey yok. Diyanet ışleri Başkanı olmasa olmazı değildir diyor. Namuslu şekilde giyinmektir esas. Oranı buranı açıp göstermek değil. Bir gidişat var. İniforma haline getirtilmiş. Anlatıyorlar, 'Türban yasaklanmış değildi. Nasıl yasaklandı. İstediniz cuma günü tatil edilsin namaza gitmek için. Üniversitede mescit açtırmak istendi. Şeriat gelecek laiklik gidecek sözleri çıktı üniversite içinde.' Onun üzerine laiklikte sorumlu olan devlet bunu yasaklamak zorunda kaldı. O günden bugüne laikliğe karşı uniforma olmaktan çıktı mı? Çıkmadı çoğaldı.'



Denktaş, 'Her başı bağlı olan aynı görüşte değil. Geçen gün bana başı bağlı olan bir aile geldi, Atatürkçü. Benden Atatürkçü, sizden Atatürkçü. Erkeklerin kadınlar üzerine tahakkümü var. Başka lafı yoktur bunun. Eğer özgürlük ise ortaokuldan, liseden nasıl yasaklarsın, nasıl hakim olamasın dersin. O zaman özgürlük değil. Dini bir şey ise o zaman laikliğe aykırı. Olgu olarak bunu taşıyorsun. Bu nedenle bu muesseseye bu şartlarda girersin.

Düşünebilirmisiniz TBMM'ye kollar açık, kısa pantolonla girildiğini, giremezsin. Bir forması var. Üniversiteye de böyle geleceksin. Ama bunlar bu işi o kadar aldı verdi ki, geçen akşam gençlerin bir birine davranışlarını, konuşmalarını görünce ürktüm. ınşallah uyum içinde bir çare bulurlar. Atatürk'ün bu millete bahşetiklerini böyle lüzumsüz argumanlarla ortadan kaldırma fırsatı oluşturamazsınız.' şeklinde konuştu

Rotahaber

------

Buraya da bir şey daha eklemek istiyoruz. Denktaş döneminde bir tane dahi Kur'an Kursu açılmamıştır, açılmasına izin vermemiştir.

Ayrıca başörtüsü Kur'an'ı Kerim'de açıkça emir edilmiştir;

Ve mü'min kadınlara söyle, bakışlarını indirsinler (haramdan sakınsınlar) ve ırzlarını korusunlar. Zahir olan kısımlar (görünen el, yüz ve ayaklar) hariç, ziynetlerini açmasınlar. Ve başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar (örtsünler). Ve ziynetlerini, kocaları veya babaları veya kocalarının babaları veya oğulları veya kocalarının oğulları veya erkek kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kız kardeşlerinin oğulları veya kadınlar veya ellerinin altında sahip oldukları (cariyeler) veya erkeklerden, kadına ihtiyaç duymayan hizmetliler veya kadının avret yerlerinin farkına varmayan çocuklar hariç, açmasınlar. Ve gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını vurmasınlar. Ey mü'minler, hepiniz Allah'a tövbe edin! Umulur ki, böylece felâha eresiniz.

Kuran-ı Kerim / NUR Suresi / 31. ayet-i kerime

2012-01-15

Eski bir Sabetayist, Sabetayistleri Deşifre ediyor: Ilgaz Zorlu'nun itirafları

Eski bir Sabetayist, Sabetayistleri Deşifre ediyor: Ilgaz Zorlu'nun itirafları


"SECRET DOCUMENTS ABOUT TURKİSH SABETAİST FOLLOWERS"
Sabetaistliğin kurucusu Sabetay Sevi’nin soyundan gelen torunu Ilgaz Zorlu, Rahşan Ecevit’in asıl isminin “Raşel” ve Sabetayist olduğunu açıkladı.
- Benzer şekilde Gazeteci Mehmet Barlas’ın eşi Canan Barlas için de Sabetayist asıllı açıklamasını yaptı.

- Türk Masonlarının büyük çoğunluğu Sabetayistlerin “Kapani” kolundan geliyor.

Fahri Korutürk başta olmak üzere Türkiye’de seçilen Cumhurbaşkanlarının önemli bir kısmı da Sabetayist idi.

 - Türkiye’de “İslam inancını” baskı altına alarak devre dışı bırakmayı amaçlayan “katı Laiklik” söylemleri ve "Atürkçülüğün dine karşıymış gibi gösterilmesi"nde  Sabetayistlerin önemli yönlendirmesi var. 

- Türkiye’de ordu kumandanlarından önemli bir kısmı da Sabetayist inancına bağlı

- İstanbul’da Sabetayistler için Bülbülderesi mezarlığı var. Ve ilginç yazılar görüntüler yer alıyor.

Önemli Not : Ilgaz zorlu açıklamalarından dolayı mahkemede yargılandı ve savunmasını ayrıntılı olarak yaptı. Aşağıda Sayın Ilgaz Zorlu’nun Türkiye’deki Sabetayistlerin maskesini indiren mahkeme savunması dosyasını sunuyoruz.


Ilgaz Zorlu

ILGAZ ZORLU’NUN MAHKEMEYE SUNDUĞU SAVUNMASI 
1- Evvel emirde belirteyim ki, dava dilekçesinde gazeteden alıntı yapılarak bana atfen, davacı tarafa hakaret ettiğim iddia edilen sözlerin hiçbir yerinde hakaret yoktur, aynı kanaati halen taşıyorum, sorulsa yine aynı cevapları veririm. 

2- Gazete yayını 04.05.2000 tarihinde gerçekleşmiştir, dava ise 9 ay geçtikten sonra açılmıştır. Dava dilekçesindeki alıntılanan cümlelerin sonu “ ... çabaları olmuş mudur?” , “... yer almış mıdır?” , “ rolü olmuş mudur?”, “...Devlet neden ..... soruşturma açmamaktadır” şeklindeki sorularla bitmektedir. Yani davacı tarafa sorular yönelttim. Niçin bu sorulara cevap mahiyetinde veya gerçekle ilgisi yoksa ilgili gazeteye “TEKZİP” gönderilmemiştir. Tekzip edilmemesi bu vakıanın gerçekliğine işarettir. Davacı taraf başka yöntemlerle beni susturamayacağını anlayınca bu kez yargı yoluyla şansını denemeye çalışmaktadır. Dava dilekçesindeki “davacı bu bedele hak kazanması halinde bedelin tamamını gönderilmemiştir? 

3- Davacı vekilinin, dava dilekçesinde benden ve diğer davalılardan “sanık” diye söz etmesini anlamlandıramamakla beraber, bunu sayın mahkemeyi etkileme gayreti olarak yorumlamaktayım. Zira dava dilekçesinde gazete haberleri arasından özellikle belirli bölümleri çekilen cümleler dahi “hakaret” içermemektedir, davacı vekili bu hakikati gölgelemeye çalışmaktadır. Bunların hiçbirisi değilse o zaman hukuk mahkemelerinde bu tabiri kullanmak, anlamını bilmemektir.


Sabetayist dışişleri bakanlarından
İsmail Cem İpekçi (Gerçek adı ile Samuel)

4- Ben sayın Can Paker’e hakaret etmedim. Ben sadece kamuoyunda meydana gelen ve Akit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak ile Yeni Şafak Gazetesi yazarı Mehmet Barlas arasında vuku bulan sabetaycılık tartışmalarında, milletimizin gerçekleri görmesi için açıklanması şart olan bazı gerçekleri açıkladım. Bu konunun en iyi anlaşılabilmesi için; meydana gelen olayların tarihi sürecinin tam olarak bilinmesi gerekmektedir. Bu da özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sabetaycı cemaatin resmi adayı olan Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı sayın İsmail Cem’in etrafında dönen tartışmalar sonucunda kendisinin seçilememesi üzerine bu cemaate mensup olan kişilerin başlattııkları bir kampanyanın neticesidir. Bu sebeple hiçbir hakaret isnadı olmayan ve tamamen bana ait olan ifadelerin açıklanmasını savunmamda yapacağım. Yalnız dava öncesinde bir kuşkumu dile getirmek isterim: Kendisi de sabetaycı kökenli olan sayın Rahşan Ecevit’in 1970’li yıllardan itibaren kurduğu ve bugün Türkiye Devleti’nin hükümetinde bulunan bu siyasi ekibin dikkatle incelenmesi gerekmektedir.Türkiye Cumhuriyeti’ni bir başka ülkenin mandası altına sokma fikrinde olan bu kişiler; Can Paker, Prof. Asaf S. Akat, Kemal Derviş, Hasan Bülent Tanla , Prof. Ahmet Yücekök isimli kişllerdir. Sayın Devlet Bakanı Kemal Derviş Türkiye’ye geldiğinde basında da yer aldığı şekilde İstanbul’da Sayın Paker’le uzun uzun görüşmeler yapmış, sayın Asaf S. Akat’ın evinde misafir olmuş ve ekte fotoğrafları verilen Şişli Terakki Vakfı Genel Kurulu üyeleriyle de muhtelif ilişkiler kurmuştur. Bu sebeple Devletin en önemli kademelerinde yer alan bu kişilerin sayın Mahkemeniz üzerinde baskı yapabilecekleri kuşkusu ve korkusu içindeyim.



Sabetayist Rahşan Ecevit (Gerçek adı ile Raşel)

5- Davacı taraf dava dilekçesinde yer alan “aktüel hiçbir özelliği bulunmayan, tarihin derinliklerinde kalmış, “sabetaycılık olayını kaşımak” tabiri ile sabetaycılığın varlığını kabul etmişlerdir. Yine bu davayla birebir alakası olan ve halen İstanbul Adliyesi’nde devam etmekte olan Terakki Vakfı’nın davacı olduğu davalarda da yer alan “hiçbir özelliği ve cemaat etkinliği kalmamaış olan Sabetaycılık” ifadelerini de kullanmak suretiyle Sabetaycılığın bir cemaat olarak varlığını kabun etmiş olmaktadırlar. Bu şahıslar Sabetaycı kökenlidirler ya da en azından evlilikler yoluyla sabetaycı cemaate girmişlerdir ve kendileri devlet içerisinde Silahlı Kuvvetler’den dışişleri bakanlığına kadar pek çok alanda birebir örgütlenme suretiyle adeta bir derin devlet yaratma amacındadırlar.




6- Yine aşağıda ayrıntılı olarak anlatacağım gibi yazılarım hiçbir hakaret değeri içermediği gibi Türkiye’de halen varlığını sürdüren ve Türkiye Siyaseti’nde Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bazı lobileri kullanmak maksadıyla müdahale edilmesini sağlayan, dış ülkelerde kendini “Türkiye’de baskı gören gizli yahudiler” olarak lanse eden ve bu yolla bazı menfaatleri temine çalışan bu kişilerin varlıklarını Türk kamuoyuna ve Türkiye’nin yetklili mercilerine duyurmayı da tarihi bir bir görev olarak addetmekteyim. Maksatları Türkiyeyi bölerek onu tamamen bir dış ülkenin hakimiyetine sokmak isteyen Sayın Can Paker’in de içinde bulunduğu “sabetaycı kökenli liberal sol” lobinin tüm maksatlarının ayrıntılı olarak açıklanmasnı amaçlamış bulunmaktayım.




Sabetayist Can Paker

7- Sayın Can Paker’in dava dilekçesinin 1.Sayfasının ilk paragrafında yer alan şu sözleri şayanı dikkate muciptir. “ Müvekkilim hali hazırda –uzun senelerden beri sürdürmeke olduğu “Türk Henkel A.Ş.”nin genel Müdürlüğünü yapmaktadır. 1942 doğumlu ve iyi tanınan bir işadamı olan müvekkilimiz, bu seçkin konumunu elde etmek için iyi bir eğitim aldığı gibi bunu tamamlayıcı derin ve zengin ruh ve kişilik gelişmesine yönelik çeşitli meşakkatli deneyimleri de yaşamak zaman zaman da adeta katlanmak zorunda kalmıştır” ifadeleri Anayasa’nın 10 maddesinde yer alan “ Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınanamaz“ şeklindeki ifadelere açıkça aykırıdır. Sayın Paker kendini adaletin üstünde Türk Milleti’nin üstünde bir kişi gibi görmekte ve adeta mahkeminizi etki altında bırakacak şekilde hareket etmektedir. Fakat tarih önünde bir hakikat vardır, sabetaycı liberal sol grup olarak adlandırabileceğimiz ve Rahşan Ecevit’in uzun yıllar boyunca çabaları sonunda kurulan bu grup kendisini Türkiye’de diğer insanların üstünde addedilmektedir. Uzun yıllar boyunca cemaat mensubu olan Prof. Sahir Erman gibi ceza hukukçularının bilikişilik görevleriyle beraber bu kişiler hakkında herhangibir dava açılamamış, “ben Türküm” demenin neredeyse suç kabul edilerek T.C.K nın 312. Maddesine kapsamında değerlendirildiği ve kişilerin cezalandırıldığı ülkemizde “Ben Sabetaycıyım Baskı Görüyorum” sözlerini ABD’de bir gazetede açıklayan ve Türkiye’de günlerce Hürriyet Gazetesi’nde sözleri konu olanHalil Bezmen gibi bölücü sabetaycılara hiçbir şey yapılamamamıştır. Eğer bu sözleri bir kürt asıllı ya da ermeni asıllı bir Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı söyleseydi D.G.M Savcıları bu kişiler aleyhinde davalar açmazlar mıydı? Aralarında Tansu Çiller, İsmail (Şmuel) Cem İpekçi, Rahşan (Raşel) Ecevit, Kemal (Samuel) Derviş gibi Türkiye’nin yönetim kademelerine gelmiş kişilerin bulunduğu bu cemaate mensup olan kişiler Türkiye Devleti’nde, devletin ve anayasanın üstünde muammale görmektedirler. Bu husus Türkiye’de azınlıklara baskı olduğunu sık sık tekrarlayan Avrupa memleketleri karşısında mutlaka ve mutlaka bilinmesi gereken bir husustur. Bu cemaat mensubu kişiler hakkında en küçük bir soruşturma açılabilmesi dahi mümkün değildir. Devlet bu kişilerin sözleri ve eylemleri karşısında eli kolu bağlı durumdadır. 



Sabetayist Kemal Derviş

8- Ben Türkiye Musevi Cemaati’nin bir üyesiyim. İsrael’de ünü tüm dünya yahudi cemaatlerince bilinen Yavne Kibutzunda yahudi dini ve tarihi eiğitimi almış bir kimseyim. Bu sebeple aldığım dini eğitim gereğince Tanrı’nın mukaddes kitabımız Tevrat’ta belirttiği on emrin içinde yer alan “asla yalan söylemeyeceksin“ emrine de sıkı sıkıya uymak zorunda olan bir kimseyim. Bu sebeple hiçkimse hakkında yalan beyanatta bulunmam ve iftira atmam sözkonusu değildir. 

9- Uzun bir süreden beridir bazı araştırmacı yazarlar benim özellikle yıllardan beridir aralıksız olarak savunduğum sabetaycılığın bir yahudi tarikatı olduğu şeklindeki iddialarımın kamuoyunda islamcı tabir edilen medya tarafından antisemitizm maksadıyla kullanıldığını ve benimde buna alet olduğumu belirtmişlerdir. Oysa 1990 lı yıllarda da bazı yazarlar benim İsrael Devleti’nin ajanı olduğum iddialarını ortaya atmışlardı. Tüm bu haksız isnatları yanıtladım, ancak aşağıda sunacağım savunmam sonrasında yine özellikle bazı araştırmacıların beni antisemit olmakla suçlayacaklarının bilincindeyim. Savunmam sırasında sık sık yineleyeceğim bir noktayı burada ele almak istiyorum. Bu savunmada özellkle altını çizerek belirtmek istiyorum, bir kimsenin geçmişi ve kökeni nedeniyle eleştirilmesi çok açık bir biçimde ırkçılıktır, böyle bir şekilde insanların itham edilmesi de ortaçağ zihniyetidir, . Ama bir kişi kendisi ile aynı kültürel özellikleri gösteren, kendisi ile aynı kökenden gelen kişilerle işbirliği yaparak bir gruplaşma içine giriyorsa bu tabiiki toplumbilimin ilgi alanına girer, ama bu davada beni suçlayanların yaptığı gibi bir örgüt kurarak devletin düzenini bir başka ülkenin çıkarlarını gözeterek değiştirme amacı güdüyorsa bu devletin ilgili organlarının araştırması gereken bir iştir. 1919 yılından beri başlayan Atatürk’ün Nutuk isimli eserinde açıkça belirtilen bir başka ülkenin himayesini arzulayan (manda özlemi) bu kişilerin amaçlarının mutlaka ama mutlaka engellenmesi gerekmektedir. Bu sebeple Türkiye’ye gönülden bağlı bir sabetaycı asıllı yurttaş olarak Sayın Bay Paker’in bana atmaya çalıştığı hakaret iddialarına karşılık ben de elimden geldiğince gerçekleri bilebildiğim kadarıyla burada zikredeceğim Şu anda Şişli terakki Vakfı ve Haluk Arığ isimli Vakıf Başkanı tarafından hakkımda suç isnadı ile açılmış onaltıya yakın ceza ve hukuk davası mevcuttur, toplam 400 Milyar TL ye yakın bir tazminat talepleri mevcuttur. Oysa bilerek, isteyerek ve devlet içindeki güçlerini kullanarak bu kişiler açık ve seçik olarak adaleti yanıltma gayreti içindedirler.Er ya da geç hak yerini bulacak ve mutlaka günün birinde Rabbin yardımıyla bu grubun elindeki güçten korkmayan vicdanlı kamu idarecileri ortaya çıkacak ve gerekli işlemleri bu kişiler hakkında yapacaklardır. 

ESASA İLİŞKİN AÇIKLAMALAR: 
Bu davanın en iyi şekilde anlaşılabilmesi için bir kaç hususun özellikle belirlenmesi gerekmektedir. Bu hususlar benim savunmamın temelini teşkil etmektedir. 
1- Öncelikle ben kimim ve benim hakkımda davalar açılmasına neden olan olaylar nelerdir ? 
2- “Gizli bir yahudi tarikati” olan Sabetaycılık nedir, bu davayla ilgisi nereden gelmektedir? 
3- Bu dava ile birebir ilgisi olan ve Terakki Vakfı üyesi olan sayın Can Paker’in de içinde bulunduğu bir sabetaycı örgüt tarafından Sabah Gazetesi sahibi Dinç Bilgin’e ve onun ortağına muvazallı bir şekilde kiralanmaya çalışılan Şişli Terakki Lisesi’nin Nişantaşında bulunan ve değeri maddi olarak tespit edilemeyecek kadar büyük olan binasının , bu davayla ve sabetaycılıkla ilgisi sebebiyle, bir sabetaycı eğitim kurumu olan Şişli Terakki Lisesi’nin Tarihçesinin burada kısaca ele alınması gerekmektedir. 
4- Can Paker kimdir? Gerçek vazifesi nedir? Kendisini kamuoyunda saygın bir işadamı olarak takdim eden ve Türkiye Cumhuriyeti’nde bazı güçler tarafından başbakanlığa hazırlanan bu kişinin gerçek maksatları nelerdir?

I-BEN KİMİM KONUYLA İLGİLİ KAYNAKLARIM NELERDİR?
Ben anne tarafından “ Sabetaycı kökenli” bir aileye mensup olarak doğmuş ve dolayısıyla “Yahudi” ve “ Musevi Dinine İnanan” bir kişiyim. Tüm hayatım boyunca “ Sabetaycılığın Musevi Dininin ve Musevi Kültürü’nün Bir Parçası” olduğunu savundum, bu sebeple nüfus kağıdımda yer alan din hanemi değiştirmek için yargıya başvurdum, taleplerim tarihinde Mahkemesi tarafından kabul edildi, Nüfus Cüzadanıma dinim Musevi olarak yazıldı ve bu karar da Türkiye Hahambaşılığı tarafından da tasdik edildi. Bugün artık Türkiye Yahudi Cemaati’nin bir üyesi konumundayım. Türkiye’de kamu yönetimi alanında tamamladığım üniversite eğitim sonrasında İsrael’de Tevrat’ta da adı geçen ve bugün Yavne Kibutzu’nun içinde yer alan “Yavne Din Okulu” nda bir yıla yaklaşık bir süre ile “Yahudi Din ve Tarih Eğitimi” aldım. Bir dine inanmış olduğunu söylemekle hakikaten inanma arasındaki farkı da bilmekteyim. Bu sebeple Türkiye’de müslüman olduğunu söyleyerek başta A.B.D olmak üzere Avrupa ülkelerinde “Türkiye’de baskı gördükleri için fizli yahudi kaldıklarını belirten” sabetaycı cemaatin bu davada adı geçen üyelerinden faklı olarak ben açık ve seçik olarak yahudi olduğumu bildirmiş ve bunu da mahkeme kararı ile tescil ettirmiş olmaktayım.
Eski Sabetayist Ilgaz Zorlu'nun
"Evet, Ben Selanikliyim" isimli kitabı

Sabetaycılık konusunda, savunmamın ekinde verdiğim çeşitli lisanlardaki makalelerden de anlaşılacağı gibi onyedi yıla yakın bir zamandır yapmış olduğum araştırmalar Jerusalm Report, Jerusalem Post, Ha’Ertz, Yeruşalayim gibi dünyaca tanınan ve saygı gören basın organlarında yayımlanmış, hakkımda internette onlarca site açılmış, pek çok araştırmacı beni ve eserlerimi kaynak olarak göstermiştir. 

Sabetaycılıkla ilgili yaptığım çalışmalarımı “Evet Ben Selanikliyim” isimli kitabımda topladım. Bu kitap Türkiye’de ve dış ülkelerde olumlu tepkiler gördü, satış rakamlarına göre onbinden fazla okura ulaştı. Sabetaycılık konusundaki çalışmalarımla ilgili olarak dünyaca ünlü tarihçimiz Ankara S.B.F Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlber Ortaylı şunları yazmaktadır: “Bugün sabetaycılar henüz kendilerini açılamaz, bu inanç üzerinde bir araştırma yapıp yayınlamaz. (Tek istisnanın ama hakikaten tek istisnanın Tiryaki ve Toplumsal tarih gibi dergilerde yazan Ilgaz Zorlu olduğunu takdirle belirtmek gerekiyor) (Tiryaki Mayıs 1998 Sayı:24) 

Yine Türk kültür dünyasının önde gelen ismi ve Atatürk İlkelerinin Yılmaz Savunucusu olan Prof. Dr. Selçuk Erez Bey’de kitabımla ve şahsımla ilgili şunları yazmaktadır: “İlk defa Ilgaz Zorlu, bu konuyu bilimsel ve objektif bir açıdan ele almış ve çeşitli nitelikleri ile incelemiştir. Kudüs’te sabetaycılığın önemli kaynaklarının korunduğu Ben Zewi Enstitüsü’nde yaptığı araştırmalar ve sabetaycı ailelerle yaptığı belge ve bilgi biriktirme amaçlı görüşmeler bu konuda yeterli bir düzeye ulaşılmasına yol açmıştır.” (Cumhuriyet Dergi 30.08.1998 s:19 ) 

Sabetaycılk gibi tarihte çok önemli roller üslenmiş bir cemaatle ilgili olarak şu anda çalışan akademisyenler de dahil olmak üzere araştırma yapan ve otorite kabul edilen dünya çapındaki on araştırmacıdan biri olduğumu bildirmek isterim. 
Sayın Nafiz Can Paker tarafından hakkımda ortaya atılan iddiaların tam olarak mahkemenizin sayın heyeti üzerinde bir kanaat teşkil edebilmesi için Sabetaycılk konusunun tüm yönleri ile ele alınması ve Türkiye’nin yönetiminde çok etkili olan bu cemaat hakkında eldeki mevcut bilgilerin bu mahkeme kanalı ile resmen Türkiye Cumhuriyeti kayıtlarına girmesinin sağlanması gerekmektedir. Zira bu cemaat üyeleri gizli yahudidirler, Türkiye kamuoyunda gündemi oluşturacak şekilde bir gruplaşma halindedirler ve ne yazık ki maksatlı olarak bazıları 1919 dan beri süregelen bir cemaat politikası neticesinde Türkiye’nin bağımsızlığını ve bölünmez bütünlüğünü hedef alaarak bir başka ülkenin yönetimi altına sokulmasını istemektedirler ve bu amaçla da gizli bir örgüt üyesi gibi çok mühim çalışmalar yapmaktadırlar. Bu yönü ile bu dava tarihi bir öanlam taşımaktadır. Çünkü benim temel iddiam “Sabetaycı kökenli olarak bir gizli cemiyet oluşturan ve Türkiye siyasetinde ve devletinde önemli yerlere gelenkamuoyunda liberal solcular olarak tanınan ve hemen hemen hepsi ya köken olarak sabetaycı olan ya da evlilikler yoluyla sabetaycı cemaate girmiş kişilerden müteşekkil olan bu örgüt Türkiye devletini ele geçirme gayreti içindedirler”. Oysa bu cemaat dini vasıfları olan bir cemattir ve yahudi dini kuralları gereğince de bu tip faaliyetlerde bulunması yasaktır. Tevrat’ta yeralan yaşadığınız ülkenin kurallarına uyacaksınız ayeti ile de bunun bir dini manası da vardır. Bu kişiler ve kendilerine kan bağı ile bağlı olan akrabaları; Türk Basını içinde kökenleri 1919 lara kadar dayalı bir şekilde bir menfaat grubu oluşturmuşlardır. Aynı şekilde Şişli Terakki isimli bir cemaat okulunun da yönetiminde bir arada bulunmak suretiyle hiçkimsenin dikkatini çekmeden bir örgütün faaliyetlerini sürdürmektedirler. Sabetaycıların ondokuzuncu yüzyılda aynı gizli örgüt mantığı ile yeraldıkları Mason Locaları, Melami Tarikatı ve İttihat Terakki Partisi bugün yerini Şişli Terakki Lisesi’ne bırakmıştır. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir okulmuş gibi algılanan bu okulun yönetiminde yeralan Prof. Asaf Savaş Akat, Prof. İlter Turan, Prof. Ahmet Yücekök, Dr. Nafiz Can Paker bugün Türkiye yönetimine hazırlanan ve perde arkasında da çok ciddi politik ilişkileri olan kişilerdir.
Sabetayist Asaf Savaş Akad

Yine kendisi de Sabetaycıların Yakubi Grubu’na mensup olan ve kamuoyunda “banka hortumlamak” olarak anılan bir suçtan yargılanan ve halen cezaevinde olması gerekirken bir takım doktor raporları ile hastanelerde beşyıldızlı otelerdeki konfor içinde yaşayan Dinç Bilgin’e ve ortağı Nevzat Ak’a da, bu ekip Şişli Terakki Lisesi’nin çok kıymetdar bir mülkünü ucuz yolla kullanıma vermeye çalışmaktadır. Okul binası, binamız, Selanik’te cemaat gençlerine din eğitimi verme maksadıyla kurulmuş olan bu güzide eğitim yuvası bu çete tarafından açık ve seçik olarak tasarruf edilmeye çalışılmaktadır. 

Rabbe inanan hiçbir vicdan sahibi kimse atalarımızın duaları ve dini çabaları ile kurulmuş olan ve altında uzun yıllar ibadethanelerimizin bulunduğu bu binanın haksız tasarrufuna sahip çıkmayacaktır, çıkmamalıdır da. Bu konuda mahkemenizde bir hakem konumunu üslenmektedir, zira Nafiz Can Paker isimli iyi eğitim almış ve Türkiye’de ki tüm insanların üstünde olan bu yurttaşımızda sadece kökeninden dolayı okulla hiçbir bağı ve ilgisi bulunmadığı halde kaydı hayat şartı ile mütevelli heyetine seçilmiştir. Kendi ifadelerinde de belirttiği gibi hiçbir görev almadığı bu okulun Genel Kurulu’nda neden bulunmaktadır? 

Ben tamamen üçyüz elli yıldır devam eden ve kökenleri 5760 yıllık musevi dininin prensiplerine dayanan inançlarımıza bağlı kalarak bu eğitim yuvasının ve dini merkezin üzerinde yapılmaya çalışılan haksızlıklara karşı Türk Basını kanalı ile bir kamuoyu yaratamaya çalıştım, bundan dolayı da vicdanen rahatım, Rabbin de bana yardım edeceğine tam ve kesin bir imanla inanmaktayım. Bu olaya adı karışan sabetaycılar İstanbul’un farklı mahkemelerinde şahsıma karşı açtıkları davalar yoluyla beni haberdar etmeden benle ilgili sahte adresler vermek suretiyle bilgim dışında hareket ederek, beni çıkarmaya çalıştıkları gıyabi tutuklama kararları ile tevkif ettirerek susuturma gayreti içindedirler. Almış olduğum dini eğitim ve cemaate bağlı kişiliğim sebebiyle, bu haksız tasarruflara karşı kayıtsız kalamazdım, kalmadım da, bu kişilerin devlet içindeki gizli güçlerini bilmeme rağmen tamamen Rabbe inanarak bu haksızlığı gidermeye ve dinimizi kurtarmaya çalıştım, asla pişman değilim. Mensubu olduğum ve bundan da büyük bir gurur duyduğum Aziz Türk Milleti, milletim bana haklıların ve mazlumların yanında yeralmayı öğretti. 




II SABETAYCILIĞIN TARİHİ KÖKLERİ 




Yukarıda belirttiğim üzere iddialarımı tarihi belgeler ışığında ispatlayabilmem amacıyla öncelikle sizlere burada Sabetaycılığın tarihi boyutlarını ve Türkiye üzerindeki etkilerini anlatmam gerekiyor. 

17. yy da kendisinin, yahudilerin bekledikleri Mesih olduğunu dünyaya bildiren İzmirli Haham Sabetay Sevi kısa zamanda dünyanın her yerinden müritler toplamıştır. Olay Osmanlı topraklarında İzmir, Gazze, İstanbul ve Selanik’te cereyan ettmiştir. Giderek büyüyen sabetaycı hareketin kendileri için bir tehlike olduğunu gören Osmanlı yahudi cemaatlerinin dini liderleri devletten yardım talebinde bulunurlar, Osmanlı yönetimi olaya el koyar, Sabetay Sevi’yi ihbar ve şikayet eden yahudi cemaatinin de kışkırtmaları ile kendisinden müslüman olması ya da öldürülmesi arasında bir seçim yapması istenir. Sabetay Sevi müslüman olur, kendisine inanan iki yüz ailelik bir grubunda islam dinine geçmeleri gerektiğini söyler.Sevi’nin emriyle Selanik şehrine yerleşen bu kişiler dışta müslüman fakat gündelik hayatlarında kabbala (mistik yahudiliğin gelenek anlamına gelen) nın temel olarak alındığı yeni bir dini sitem içinde yaşamaya başlarlar

Bu dini sistemi devam ettiren kişilere tarihçiler çeşitli isimler takmışlardır. Sabetay Sevi’yi takip eden ve onun dini yorumlarının ışığında mistik bir yahudi yaşantısını uygulayan bu kişiler genel olarak Sabetaycı olarak adlandırılırlar. Türkiye’de kendilerine gerçek anlamda dinlerini değiştirmedikleri için “dönmeler” ya da sabetayistler ya da Osmanlıca’da ki kibar bir ifade tarzıyla da Avdetiler denmektedir. Sabetaycılar ise kendilerini, yahudilerden ayırmak ve kendi fikirlerinin gerçek yahudilik olduğunu belirtmek amacı ile ibranice karşılığı inananlar olan maminim kelimesi ile ifade ederler. Biz bu mahkeme süresince yapılacak savunmalarımızda “Sabetaycı” ifadesini İngilizcede kullanılan Sabetians ifadesine karşılık olarak kullanacağız.
Sahte Mesih(Kurtarıcı Peygamber)
Sabetay Sevi

Sabetaycılık öncelikle yahudi dininin temel doktrinlerini kabul eder, her ne kadar Sabetay Sevi zamanında yahudi yasalarının bazı temel kurallarının kaldırıldığı belirtilmişse de mesihin ölümü ile beraber Tevrat hükümleri yeniden geri döneceğinden, Sevi’nin ölümü sonrasında da bu prensip korunmuştur. Nitekim uzun yıllar Şişli Terakki’nin yıkılan binasının bodrum katında faaliyet gösteren sinagoglarda da Şabat, Pesah ve diğer tüm yahudi bayramları ortadoks inanca paralel bir şekilde kutlanmıştır. 

Sevi’nin bu temel prensipleri dışında onsekiz emirlik yasaları vardır. Bunlar on emrin daha geniş anlamda ifade edilmelerinden başka bir şey değildir. Bu yasaların temeline bakıldığında ek kuralların özellikle cemaat mensubu olmayan kişilerle evlilik yapmayı yasakladığı hemen farkedilecektir, bu sebeple sabetaycılar yahudi dininin esası olan kanı muhafaza etmeyi yüzyıllar boyunca sadece cemaatiçi evlilikler yapmak sureti ile muhaza etmeyi başarmışlardır. Nitekim Sayın Müşteki Haluk Arığ başta olmak üzere Terakki Vakfı’nın değerli yönetim kurulu üyeleri olan Nafiz Can Paker ve Lütfü Paker de bu kurala sıkı sıkı uyarak yine cemaat mensubu olan kişlerle evlenmişlerdir. Bu cemaat aslen yahudi olduğu için sadece kendi ırksal karakterlerini gösteren kişilerle evlilikler yapmıştır. Böylelikle Israeloğulları soyundan gelme özelliklerini kaybetmemiş olduklarından da yahudi karakterlerini korumayı başarmışlardır. Bugün elimizde mevcut olan soy ağaçları bunu en güzel şekilde ispatlamaktadır. Sabetaycılar yirminci yüzyıla gelene kadar dini açıdan bölünmeler yaşamışlardır. Aslında tamamen dini bir hareket olan sabetaycılık düşüncesi içinde bu tip ayrılmaların olması kaçınılmaz olmuştur. Bu ayrılıklar sonucunda sabetaycılar üç cemaate bölünmüşlerdir.

1. Grup; Sabetay Sevi’yi aynen takip eden ve hiçbir şekilde onun dini öğretisinin dışına çıkmayan Kapancılar Grubu’dur. Kapancılar grubu İzmirliler ya da Papular olarakta adlandırılmaktadırlar. Bu grubun üyeleri onsekiz emirlik kurallara harfiyen uymaktadırlar. Özellikle 20. yy ın ikinci yarısının başlarında bulunan ve İsrael’e gönderilen sabetaycı kaynaklar üzerinde araştırmalar yapan İsrael’li tarihçiler bu cemaatin dinsel fikirlerinin yahudiliğe olan ilgisini gördüklerinde çok şaşırmışlardır. Yazdıkları tüm araştırmalarda da bunu ifade etmişlerdir. Kapancılar grubu yirminci yüzyıla gelene kadar özellikle İttihat Terakki ve Cumhuriyet dönemlerinde önemli siyasi roller üslenmiş bir gruptur. Bu gruba mensup olan Sabiha Sertel, Halil Ali Bezmen, Haluk Arığ, Can Paker , İlter Turan, Osman ve Mehmet Kapancı gibi şahsiyetler taşıdıkları önemli siyasi misyon sebebi ile sık sık araştırmalara konu olmuşlardır. 

2. Grup ; olan Karakaşlar Sabetay Sevi’nin ruhunun yeni bir tecellisi olarak gördükleri Osman Baba isimli bir kişinin hareketin lideri olduğuna inanırlar. Onlara göre Mesih reenkarne olmuştur. Karakaşlar’ın dini teorileri Sabetay Sevi’den sonra gelen hahamlar tarafından oluşturulmuştur. Gündelik dualarında kullandıkları ispanyolca ve ibranice metinlerde genelde hep Osman Baba için okunan dualar bulunmaktadır. Bu grubun üyeleri de Türkiye’nin kuruluşu sırasında önemli görevler almışlardır. Maliye Bakanı Cavid, Faik Nüzhet, Prof. Muslihiddin Adil Taylan, İsmail Cem İpekçi, Abdi İpekçi gibi isimler bu cematte köken olarak bağlı olan ailelerden gelmektedir.

Sabetayist dışişleri bakanlarından
Emre Gönensay

3. Grup ise Yakubiler’dir. Sabetay Sevi’nin kayınbiraderi olan ve kendisinin ölümü sonrasında cemaat reisliği yapmış bulunan Yakov Qerido isimli kişinin yine Karakaşlarda Osman Baba’nın dini anlamına benzer bir şekilde Mesihin reenkarnesi olduğuna inanırlar. Bu grubun üyeleri özellikle bürokrasi alanında önemli görevler almışlardır. Prof. Emre Gönensay, Dinç Bilgin, Abdurrahman Arif Bilgin, Şevket Bilgin, Emin Kalafat (D.P kurucusu ve eski devlet Bakanı) gibi isimleri bu grubun köken olarak önemli şahsiyetleri arasında sayabiliriz. Sabetaycılığın dinsel karakteri özellikle yahudi ve islam dünyasının teologları arasında uzun uzun tartışılmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 07.08.200 tarih B02.1.DİB.0.10-21/1119 nolu yazısına istinaden sabetaycılığın bir islam mezhebi ya da tarikatı olmadığı ve islam düşüncesi içinde de yer almadığı açıkça belirtilmiştir. İstanbul 9. Asliye Hukuk Mahkemesi, 02.11.200 Tarih ve Esas No: 2000/395 ve Karar No:2000/595 nolu kararı ile benim şahsen yaptığım nüfus kağıdımdaki din hanemin müslüman olmaması gerektiği şeklindeki iddiamı dikkate almış ve sabetaycı kökenden gelmem sebebiyle beni yahudi olarak kabul etmiştir. Hiç kuşkusuz ki bu karar sabetaycılığın yargı erki tarafından yahudilik olarak kabul edilmesi sonucunu beraberinde getirmektedir. Bu karar aslında tarihi bir karardır , neredeyse üç yüz seneye yakın bir zaman sonra sabetaycılar yahudi olarak mahkeme kararı ile tescil edilmişlerdir Yahudi dininin, yahudilerin ve tüm dünyadaki yahudi varlığının doğal sahibi olarak bugün varolan İsrael Devleti’nin sabetaycılığa bakışı nedir? Bunu iki ayrı kategoride değerlendirmek gerekmektedir: Bu kategoriler laik ve dinsel olarak adlandırılmaktadırlar. 

Yahudi dininin sabetaycılığa bakışında iki kurum önem arzetmektedir. İlk kurum tüm Sefarad (Akdeniz ve çevre ülkelerde yaşayan yahudiler. Türkiye yahudilerinin de büyük çoğunluğu bu gruba dahildir) dünyasının dini lideri olan İsrael Devleti Sefarad hahambaşılığı makamının kararıdır. Sefarad hahambaşılık 1990 yılından beri benim kendisine yaptığım tüm resmi başvurulara karşılık konuyu dini konseye getirmemiştir, Fakat bunun temel nedeni şudur: Diaspora’da (Israel dışında) yaşayan bir toplumun veya kişiliğinin yahudi olma kararı, o ülkede bulunan hahambaşılık atlanarak verilememektedir. 

Bu sebeple konu İsrael Bet Dini’nin önüne hiç getirilmemiştir. Bu sebeple yahudi din adamlarının bu bakışı yanında Türkiye Cumhuriyeti’nin bir kurumu olan ve resmen Beyoğlu Kaymaklamlığına bağlı olarak faaliyet gösteren Türkiye Hahambaşılığı’nın tavrı önem arzetmektedir. Türkiye Hahambaşılığı Türkiye’de yaşayan ve müslüman din hanesine sahip bir kişiyi musevi dini üyesi yapamaz. Bu karar 1492 yılında Osmanlı topraklarına kabul ediliş sırasında bir şükran ifadesi olarak alınmıştır. Türkiye Hahambaşılığı ve Türkiye yahudi topluluğu her zaman millet-i sadıka (sadık millet) olarak Osmanlı devletinde ifade edilmiştir. Bunun yanısıra benim dışımda da hiçbir sabetaycı kökenli Türkiye Hahambaşılığı’na yahudi olmak için resmi bir başvuruda bulunmamıştır. Bu sebeple konunun Bet Din denilen yüksek dini konseye de intikali söz konusu olmamıştır. Ama yukarıda zikrettiğim mahkeme kararı neticesinde Türkiye Hahambaşılığı benim yaklaşık bir yıl süren İsrael’deki dini eğitimimi dikkate almak sureti ile Anayasal bir hak olan mahkeme kararını uygulamış ve beni resmen yahudi olarak kabul etmiştir.
Sabetay Sevi ve Sabetaycıları Gelenekleri
 - Prof. Abraham Galante

Fakat tüm bunlara rağmen yahudi din adamlarının sabetaycılığa bakışı konusunda mutabık oldukları nokta sabetaycılığın yahudi kökenli bir dini hareket olduğudur. Müflis işadamı Halil Ali Bezmen’in ABD de yaptığı “ Yahudi olduğum için Türkiye’de baskı görmekteyim” iddiasına karşılık Türkiye Hahambaşılığı bu konuda yaptığı 1995 yılındaki açıklamasında sabetaycılığın teknik olarak yahudi dininde yar almadığını belirtmiş olmakla beraber açıkça yahudi değillerdir ibaresini kullanmamıştır. Bunun en büyük nedeni de hahambaşılığın bu konuda daha evvel Osmanlı Devleti döneminde verdiği belgelere dayanmaktadır. Yazar Avraham Galante’nin “Sabetaycıların Gelenekleri” adıyla da Türkçeye çevrilen kitabında da açıkça belirtildiği üzere (Sabetay Sevi ve Sabetaycıları Gelenekleri / Prof. Abraham Galante / Türkçe Tercümesi: Erdoğan Ağca / Zvi-Geyik Yayınları / İstanbul 2000 sayfa: 105-109 dan) Sultan İkinci Hamid bu konuda İstanbul hahambaşısı ‘ndan bilgi istemiştir ve kendisine bir rapor takdim edilmiştir. Bu konuda Galante’ nin kitabında yer alan ifade şu şekildedir: “Sabetay’ın yahudilerle hiçbir ilişkisi olmayan müritler edinmiş sahte bir Mesih olduğunu söylemiştir. Daha fazla bilgi için Selanik hahambaşılığına mektup yazan İstanbul Hahambaşılık kaymakamı Sevi’nin hayatına ilişkin bir mektup yazmıştır” 

Görülmektedir ki Türkiye’deki kamuoyu baskısı ve halkın gizli bir cemiyete karşı olan alakası sonucunda Türkiye Hahambaşılığı sabetaycılık konusunda net bir açıklama yapmaktan kaçınmaktadır Ama en önemlisi yukarıda da ayrıntılı olarak anlattığım gibi temel neden Türkiye’de yaşayan müslümanların her ne sebeple olursa olsun yahudi dinine geçişleri konusunda karar vermeme alkesidir. Kuşkusuz ki bu bu devlete her yönüyle bağlı olan bir toplumun en büyük şükran ifadesi olarak görülmelidir. Bu sebeple gizli bir cemaatin mensubu olduğunu reddeden ve sabetaycı kökenli bir cemaat okulunun idarecisi olan bu kişilerin yalan beyanlarının tespiti için mahkemenizin konuyu Türkiye Hahambaşılığı başta olmak üzere tüm devlet kurumlarından (Başbakanlık, MİT müsteşarlığı, İçişleri bakanlığı gibi) bu konuda bilgi talebinde bulunmasını arz ederim Türkiye dışında yaşayan yahudi din adamları ve telogları ise sabetaycılığın yahudi kökenini redetmedikleri gibi sabetaycılığı gizlenmiş bir yahudi tarikatı olarak ele almaktadırlar. İsrael Bilimler Akademisi başkanlığı da yapmış olan sabetaycılık konusunda uzman bir araştırmacı olan Prof. Gershom G. Scholem sabetaycılığın bir yahudi tarikatı olduğunu bildirmektedir. Kendisinin Ankara İlahiyat Fakültesi Dergisi’nin 30. cildinde Türkçe tercümesi yer alan “Gizli Yahudi Cemaati: Türkiye Dönmeleri” isimli makalesi bu konuyu en güzel özetleyen bir örnek olarak gösterilebilinir. Bu makalede yer alan şu ifade çok önemlidir: “Mensupları resmen Müslüman olmuş, fakat kalben Yahudi kalarak özel bir yahudi türünü oluşturmuşlardır”. Bugün İsrael’de yapılan araştırmalarda da genel olarak kabul gören görüş ortadoks yahudi inancının dışında yer alan sabetaycılığın bir yahudi tarikati olarak kabul edilmesi gerektiğidir. Ekte sunulan Gershom G. Scholem’in “Gizli Bir Yahudi Tarikati: Sabetaycılar” isimli makalesi de bunun önemli bir delilidir. Yine bu konuda aynı yazarın “Mistik mesih: Sabetay Sevi” (Princeton Uni.Press 1977) isimli çalışması başta olmak üzere diğer çalışmalarında da bu düşünce ağırlıklı olarak yer almıştır. Sabetaycılığın bir yahudi düşüncesi olduğuna ilişkin aşağıdaki kaynaklarda örnek olarak verilebilir: 
Gerchom G. Sholem / “ The Mystical Messiah: Sabbtai Zwi/ Princeton Uni. Press 1977 
Gerchom G. Sholem / On the Kabbalah and its Symbolism / Schocken Books 1965 
Gerchom G. Sholem Mojor Trends in Jewish Mysticism / Schocken Books 1995 

Yahudiliğin sabetaycılığa bakışını ele alacağımız ikinci nokta ise resmi dini otoritelerin dışında yer alan yahudi kökenli aydınların ve laik yahudilerin bakış açılarıdır: Bir yahudi tarikatı olan sabetaycılık yahudi dininin bir parçası olmasının yanısıra aynı zamanda yahudi toplumunun ve bununla beraber yahudi kültürünün de bir parçasıdır. Bu sebeple yahudi kökenli kişilerin sabetaycıları ve sabetaycılığı kendilerine ait bir dini hareket olarak görmeleri de bir gerçeğin ifadesidir. Bu konuda yazılmış olan ve hakikaten fevkalade güzel bir şekilde konuyu özetleyen Türkiye Yahudi Cemaati’nin haftalık basın organı olan Şalom Gazetesi’nde 16.08.1995 tarihinde yayımlanmış olan Lizi Behmuaras’a ait “Tabular Yıkılırsa Yıkılsın” isimli makalenin içinde yer alan karikatür aynı zamanda yukarıda ifade ettiğimiz gerçeğin de bir kanıtıdır. Burada aynı simada iki kişi çizilmiş ve biri diğerine Naeber Mehmet derken diğeri Valla bildiğin gibi Moiz diye cevap vermektedir. 

Görülmektedir ki sabetaycılık konusunda yahudi yazarlarda aynı fikri paylaşmaktadırlar. Bunun haricinde yine Şalom Gazetesi’nde tarihinde yayımlanan Yom Tov Ben Sason ve Erol Coşkun imzalı dört sayı boyunca süren “Sabetay Sevi“ isimli dizi yazıda da sabetaycıların yahudi kökenleri özellikle vurgulanmıştır. Hiç kuşkusuz ki bu yazıların haricinde Israel’de Aki Yeruşalayim isimli dergide yer alan ve Tarih ve Düşünce Dergisi’nin Kasım 2000 Tarihli 200011 sayısında Türkçeye tercüme edilerek yayımlanan Moşe Sevilla Şaron’un “ Dönmeler” isimli makalesinde ki şu satırlar özellikle iddialarımı kuvvetlendirmektedir: “Dönmeler artık “büyük bir sır“ olmaktan çıkan sırlarının daha fazla açığa çıkacağı kaygısıyla , bu sorunu Türk basınının gündeminden çıkarmak istiyorlardı. O günlerin yeni bir devletin , birleşmiş ve tümüyle “Türk” olan yeni bir ulusun kurulduğu günler olması nedeniyle , dönmeler, ekonomik ve siyasal yaşamdan uzaklaştırılmamaları için fazla deşifre olmak istemiyorlardı. 

Acaba 1984 yılında, yani Sabetay Sevi’nin ölümünden üçyüz yıldan fazla bir süre sonra bugun de dönmeler var mı? Bu sorunun yanıtı açık ve seçik olarak evettir. İstanbul’da çeşitli tarihlerde görüşme fırsatını bulduğum ve hala saklayacak bir şeyleri olan dönme dostlarımdan birini ziyaret ettiğimde , büyük annesi bana ibranice bilip bilmediğimi sordu. Bu dili bildiğimi söylediğimde, derin bir özlemin yansıdığı hüzünlü gözlerle bana Türkçe olarak şöyle dedi; “Lashom ne demek biliyor musun?” Sonra da yanıtını beklemeden kafasını çevirdi, ama onun ne olduğunu ona açıklamaya başladığımda, söylediklerimi zaten biliyormuşcasına tatlı bir gülümsemeyle baktı bana. “Lashon”u ya da Lashon Ha Kodeş’i yani kutsal dil olarak tanımlanan İbraniceyi hala hatırlıyordu.

Sabetayist dışişleri bakanlarından
Coşkun Kırca

Sabetaycılar konusunda Türkiye Yahudilerinin Osmanlı topraklarına gelişlerinin beşyüzüncü yılını kutlama organizasyonunu üslenen 500. Yıl vakfı koordinatörü sayın Bay Harry Ojalvo Aksiyon dergisi’nin 23-29 Mayıs 1998 Tarihli sayısında şunları söylemektedir. “Türkiye eğer bugün 65 Milyon oldu ise ve o devirde 50 bin kişi müslümanlığı kabul etti ise, nispet itibariyle bugün yahudi kökenli birbuçuk milyon Türk’ün bulunması gerekli. Yahudi kökenli olarak Sebati devrinden gelme nitekim hepimizin tanıdığı bugün dışişleri bakanımız olan İsmail Cem İpekçi var. O Sebatayistdir. Coşkun Kırca var. Epeyi insan var.” Yine musevi kökenli araştırmacı yazar Rifat N. Bali Aksiyon Dergisi’nin 26.08-01.09.2000 tarihli sayısında sabetaycılarla ilgili şunları söylemektedir: “Bence bugün dönmelik konusu Türkiye gündeminden düşmüştür. Çünkü dönmeliği temsil eden, tartışmalı, ateşli polemikler yapan insanlar kalmadı. Bir Yalman’ın eşdeğeri bugün yok. (..) 

Sabetaycılar Batıya, Batılı yaşam tarzına taraf oldular ve bu yaşam tarzını Türk toplumuna getirmeye uğraştılar. Örneğin İpekçilerin ilk sinema salonlarını açmaları ve burada Batılı yaşam tarzını gösteren filmlerin gösterimi ve Yalman’ın ateşli ve saldırgan bir laik oluşu...”Tüm bunlar da göstermektedir ki sabetaycılık sadece yahudi dininin içinden çıkmış bir hareket değil ve aynı zamanda da halen devam eden ve yahudi dininin tüm karakterlerini eksiksiz olarak taşıyan bir harekettir ve bir yahudi tarikatıdır. Bu savunmada yer alan diğer ve çok önemli bir noktada sabetaycıların sabetaycılık konusunda ki düşünceleridir. Acaba bugüne kadar özellikle Türkiye, İsrael ve ABD basınında ve medyasında yapılan sabetaycılık tartışmaları sadece benim bu olayları yazmamdan mı kaynaklanmaktadır ve sadece benim merkezimde mi olaylar dönmektedir? Yoksa benim dışımda da sabetaycılık konusunda konuşan başka cemaat mensupları da olmuş mudur? Sabetaycılık hala yaşamakta mıdır, aileler köken olarak sabetaycı geçmişlerini kabul etmekte midirler? 

Bu bölümde sabetaycı kökenli kişilerin vermiş oldukları mülakatlara bakalım: İlk önce Sabetaycı hareketin önemli dini liderlerini yetiştirmiş olan Arığ ailesine mensup ve aynı zamanda Şişli Terakki Lisesi Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Haluk Arığ’ın eşi Fatoş Arığ’ın 05.10.1997 tarihli Gazete Pazar’da gazeteci Leyla Neyzi ile yaptığı “Selanikli Kim” başlıklı yazıya bakalım. 
Bu yazıyı nakletmeden burada önemli bir noktayı hemen vurgulamak istiyorum: Yeminli Mali Müşavir (Aynı zamanda Dinç Bilgin’in müşaviri ve akıl hocası olduğunu Hürriyet Gazetesi’nin 11.12.2000 tarihli İstanbul Eki’nde kabul etmektedir) Haluk Arığ ailesinin de baskısı ile sabetaycı kökenli bir aileden gelen ve annesi babası inançlı bir sabetaycı olan Fatoş Hanım ile dünya evine girmiştir. Sayın Arığ’ın Terakki Vakfı’na girmesi de yine sabetaycı olan kayınpaderinin ve devrin atanınmış avukatlarından Reşat Atabek’in sayesinde olmuştur. Nitekim sayın Atabek sayın Arığ’ın Hür ve Kabul Edilmiş Türkiye Büyük Locası’na intisabını da sağlamıştır. Zaten sayın Arığ’ın yıllardır Terakki Vakfı’nı yönetmesinin de nedeni tamamen bu cemaat ilişkileridir.


Şimdi eşi Sayın Fatma (Fatoş- Rahel) Arığ’ın aşağıdaki sözlerine bakalım:
“Kendi çocuğu olduğunda, Fatma Hanım çok farklı bir yöntem izler. Kızına geçmişi anlatarak, kendisi “hiçbir şey işte“ olsa , ailesinin ve cemaatinin kökenlerini bilmesi ve bu geçmişten dolayı gurur duyması gerektiğini aşılar. (..) Bu kültürü yok saymaktansa, iyi tafalarını görmek ve bununla da iftihar etmek lazım. (..) Tam bir azınlık psikolojisi olarak sosyal dayanışma bizim ailede de devam ediyordu. Kötü gün dediğinizde bir bakıyorsunuz o grup tamamen bir arada. “Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı sayın İsmail Cem İpekçi’nin birinci dereceden yakın akrabası olan modacı sayın Cemil İpekçi’nin Aksiyon Dergisi’ nin 18/24 Eylül 1999 tarihli 250. sayısında yer alan demecinde ise şunlar açıklanmaktadır: “Cemil İpekçi Sabetay Sevi’nin dört çocuğundan biri olan Osman’ın soyundan geliyor. İpekçi’nin anlattığına göre diğer kardeşlerin soyundan gelenler arasında ise bugünün tanınmış aileleri bulunuyor. Dilber, Germen, Bezmen, Tokay ve Atabek’ler.“ 

Evet üçyüzelli yıllık suskunluk bozulmuş, ve sabetaycı kökenli aydınlar kendilerini artık daha rahat ifade edebilmek istemişlerdir. Tabiiki bu insanların korkusuzca bir cemaat baskısından uzakta açıklama yapabilmeleri çokta mümkün değildir. Ama gerçek olan bir noktada vardır ki tüm buna rağmen insanlar olabildiğince konuyu açıklayabilmektedirler. Fakat bu konuda yapılmış en kapsamlı çalışma Fransız basın mensupları Michael Blumenthall ile Michael Grosman’ın yapmış oldukları “Son Dönmeler” isimli film çalışmasıdır. Ben bu filmi gördüm ve fakat bir yemin sonucunda gördüğüm için filmin bir kopyasını alarak mahkemenize sunamadım. Bu film yapımcıları tarafından özellikle Türkiye’de satılmamaktadır. Bu filmle ilgili olarak Gazete Pazar’ın 23.02.1997 tarihli sayısında “Biri Bana Dönmesin Dedi, Bir Şey Anlamadım” başlığı ile yayımlanan bir yazıda bu filmle ilgili olarak film yapımcılarının demeçlerine uzun uzun yer verilmektedir. Bu filmde ondan fazla sabetaycı konuşmalar yapmış, pek çoğu musevi kökenlerini ve inançlarını belirtmiştir. Bu konuda yine bana isnat edilen suçlara karşılık olarak benim savunma iddialarım gerçekleşmektedir. 

Bu arada ben kendi kitabımdan da bahsetmek istiyorum. Belge Yayınları tarafından yayımlanan ve 2000 yılında yedinci baskısı yapılan “Evet ben Selanikliyim” isimli kitabımda uzun uzun ailelerle yaptığım konuşmalardan elde ettiğim bilgileri yazdım. Bu çalışmalar sırasında Karakaşlar cemaatine mensup bazı hahamların bana vermiş olduğu bilgiler arasında Paker ve Arığ aileleri ile olan bilgilerde mevcuttur. 

Benim bir araştırmacı olarak ulaştığım sonuç şudur: Sabetaycı cemaatin Kapancılar kolu ağırlıklı olarak simile olmuş gibi görünse de halen Şişli terakki Lisesi’nin başında bulunan Yönetim Kurulu’nun sabetaycı kökenli üyelerinin başkanlık ettiği bir kurul tarafından cemaate ait mallar yönetilmektedir. Bu kişiler ailelerinin dini kökenlerinden de faydalanarak birtakım menfaat teminlerine gitmektedirler. Bir kamu malı olan Vakıf Üyesi oldukları halde mal bildiriminde bulunmamaktadırlar, yurtdışında bulunan servetlerini açıklamamaktadırlar, bir de sayın Can Paker gibi Tusiad başta olmak üzere bazı iş gruplarının içinde Etik Konsey üyesi gibi payeler almaktadırlar. Fakat gerçek amaçları ne olursa olsun bu kişiler sabetaycıdırlar ve Sabetay Sevi’nin itikatlerine göre yaşamaktadırlar ve hukuka ve vicdana aykırı olarak bir cemaat malına tecavüz etmektedirler. 

Sabetaycı cemaatin tekrar tarihçesine dönersek;1924 Yılına kadar Sabetaycılar üç ayrı grup halinde yaşantılarını devam ettirmişlerdir. Genelde Selanik başta olmak üzere İstanbul, İzmir, Sofya, Üsküp gibi şehirlerde küçük cemaatler halinde yaşamışlardır. 1924 mübadelesi ile birlikte Türkiye’ye getirilen islam uyruklu Osmanlı vatandaşları içinde yer almışlarıdr. Cumhuriyet Dönemi Devlet arşivlerinde sabetaycılık konusuna ilişkin belgeler bulunmamaktadır. Bu konuda ekli listede görülen yazışmalardan da anlaşılacağı üzere sabetaycların varlığını araştırıp bu konuda bilgi verebilme durumunda olan bakanlıklara yaptığım yazılı başvurular sonunda şu yanıtları aldım. 

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 04.08.2000 Tarih ve 17456 nolu yazısı ile, “Sabetay Düşüncesi ve İnanışı ile ilgili olarak bir vakıf ve belge kaydına raslanmadığı bildirilmiştir”. Bu noktada şunun belirtilmesi gerekiyor. 1942 de Varlık Vergisi uygulamaları sırasında “ D “ grubu olarak mütalaa edilen Türkiye’li sabetaycılardan müslümanlardan alınandan daha fazla bir vergi talep edilmişti. Kendisinden bu oranda vergi alınan aileler arasında yer alan Bezmen, Refiğ gibi aileler Şişli Terakki Lisesi’nin kurucusu olan ailelerdi. Acaba bu kişiler hangi kriterlere göre fazla vergi ödemek zorunda kalmışlardı? Yine, diyanet işleri başkanlığından da benzer bir cevap alınmıştır. Fakat kendisine başvuru yapılan Başbakanlık, Maliye Bakanlığı, dilekçelerimize yanıt vermediklerinden devletin bu teşkilatlarında sabetaycılıkla ilgili belge olup olmadığını bilemiyoruz. Yüce Mahkemenizden talebimiz yargı erki yolu ile ilgili bakanlıklardan bilgi istenmesinin sağlanmasıdır. 1942’de çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu’nun yerel tahrir komisyonlarında uygulaması sırasında sabetaycılar “ D” adı verilen özel bir grupta mütalaa edilmişlerdir. 

Dönemin İstanbul Defterdarı olan Faik Ökte “Varlık Vergisi Faciası“ isimli kitabında (Faik Ökte / Varlık Vergisi Faciası / Nebioğlu Yayınevi Tarihsiz) şunları yazıyor. “ Bu seyahatte Merkezin şifahi emriyle “ Dönmeler “ için bir D grubu ihdas edilmiştir. Bunların vergisi M grubunun iki misli olacaktı. Bunun neticesi olarak cetveller daha sıkı tarandı ve bir kısım D ler adi cetvellerden alınarak fevkalade sınıfa ithal olundu. (Sayfa 85). 

Eski defterdar Ökte’nin bu sözleri devlet kayıtlarında sabetaycıılıkla ilgili belge olmadığını yazılı olarak bildiren bakanlıkların dikkatine sunulmaktadır. Sabetaycıların nasıl tespit edildikleri ve varlıklarının nasıl özel bir tarhiyat konusu yapıldığı meselesi halen tarihin bilinmeyen esrarengiz bir sayfasını oluşturmaktadır. Bilinen odur ki sabetaycılar aynı verginin mükellefi konumunda olan müslüman ve gayrımüslim unsurlardan farklı bir oranda vergiye tabii olmuşlardır. Dönemin yer alan bazı rivayetlerine göre Selanik’ten İstanbul’a getirilen nüfus defterlerinde (bunlar Eminönü, Bakırköy, Şişli nüfüs idareleri başta olmak üzere kayıtlıdır), sabetaycı kökenli Selanikliler’in nüfus kayıtlarında “ D “ ibaresi bulunduğu iddiaları vardır. Hatta bu ibareye sahip kişlerin 1950 li yıllara kadar muvazzaf subay, savcı, hakim gibi kamu görevlerine aday olamadıkları, bu sebeple nüfus kayıtlarını başka şehirlere naklettikleri iddiları da vardır. Bu sebeple Mahkemenizin ilgili nüfus idarelerinden geçmişe ait bu kayıtları bulmalarının sağlanmasını talep etmekteyiz. 

Sabetaycı cemaat üyeleri 1942 ye kadar tek parti döneminin ideologları arasında yer almışlardır. 1946 da ki Demokrat Parti hareketiyle beraber Ahmet Emin Yalman, Arif Bilgin gibi yakubi koluna mensup kişiler açıkça D.P hareketini desteklemişlerdir.Bu kişilerin o dönemde kendilerine ait olan Vatan ve Yeni Asır gibi gazetelerde yazdıkları yazılar bunun örneğini teşkil etmektedir. Sabetaycı hareket toplum içindeki tanınmışlığını 1970’lerden sonra kaybetmeye başlamıştır. Konu daha ziyade İsrael ve A.B.D başta olmak üzere bu ülkedeki bilimsel dergi ve konferanslarda işlenmiştir. Fakat bu hareketin varlığının bittiğini göstermez. 

Sabetaycı hareket ondokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren ciddi bir değişim süreci yaşamaya başlar. Cemaatler Osmanlı Devleti’nin dışa açık kapısı niteliğindeki Selanik şehrinde yaşıyor olmaları sebebi ile özellikle Fransız İhtilali sonrasında ortaya çıkan fkirlerden direkt etkilenen bir hale gelirler. Bu fikirler o zamanki cemaat liderlerini bazı yeni radikal kararlar almaya zorlamıştır. Böyle bir yapı içinde sabetaycı liderlerin en önem verdikleri husus eğitim olmaktadır. Sabetaycılar hareketin başlarından itibaren kendi okullarını kurmuşlardır. Bu okullar yolu ile dini eğitime ağırlık vermişlerdir. Fakat değişen zaman laiklik kavramının kendi içlerinde de tartışılmasına yol açmıştır. Nitekim dindar ve yaşlı kuşak ile genç kuşak arasında ciddi fikir ayrılıklarının olması kaygı verici boyutlara ulaşacak.             

Sabetaycılar hareketin başlarından itibaren kendi okullarını kurmuşlardır. Bu okullar yolu ile dini eğitime ağırlık vermişlerdir. Fakat değişen zaman laiklik kavramının kendi içlerinde de tartışılmasına yol açmıştır. Nitekim dindar ve yaşlı kuşak ile genç kuşak arasında ciddi fikir ayrılıklarının olması kaygı verici boyutlara ulaşır.

III-ŞİŞLİ TERAKKİ LİSESİ’NİN KÖKLERİ :
Sayın Nafiz Can Paker’in şahsıma karşı açmış olduğu davanın özellikle kendi ikametgahı olan Kadıköy semti adliyesi’nde açılmış olması dikkat çekicidir. Zira bu dava salt benim yazmış olduğum sabetaycılık yyzılarından kaynaklanmamaktadır. Bu davanın esası; yaklaşık iki yıla yakın bir zamandır İstanbul Asdliyeleri’nde devam eden bir yolsuzluk hakkındaki ceza ve tazminat davalarının bir uzantısıdır. Bu sebeple bu davaların esbabı bilinmeden şahsımın içine düşürülmek istendiği durumu tam olarak anlayabilmek mümkün değildir.

Sayın Can Paker kuruluşu 19. yy’ın sonlarında Selanik’e dayanan Terakki Mektebi’nin bugün Türkiye’de ki şekliyle Terakki Vakfı’na ait olan Şişli Terakki Lisesi’nin bağlı olduğu Terakki Vakfı’nın Genel Kurul üyesidir. Bu okulun İstanbul Teşvikiye’de bulunan 3.000 metrakelerelik alana yayılmış olan ve bu gün tamamen yıkılmış bulunan binası Sayın Paker’in de içinde yeraldığı bir grup Genel Kurul üyesi tarafından Sabah Gazetesi sahibi sabetaycı, yakubi kökenli ve hakkında Etibank yolsuzluğu nedeniyle soruşturmalar bulunan Dinç Bilgin’in ortağı Nevzat Ak’a ucuz yolla verilmek istenmiştir. Bu sebeple bu davanın da Terakki olayı ile yakın bir ilgisi vardır.
Sabetayist Atatürk'ün de Hocası ve gizli sabetaycı hahamı
olan Şemsi Efendi (Şimon Zvi) nin, Üsküdar Bülbülderesi
Sabetayist mezarlığındaki kabri

Okulun kurucusu olan, bir eğitim gönüllüsü, kendini sabetaycı harekete vakfetmiş ve bu hareketin içinde yeralmış bir din adamı olan Rabbi Şimon Zwi (Şemsi Efendi) benim de büyük büyükbabamdır. Bu sebeple onunla aynı aileden gelmem hasabiyle Terakki vakfı’nın ve mülklerinin içine düşürülmeye çalışıldığı kötü durumla yakınen ilgilenmekteyim. Bilindiği üzere Şemsi Efendi büyük Atatürk’ün de öğretmeni olmuş ve onun anılarında yer almıştır. Fakat ben Vakıf üyesi olmadığım için adli makamlarda bir dava açmam da sözkonusu olamamıştır. Bu sebeple konuyla ilgili Türk Basını’nı bilgilendirmek suretiyle bir çaba içine girdim. 

Şemsi Efendi bir din adamıdır, bir hahamdır. Bu sebeple ilk anda cemaat gençlerinin rahatlıkla dini eğitim alacakları bir okul kurmayı tasarlar. Nitekim modern tarzda eğitim veren ve eğitim Tarihimize geçen Selanik’te kurulan ilk çağdaş eğitim yuvasını kurar. 

Kapancılar Grubu Şemsi Efendi mektebini ilk anından itibaren desteklemişlerdir. Hatta cemaatin zengin üyeleri bunun daha da geliştirilerek köklü bir eğitim müessesesi haline getirilmesi için uğraşmışlardır. Nitekim daha sonra vakıf haline getirilen Selanik Terakki Mektebi -ki bugünkü adıyla Şişli Terakki Lisesi’dir- nin tarihçesini anlatan ve okul tarafından yayımlanan (Terakki Vakfı Şişli Terakki Lisesi’nin Dünü Bugünü Yarını 1879-1979) isimli kitapta (baskı Yılı: 1979) okulun temeli Şemsi Efendi mektebine dayandırılmaktadır.

Şemsi Efendi benim anne tarafından büyükbabamın büyükbabasıdır. Aileme ait olan eski ve tarihi cemaat belgelerinin bir bölümü de okulun kütüphanesindedir.
Okulun sabetaycı kökenli kişiler tarafından kurulduğunun diğer bir ispatı da aynı kaynakta yer alan kurucular listesinde de görülmektedir. Burada ismi geçen şu şahısların tamamı sabetaycıdır: Ahmet Kapancı , Osman İnayet, Yusuf Kapancı. Terakki Mektebi’nin Selanik’teki ilk kuruluşundan itibaren kat’i surette sabetaycı cemaate mensup olmayan kişiler bu okulun kurucuları arasına alınmamaktaydı. Bu sebeple yapılacak bir nüfus kaydı araştırmasında da kurucular arasındaki kan bağlı ve akrabalıklar da ortaya konabilecektir. 

Sabetaycı cemaatin kapancılar grubu kendisini sadece okulu ile değil gündelik yaşantısı ile de diğer toplumsal gruplardan ayırmıştı. Nitekim 1931 de ki günlük gazetelerde başlayan sabetaycvılık tartışmalarının yarattığı tedirginliğe kadar sabetaycılar sadece Üsküdar’da ki Bülbülderesi mezarlığında gömülmekteydiler. Bu da yine dini bir nedene dayanmaktaydı. Yahudi dininin Tevrat’tan sonraki en önemli yazılı kaynağı olan Talmud’a göre Mesih tekrar bülbül seslerine gelecekti. Bu sebeple de sabetaycılar ihdas ettikleri özel bir mezarlıkta ölülerini kendi dini kurallarına göre gömmekteydiler. Bu sebeple okulun ilk kurucularından olup İstanbul’da ölen kişlerin mezarlarının da Bülbülderesi’nde Kapancılar grubuna mensup mezarlıkta olduğunu bilmekteyiz. 

Gerekirse bu konuda yapılacak bir tespit bize bunu somut delillerle ispatlayacaktır. Yine okul tarafından yayımlanan aynı kaynağa göre, sabetaycı cemaat mensupları okulun kuruluşu sırasında Selanik’te yaşayan İtalyan teb’asına mensup Alatini Efendi isimli bir museviden de yardım istemişlerdir (bu kişi İttihat Terakki hareketine önemli yarımlarda bulunmuş bir kişidir), Alatini de bu cemaat üyelerinin de aslen musevi kökenli olmasından dolayı kendilerine yardım etmiştir. Kitabın 21. Sayfasına göre Emine Telci isimli hanım kızlar bölümünün yaptırılması için bir bina tahsis etmiştir. Bu hanım aynı zamanda Gazeteci Gülçin Telci’nin akrabası olup, okulun uzun yıllar vakıf üyeliğini yapan Halil Ali Bezmen Bey’in de kuzenidir. Bilindiği gibi Halil Ali Bezmen’in kendi ile aynı ismi taşıyan torunu ABD’de Sabetaycı olduğu için Türkiye’de baskı gördüğünü bildirmiştir. Büyük Babası olan Halil Ali Bezmen ise Şişli Terakki Lisesi Limited Şirketi’nin kurucularındandır. Kendisi gibi şirketin ortağı olan Fahri Refik Refiğ, Emin Lütfü Türel, Aziz Refik Refiğ, Dr. İbrahim Osman Güçer ve diğer tüm ortaklarda Selanik’te doğmuş sabetaycı kökenli kişlerdir.

Terakki Mektebinin bir cemaat okulu olduğunun ispatını belirleyen diğer bir noktada şudur:
 3 Ağustos 1323 (16.08.1907) Tarihli bir kararla hıristyan ve musevi çocuklarının da aynı tenzilatla okula alınmaları karara bağlanmıştır. “Musevi çocukları arasında lisan-ı Osmaninin tamimi zımmında yirmi nefer etfal-i museviyenin ehven ücretle mektebe kaydü kabulleri musevi cemaati namına teklif olununca” imtihanla alınacakları sınıfların “beşinci derece yarım” ücreti ile kabulüne karar veriliyor. Görülüyor ki aslen musevi olan cemaat mensupları aynı zamanda da sadece musevi cemaatine bir takım imtiyazlar vermek sureti ile bu cemaatle ilişkilerini bir tutmaktadır. 

Eski CHP milletvekili, İstanbul edebiyat Fak. Öğretim üyesi ve sabetaycılıkla ilgili çalışmaları bilinen Prof. Avram Galante Sabetay Sevi ve Sabetaycıların Gelenekleri isimli kitabında Türkiye dışında yaşayan sabetaycıların birer yahudi olduğunu bildirmiştir. Kitabının 109. sayfasında geçen ifadeleri aynen alıyorum: “Türkiye dışında yaşayan dönmeler mevcuttur. Onlara Balkan ülkelerinde , Avrupa’da ve Amerika’da raslanır. Bu ülkelerin hepsinde , yaşadıkları şehrin yahudi cemaatleriyle ilişkileri olsun olmasın, bu dönmeler yahudididir. 

Bu satırların bizim için önemi şudur: Şu an bu davaya konu olan Şişli Terakki Lisesi Yönetim Kurulu üyeleri sayınCan Paker, sayın İlter Turan, sayın Lütfü Paker, sayın Haluk Arığ‘ın birinci ve ikinci dereceden akrabaları olan ve Avrupa’da yaşayan insanlar bu iddianın hedefidirler. Bu kişiler yurtdışında ki işlemlerinde sabetaycı olduklarını söyleyerek bazı menfaatler temin etmektedirler, Türkiye devlet sisteminde bazı menfaatler temin etmektedirler, Halil Bezmen örneğinde olduğu gibi bunu açıkça yapmaktadırlar, ama iş Türkiye’ye gelince bir anda müslüman kimliği altına girmektedirler. İşte Şişli Terakki Lisesi’nin sabetaycı cemaat üyesi olan bu kişlerin durumunun mahkemenizce tespitini talep etmekteyim. 

Şişli Terakki Lisesi bir sabetaycı okulu olarak esasında cemaat mensuplarının eğitim kalitesinin yükseltilmesi ve dini tedrisat verilmesi esasına dayanmaktaydı.Bu mektep adını İttihat ve Terakki Fırkasından almıştır, bir devrim merkezidir. (Yıldız Sertel / Annem İçin / YKY İstanbul 1998) 

Terakki Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı olan ve on yıla yakın bir zamandır bu görevde bulunan, hakkında çıkan şaibelere karşılık hiçbir şekilde istifa etmeden görevini aynen sürdüren ve kendisine diğer cemaat üyeleri tarafından destek sağlanan Haluk Arığ isimli Yeminli Mali Müşavir bu vakfın yönetimine nasıl seçilmiştir? Ve hala nasıl onyılı aşkın bir zamandır burada hakkındaki şaibelere karşılık görev yapmaktadır? Neden diğer üyeler bu konularda en küçük bir araştırma dahi yaptırmamaktadırlar. Vakfın binasının inşaat işlerini alan sabetaycı gazete patronu Dinç Bilgin’in ortağı ve şu anda kamu arzailerinin usulsüz kullanımı ile ilgli bir davadan dolayı tutuklu bulunan Nevzat Ak‘a bu inşaatı veren sayın Arığ neden hala ortada elini kolunu sallayarak dolaşmaktadır? 

Sayın Ak, sayın Arığ ve sayın Bilgin Şişli Terakki Lisesi olayında bir menfaat uğruna birleşerek bir suç örgütü oluşturmuşlardır ve bir vakfın malını yağmalamışlardır. Sayın Ak ve Bilgin’in kamuoyu önündeki durumu ortadadır. Her ikisi de devlete ait malların şaibeli şekilde tassarufu ile ilgili olarak suçlanmaktadırlar. sayın Haluk Arığ, sayın Bilgin’in mali danışmanıdır. Bu olaylarda kendisi de aynı şekilde sorumludur. Konunun yargı kanalı ile araştırılması gerekmektedir. Bu sebeple okulun son on yıllık yönetim kurulu kararlarının ve tüm evraklarının mahkemenize getirilmesini talep etmekteyiz. 

Terakki Vakfı bir özel vakıf olmakla beraber verdiği mezunların Türkiye’nin önemli şahsiyetleri arasında olması sebebiyle de kamuya mal olmuş bir müessesedir. Terakki Vakfı’nın mütevelli heyetinde bulunan aşağıda isimleri, yazılı olan kişiler sabetaycı cemaatin kapancılar koluna mensup ailelerden gelmektedirler. 

Bir Alman Firmasının Türkiye’de üst düzey görevlisi olan sayın Nafiz Can Paker sabetaycı kökenli bir aileden gelmektedir. Bu kişinin yakın akrabalarının mezarları Üsküdar’da Bülbülderesi mezarlığında kapancılar bölümündedir. Yine aynı şekilde sayın Can Paker’in kayınbiraderi (eşinin kardeşi) olan sayın Lütfü Paker’de (Sayın Can Paker ile aynı soyadı taşımalarının nedeni akraba olmalarıdır) yine kapancılar koluna mensup olup cemaatin önde gelen kişilerinden biridir. Aynı zamanda sabetaycı aileleler tarafından kurulmuş bulunan Yeni tekstil isimli şirkette Sayın Can Paker’in hanımı Lütfü Paker’in kızkardeşi Mihriban Paker de görev almakatadır. Bu ilişkilerin yanı sıra sabetaycıların kapancılar grubunun dışında yine bir başka gruba dahil olan sayın Dinç Bilgin’in de Terakki Vakfı üzerinde görünmez bir etkisi bulunmaktadır. Yine mütevveli heyetinde yer alan Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi sayın Asaf Savaş Akat aynı zamanda Sabah Gazetesi yazarıdır. Bilindiği üzere Bilgi Üniversitesi’nin mütevelli heyeti başkanı da Sabah Gazetesi’nin önde gelen idarecilerinden Zafer Mutlu’dur. Yine mütevelli heyeti üyesi olan Prof. İlter Turan aynı zamanda bilgi üniversitesinin de rektörüdür. Tüm bu ismi verilen kişiler aynı zamanda aralarında dostluklar olan kişlerdir ve çoğu Terakki Mektebi ile alakaları olmadığı halde bu okulun mütevelli heyetine kadar kaydı hayat şartı ile seçilmişlerdir. 

Terakki Vakfı’nın mütevelli heyeti üyeleri ile ilgili olarak uzun yıllardan beridir bazı şaibeler olduğu cemaatimiz içinde bilinmekteydi. Bu konuda elde somut veriler olmaması ve en başta da Vakıf üyesi olmamam hasabi ile ne yazık ki hukuki bir yola müracaat etmem sözkonusu olmamıştır. Zaten bir cemaat okulu olması ve cemaat mensuplarının gizli yaşamayı seçmiş olmaları nedeniyle de Türkiye’de yaşayan seçkin kişilerin oluşturduğu cemaatimiz içinde yaşanan böylesine tatsız bir olayın kamuoyuna intikali konusunda hep tereddütlü davranmak zorunda kaldım. 

Ancak bu iddialar öyle bir noktaya ulaştı ki yaklaşık yüz yıl önce vücuda getirilen ve tamamen bir hayır müessesesi olarak kurulan Terakki Mektebi’nin taşınmazları ile ilgili bazı iddialar ortaya atılınca bu durumda hem bir vatandaş olarak ve hem de bir cemaat mensubu olarak konuyu Türkiye basınının gündemine getirmek zorunda kaldım. Bunu yapmamın nedenlerini kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür: 

1- Okulun ayrılan öğretmenlerinden ve eski mezunlarından bana intikal eden bilgilere göre bazı öğrencilerin okula kura sistemi dışında bir takım menfaatler yolu ile alındıkları, başarı grafiğinin sürekli düşüş arzetmesine yol açacak şekilde yönetimin yolsuzluklarına ses çıkaran bazı öğretmenlerin okuldan uzaklaştırıldıkları neden olmaktadır. 

2- Okulun Nişantaşı’nda bulunan ve değeri ancak trilyonlarla ifade edilebilen eski merkez binası binanın değerinin düşürülmesi maksadı ile on yıldan fazla bir zamandır boş tutulmaktadır. Yine cemaat içinde bana ulaşan bilgilere göre bu bina Sabah Gazetesi sahibi Dinç Bilgin’e satılmaya çalışılmaktadır. Binanın boş bırakılmasının yanı sıra okulun Levent’te bulunan merkez binasında okuyan öğrencilerden toplanan paralara karşılık bu binaya hiç bir şey yapılmaması ve olayın basına intikali sonrasında hızla böyle bir faaliyetin içine girilmesi de ayrıca dikkat çekici bir konudur. Yine burada mehkeme kayıtlarına özellikle alınmasında faydalar gördüğüm bir diğer konuda okulun Levent’te bulunan merkez binasının başka bir yere taşınılmak sureti ile boş bırakılacağı ve böylelikle aynı çıkar gruplarına teslim edileceği şeklindeki iddialardır. 

Tüm bu iddialar karşısında okulun kurucusu olan kişinin soyundan gelmem ve bu cemaatin eki bir mensubu olmam nedeni ile bir program çerçevesinde yolsuzlukla mücadele etmeye karar verdim. 

Bu mücadelede yaptıklarıma geçmeden evvel yayımlamış olduğum “Selanikliler ve Şişli Terakki Yolsuzluğu” isimli çalışmamda geçen bölümleri burada savunmama almak amacındayım: 

Sayın Haluk Arığ’ın ilk evvelde yayımlaması gereken konu şudur:

Kendisi şu soruların yanıtlarını vermelidir: 
1- Terakki Vakfı yönetim kurulunda 1980 li yıllarda görev alan üyeler sabetaycı kökenli değil midirler?

2- Şu an vakıfta görev alan aşağıdaki şahıslar Selanikli kökene mensup sabetaycı ailelerden gelmekte midirler?: 





- Can Paker

- Bülent Tanla
- Lütfü Paker (Can Paker’in kayınbiraderi)

3- Ağustos 1323 (16.08.1907) Tarihli bir kararla hıristyan ve musevi çocuklarının da aynı tenzilatla okula alınmaları karara bağlanmıştır. “ Musevi çocukları arasında lisan-ı Osmaninin tamimi zımmında yirmi nefer etfal-i museviyenin ehven ücretle mektebe kaydü kabulleri musevi cemaati namına teklif olununca” imtihanla alınacakları sınıfların “ beşinci derece yarım” ücreti ile kabulüne karar veriliyor. Görülüyor ki aslen musevi olan cemaat mensupları aynı zamanda da sadece musevi cemaatine bir takım imtiyazlar vermek sureti ile bu cemaatle ilişkilerini bir tutmaktadır. Avram Galante “Sabetaycıların Gelenekleri” isimli kitabında Türkiye dışında yaşayan sabetaycıların birer yahudi olduğunu bildirmiştir. 

Şişli Terakki Lisesi bir sabetaycı okulu olarak esasında cemaat mensuplarının eğitim kalitesinin yükseltilmesi ve dini tedrisat verilmesi esasına dayanmaktaydı. 

Bu davalarla ilgili olarak kayıtlara özellikle geçirilmesini istediğim diğer bir noktada özellikle belirli çevreler tarafından islamcı, yobaz, gibi sıfatlarla küçük düşürülmeye çalışılan ve bu davada hiçbir suçları olmadığı halde yargılanan gazetecilerle ilgilidir. Türk Basını ve Türk medyası ne yazık ki bugün tam anlamı ile özgür sayılamaz. Maalesef belirli baskı grupları ve aileler medyanın kontrolünü ellerinde tutmaktadırlar. Bu olayların başlangıcı sırasında konunun kimleri ilgilendirdiğini bilmeyen o zamanki Sabah Gazetesi yazarları bir hafta içinde aralıklı olarak yayın yapmışlarsa da müşteki sayın Haluk Arığ’ın Sabah Grubu yöneticilerinden olması sebebi ile bu yayını kesmişlerdir. Sayın Arığ kendisini temize çıkarabilmek amacıyla tamamen görünürde bir davayı bu gazeteye ve yazarlarına karşı açmıştır. Oysa, bu konunun basında çıkmasını engellemiştir. Nitekim Hürriyet Gazetesi konuyu bir yıl sonra sayfalarında vermiştir. 

Terakki vakfı Yönetiminde olan kişiler Türkiye’deki sabetaycı lobiyi oluşturan bir grup güçlü ve toplumda bir takım aksiyonlar yaratabilecek insanlardır. Bu kişilerin basın üzerindeki etkileri açıktır. Bu konuda yayın yapmaya cesaret edebilen işte yukarıda sayılan ve islamcı, yobaz olarak karalanan basın organları olmuştur. Bunların içinde Akit Gazetesi hiçbir şekilde konuyu bir sabetaycı olay haline getirmeden tamamen objektif olarak işlemiştir. Bu sebeple gazetecilik göreevini yapan bu gazetenin yönetici ve yazarlarına karşı dava açılması beyhudedir, bir maksada dayankmaktadır. Yıllarca kendisini resmi ideolojinin arkasına dayayıp Türkiye’nin kurucusu olan kişlerin miraslarının ardına gizlenip bir cemaat okulunu yok eden ve onu kendi menfaatleri için bir alışveriş merkezi haline getiren bu zihniyete mensup kişilerin yargılamasını tarih mutlaka yapacaktır. Okulun altında ki sinagogun sabetaycı inanca göre yıkılmaması gerekirdi, bu insanların gözünü bürüyen para ve kazanma hırsı en mukaddes dini değerlere saldırmalarını engellememiştir. Yazıktır, çok yazıktır. Bu yazılanların kayıtlara alınmalara gelecek kuşaklara bırakacağımız mirasla ilgilidir. Bir gün bu cemaatin tarihi yazıldığında tıpkı Galile’yi ölüme mahkum eden kişilerin davranışları gibi Terakki Vakfı’nın yöneticileri de büyük bir manevi suçun altında olacaklardır. Emin olunuz İlahi bir mahkemenin sonuçlarını görmekde gecikmeyeceğiz!


Sabetayistlerin Cemaat Okullarından biri olan Şişli Terakki.
Bir diğer Sabetaycı cemaat okulu da Feyziye Mektepleri
Vakfı Işık Okulları'dır.

Sonuç olarak şunları söylemek istiyorum: Şişli Terakki Lisesi bir sabetaycı cemaat okuludur. Terakki Vakfı’nın yöneticileri ve sayın Haluk Arığ başta olmak üzere bu kişlerin cemaate ait bir okulu ve binasını böyle fütursuzca yok etmelerinin önüne geçilebilirdi. Maalesef devlet mekanizması işletilmemiştir, bu kişilerin servetleri araştırılmamıştır, vakıflar mevzuatına aykırı olarak yapılan tasarruflar, diğer teklifler incelenmeden Nevzat Ak inşaata binanın verilmesine karşı inceleme yapan sayın Vakıflar Müfettişi Mustafa Batuğ bunları görmemiştir,. İstanbul Vakıflar Müdürlüğü konuyu derin olarak tetkik ettirmemiştir. Tüm bunlar bana yıllardır varlığı gizlenen bir cemaat lobisinin gerçekliğini göstermektedir. Sabetaycılar bugün Türkiye’de parlementoda şu an en az dört milletvekili olan, kabinede en az bir bakanı olan, Türk silahlı kuvvetlerinin üst kademelerinde etkin kişilere sahip bir gizli cemattiir. Bu sebeple mahkemenizin en kısa zamanda bu davadan hareketle sabetaycılığın incelenebilmesi ve devlet kayıtlarına girecek bilgilere ulaşması gerekmektedir.

IV CAN PAKER KİMDİR KENDİSİ HAKKINDAKİ GERÇEKLER NELERDİR?
Kendisini Türkiye’nin tanınan bir işadamı gibi gösteren, aynı anda Türk Henkel A.Ş. Genel Müdürü, TUSİAD Etik İşler Daire Başkanı, Sabancı Holding Yönetim Kurulu Üyesi, Enka ve Terakki Okulları Mütevelli Heyeti Üyesi, Türk Amerikan ve Türk Alman İşadamları Dernekleri üyelikleri gibi daha burada saymakla bitmeyecek pek çok klübün üyesi olan sayın Nafiz Can Paker gerçekte kimdir? Kendisinin maksatları nelerdir?

Dikkat edelim. Türkiye’de Türk Henkel isimli Alman firmasının dışında Özel Sektörde pek çok firma varken ve bu firmaların Genel Müdürleri ve Üst Düzey yöneticileri sayın Paker g,bi bir musevi bağlantısı olmadan tamamen kendi güçleriyle bu mevkilere gelmişken hernedense bu kişlerin hiçbiri şu anda Türk basını’nda sayın Can Paker kadar etkili ve yetkili bir biçimde boy gösterememektedir. sayın Can Paker Türk Siyaseti’nde giderek eski gücünü kazanan Sabetaycı lobinin Türkiye Cumhuriyeti’nde ki gelecekteki başbakan adayıdır! Çok değil önümüzdeki, ilk seçimlerde başbakanlık koltuğuna oturacak ve Naim Talu, Recep Peker gibi geçmişin önemli Sabetaycı Devlet adamları gibi bir konuma yine sabetaycı kökeni nedeniyle getirilecektir. Kendisi ile ilgili Amerikan Musevi Lobisi’nde çalışmalar şimdiden başlatılmıştır. 

Ben sayın Can Paker ile çok uzak bir biçimde akrabayım. Çünkü yüzyıllar boyunca sadece kendi içinden evlilikler yapan Kapancılar kolunun bir mensubu olarak sayın Paker ile aynı soyağacında yeralan ve fakat çok uzak akrabalığı bulunan bir kişiyim. Bizzat çok yakın akrabalarım kendisi ile uzun yıllar Henkel A.Ş de birlikte çalışmıştır. Yine enne tarafından yakın akrabam olan (annemin teyzesinin oğludur) sayın Yaşar Malta Can Paker’in eşi Mühriban Paker ve Lütfi Paker’in de ortağı olduğu Yeni Tekstil isimli firmanın da ortağıdır. Bu sebeple benim burada sunacağım bilgiler tamamen aynı cemaate mensup olmamızdean dolayı bildiğim ve gerçek olan bilgilerdir. Ayrıca bu savunma ekinde kendisi de Sabetaycı olan ve bu aile ile uzak akraba olan Hürriyet Gazetesi yazarı merhume Gülçin Telci’nin de bu aile ile ilgili yazmış olduğu gazete haberlerini vereceğim. 

Can Paker’i bu Türkiye’nin kaderini elinde tutan gizli bir siyasal grubun içinde bulunan kişiyi ve onunla beraber hareket eden sabetaycı kökenli ya da evlilikler yoluyla cemaate girerek bu siyasi gizli örgüte dahil olan kişileri yakından tanıyabilmemiz için tarihi geçmişi çok iyi bilmemiz gerekmektedir. 

Bugün Türkiye’nin gündemi oluşturan medyası bir grup tarafından idare edilmektedir. Türkliye Toplumu gerçek bilgilerden uzak bir biçimde yaşamaktadır, adeta afyonlanmış ve morfinlenmiş bir şekilde tamamen taraflı ve yanlı bir değeryargıları sisteminin içindedir.. Bu sebeple burada yazılan bilgilerin medyada işlendiğini göremezsiniz. Kaldı ki bu örgüt mensupları geçmişte Türk Ceza Hukuku’na ismini yazdırmış sayın Sahir Erman gibi yine cemaat içinden gelen profesörler kanalı ile yanlı bir biçimde oluşturulan bilirkişi raporlari ile istedikleri şekilde hareket edebilmişlerdir. Bugün yine Erman ailesine mensup Ceza Hukuku Profesörleri kanalıyla da bu tutumu devam ettirmektedirler. 

12 Eylül 1980 Yılı’nda yapılan askeri müdehalede neden o dönemin en önemli sol liderleri sayın Mehmet Barlas , sayın İsmail Cem gibi kişiler hakkında bırakınız davayı en küçük bir soruşturma dahi açılamamıştır? Bu kişiler tamamen sabetaycı kökenli olmalarını kullanarak oluşturdukları ve devlet içinde özellikle Dışişleri, Maliye, İçişleri gibi bakanlıklar bünyesinde ve Türk Silahlı Kuvvetlerinde örgütlenen ekipleri ile Türkiye’yi gizli bir biçimde yönetmektedirler.





Sabetaycı kökenli olmak ya da Sabetay Sevi’nin Mesih olduğuna inanmak asla bir suç olamaz. Bu sebeple bu savunmada kendisini bu inanca vakfeden değerli cemaat mensuplarımızın burada hedef alınmadığının bilinmesini özellikle isterim. Ancak kökeni itibariyle ırkçı bir ayrıma giderek cemaat kaynaklarını kendi menfaatleri doğrultusunda kullanan ve bunun yanında kendi kurdukları ekibi Türkiye’nin yönetiminde bir güç haline getiren kişilerinde burada zikredilmeleri vicdani bir sorumluluktuır.

Ben İsrael’in en önemli din okullarından birinde görev almış, hayatını sabetaycılığın bir yahudi tarikati olduğu gerçeğini ispata çalışmış bir kişiyim. Bu sebeple hiç kimseye iftira atmak veya karalamak maksadım yoktur. Kaldı ki Türkiye’de bu denli kudret sahibi kişilerin gerçek maksadlarını açıklamanında cesaret gerektiren bir iş olduğunun bilincindeyim. Ben Rabbe ve O’nun mukaddes dini olan yahudiliğe inanan bir kişiyim. Gerçek inancım Rabbin dışında hiçkimseden korkmamamın gerekliliğini bana öğretmiştir. Bu sebeple vicdanen rahatım. Burada cemaatimi deşifre etmiyorum sadece bu cemaati menfaatleri uğruna yönetmeye çalışan ve bizi asimile olmaya iten dinimize karşı kişilerle hukuki bir savaşın içindeyim. Rabbin yardımcım olacağına imanım tamdır.

Sabetayist Kalemşörlerden Ahmet Emin Yalman
 ve ona daha 17 yaşında
 iken suikast düzenleyip öldürmeyi başaramayan
 Hüseyin Üzmez

Sabetaycılar Osmanlı devleti döneminde de örgütlü bir biçimdeydiler. Bu konuda İbrahim Aladdin Gövsa’nın Sabetay Sevi isimli kitabı kaynak olarak gösterilebilinir.Görüldüğü sabetayclık asla misyonunu kaybetmemiştir. Birinci Cihan Harbi esnasında ve sonrasında özellikle iki sabetaycı karakterin çok etkiili siyasi bir yapıda yer aldıklarını görmekteyiz. Bunlar Halide Edip ve Ahmet Emin Yalman’dırlar. Bu yıllarda Türkiye’de çok geniş bir biçimde tartışılan ve bugün bile bazı çevrelerin destek verdikleri Amerikan Mandası fikrini Türkiye siyasetine sokan iki sabetaycı isimden bahsetmem gerekiyor. Bunlardan biri sayın Halide Edip Adıvar ötekisi ise Ahmet Emin Yalman’dır. O yıllarda birlikte kurdukları Wilson Fikirleri Cemiyeti isimli bir kuruluşla Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu’nda bir hıristyan devletin de kurulması ve daha sonra tarihe Sevres anlaşması olarak geçen anlaşmada belirlenen sınırlar içinde Türkiye’nin bölünmesini amaç edinmişlerdi. Bu konuda Dr. Mine Erol’un “Türkiye’de Manda Meselesi ve Mandacılık” (Giresun 1973) isimli kitabı bir kaynak niteliğinde olup Yalman ve Adıvar’ın politik düşüncelerini tamamen analiz etmektedir. 

Bu konuda Atatürk Nutuk isimli eserinde de Manda konusundan bahsederek şunları anlatmıştır: “Esas Türk milletinin haysiyeti ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdfır. Bu esas ancak istiklal-i tamme malikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun istiklaladen mahrum bir millet beşeriyeti mütemeddine muvacehesinde uşak olmak mevkiinden yüksek bir muammeleye kesb-i liyakat edemez. Ecnebi bir devletin himaye ve sahabetini kabul etmek insanlık evsafdından mahrumiyeti, aczu meskeneti itiraftan başka bir şey değildir. Filhakika bu derekeye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir ecnebi efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez. Halbuki Türk’ün haysiyet ve izeet-i nefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun, evladır! Binaenalyh, ya İstiklal Ya Ölüm!” 

Sabetaycılık 1924 Yılı’nda çok önemli bir ivme kazandı. O yıl yapılan Türk Yunan Ahali Mübadelesi ile sabetaycılar Türkiye’ye getirildiler. Böylelikle müslüman Türk unsurların ve Anadolu’da yaşayan Hıristyan Rum unsurların karşılıklı mal ve nüfus değiştokuşu olarak ele alınabilecek bu çok önemli olay gerçekleşmiş oluyordu. Fakat sabetaycıların inanılmaz bir mal varlıkları vardı. Ve cemaat üyeleri Türkiye’ye gelerek Selanik’te sahip oldukalrı ve asla Türkiye’de tam karşılığını alamayacaklalşrı malların mübadelesini kabul etmiyorlardı. Bu sebeple 1924 yılında Yunanistan’da bir harekete giriştiler. Bakın o hareketi isimli kaynak nasıl zikretmektedir. 

Aynı yıl Karakaşlar Grubu’nun içinden çıkan Karakaşzade Rüştü isimli kişi İstanbul basınında sabetaycılıkla ilgili bilgiler açıkladı, cemaat yönetimini Türkiye’yi sevmemekle ve asimile olmamakla suçladı. Bu konuda isimli kaynakta bu olay şöyle anlatılmaktadır: 

Türk basını’ndaki bu tartışmalara sabetaycı basında katıldı. O günkü İstanbul gazetelerinden Son Saat gazetesi Sertel ailesinin kontrolündeydi. Vatan gazetesinin sahibi ise Ahmet Emin Yalman’dı. Bu tartışmalara katılan Yalman Tarihin Esrarengiz Bir Sayfası isimli bir yazı dizisi hazırladı ve Dönmeliğin varlığını kabul etti. Ama tıpkı sayın Nafiz Can Paker’in geçmişte kaldığını iddia ettiği şekilde bu hareketin tarihe gömüldüğünü bildirdi. Dikkat edelim bu hemen hemen bütün sabetaycıların ortak iddasıdır! 

Tartışmalar giderek büyüdü, Karakaşzade Rüştü T.B.M.M ye başvurdu, Atatürk’e mektup yazdı ve konu giderek derinleşmeye başladı. Fakat bizzat Atatürk bu konunun kapatılması için emir verdi. Amacı yeni kurulan bir Cumhuriyet’te bilgisi, kültürü ve deneymleri ile batılı bir hayat anlayışına sahip böyle bir cemaatin deşifre edilerek kendilerine bir reksiyonun oluşmasını önlemekti. 

Böylelikle 1924 Yılı’nda Türk basınında başlayan tartışmalar 1937 de yeniden Yalman Yunus Nadi arasındaki basın polemiğine kadar son buldu. Türkiye’de değil sabetaycılar hakkında yazı yazmak konuşmak bile yasaklandı. İsrael’li büyük araştırmacı Sayın Moşe Sevilla Şaron bakın bu konuda neler yazmaktadır: 

“Dönmeler artık büyük bir sır olmaktan çıkan sırlarının daha fazla açığa çıkacağı kaygısıyla, bu sorunu Türk Basını’nın gündeminden çıkarmak istiyorlardı. O günlerin yeni bir devletin, birleşmiş ve tümüyle Türk olan yeni bir ulusun kurulduğu günler olması nedeniyle, dönmeler ekonomik ve siyasal yaşamdan uzaklaştırılmamaları için fazla deşifre olmak istemiyorlardı” (Dönmeler / Tarih ve Düşünce / Moşe Sevilla Şaron)





1937 Tartışmaları kısaca özetlenecek olursa; Yalman ve Yunus Nadi arasında bir basın polemiği yaşandığı sırada orta çıktığı söylenebilir. Yunus Nadi 22.10.1937 tarihli yazısında Yalman’ı sabetaycı asıllı olmakla suçlamıştır. Yalman bunu kabul etmiş ama yine 24.10.1937 tarihli yasızısında bu olayın tarihe gömüldüğünü bildirmiştir.





Fakat sabetaycılık tartşmaları yine Atatürk’ün İstanbul basınına gönderdiği bir emirle son bulmuştur.




Böylelikle sabetaycılar gayrımüslüm bir unsur oldukları halde, dinen Sabetay Sevi’nin ilke ve prensiplerine gizli olarak inandıkları halde kimliklerinde yazan Müslüman ibaresi nedeniyle rahatlıkla Türkiye Kamu Yönetimi’nde yükseldiler. Kendileri gibi batılı bir hayat tarzını benimseyen Rum, Ermeni, Yahudi, ve Süryani gibi gayrı müslüm unsurların kimliklerinde “Müslüman” ibaresi olmadığı için bu kişilere kapatılan kamu erki sabetaycıların emrine girmiştir. Zamanla Türkiye’de sabetaycı olmayanlar adeta devlet içinde yükselememektedir gibi bir yargının oluşmasına neden olunmuıştur. Oysa altını özellikle çizerek belirtmek isterim: Sabetaycı olmak yükselmek için bir sebep değildi, sabetaycı yöneticilerin yakınında olan, onlarla akraba olan ya da onların menfaatelerine hizmet eden sınırlı sayıdaki bir cemaat üyesi ancak bu imkandan faydalanabilmekteydi. Bu sebeple tüm sabetaycıları bu kişilerle birlikte görmek çok yanlış bir saptamadır. 

1946 da Varlık Vergisi sabetaycılar için bir kabusa dönüşmüştür. Başta destekledikleri bu verginin gayrımüslüm unsurları ticaret hayatından sileceğine inanan sabetaycı yöneticiler kendilerinin bu boşlukları dolduracağına inanmışlardır. Verginin ilk kanunlaştığı anda Türk basınının önde gelen sabetaycı kalemi Ahmet Emin Yalman önce vergiyi desteklemişti. Ancak Tahrir komisyonları “D” grubu altında dönme cemaatinden de vergi alınca buna karşı yazılar yazdı. 

Varlık Vergisinin uygulaması sırasında vergi giderek azınlıkların bir sınıflamaya tabii tutulmasına yol açtı. 1946 senesinde nereden geldiği belli olmayan bir kudret Sabetaycıları “ D” sınıfı altında bir ayrı vergi mükellefi yaptı. Bu kuşkusuz ki Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün bilgisi dahilindeydi ve sabetaycılar ayrı bir oranda vergiye tabii tutuldular. Bu durum sabetaycı sermeyenin çözülmesine neden oldu. Verginin intikamı ise ancak 1970’li yıllarda kendisi de Yakubi koluna mensup olan Rahşan (Raşel) Ecevit tarafından alınmıştır. Bu yıl yapılan CHP kongresinde Atatürk’ün yakın silah arkadaşı Milli Şef İnönü, kendisi de eşi dolayısıyla bu cemaate dahil olan Ahmet Yücekök-Rahşan Ecevit- Bülent Tanla- Mehmet Barlas ekibi ile birlikte CHP başkanlığı seçimlerini kaybetti. Bu yılların deneyimli politikacısı İsmet İnünü’nün sonu olacaktı. Dikkat edelim Tanla, Yücekök isimleri Terakki Vakfı’nın halen genel kurul listelerinde bulunmaktadır. Sayın Yücekök hanımı sebebiyle sabetaycı cemaate girmiştir ve Sayın Nafiz Can Paker’in İngiliz Lisesi Hıgh School’dan da sınıf arkadaşıdır. 

Sabetaycıların örgütlenmesini dini bir mahiyette görmemek gerekiyor. Çünkü Yalman Vatan Gazetesi’nde 1924 de yayımladığı yazısında bu hareketi dini bir hurafeler bütünü olarak görmüştü. Bu da bize gösteriyor ki bugün cemaatin yokolmasına neden olan %70 lere varan asimilasyon (karışık evlilikler) un temelleri daha o zamandan atılmıştır. Dolayısıyla bu ekibi ve yaptıklarını kendilerini her nekadar sabetaycılığın kurtarıcısı olarak addetseler de bu şekilde görmemek gerekmektedir.

Yalman çok başarılı bir gazeteci ve zeki bir insandı. Tüm hayatı boyunca yazdıklarına bakıldığında şu açıklıkla görülecektir ki hiç bir fikri tam ve kesin olarak savunmamıştır. 1919’ların manda taraftarı gazetecisi 1930 larda koyu bir kemalist, 1942’lerde koyu bir CHP li ve İnönü Taraftarı, 1950’lerde ilkelerinden taviz vermeyen bir D.P li, 1950 lerin sonunda ise bir Menderes düşmanıdır. Gariptir bu ekibin diğer üyeleri de aynı tavrı sergileyeceklerdir. 1960 ve 1970 lerin solcusu Mehmet Barlas, 1980 lerin 12 Eylül savunucusu, 1990 ların ilkelerinden taviz vermeyen Özal yanlısı politikacısı ve 180 Derecelik bir dönüşle de 2000 li yılların liberal islamcı yazarı olmaktadır.Unutmayalım Sayın Mehmet Barlas Sayın Nafiz Can Paker’in kızkardeşi Canan Barlas hanımefendiyle evlidir!


Tüm bunların altında yatan tek bir sebep vardır: Bu insanlar belkemiksizdirler, sadece sabetaycı kökenli olmanın avantajlarını kullanmışlardır, bu yolla her kalıba girmişler ve Sabetaycılığın en önemli ilkesi olan Tanrı’ya koşulsuz iman düşüncesini kendilerine göre modernize ederek “Paraya ve güçlüye koşulsuz iman” haline getirmişlerdir. Bu ana ilke ile her zaman kazanmayı amaçlamışlardır. Bu sebeple 20. yüzyılın yükselen gücü A.B.D ye olan bağlılıkları da gerçek değildir. Eğer başka bir güç ortaya çıkarsa ona bağlanacaklardır. Bir solcu nasıl hem Atatürkçü, hem liberal hem sosyalist ve hem de kapitalizmin savunucusu olabilmektedir? Bu imkan dahilinde midir? 1970’lere damgasını vuran Ortanın Solu kavramının yılmaz savunucusu sayın Bülent Ecevit nasıl bu yıllarda ABD karşıtı iken bugün ABD politikalarının yılmaz savunucusu olmuştur? Aynı şekilde sayın İsmail Cem gibi ailesinde hahamlar yetişmiş bir Dışişleri Bakanı nasıl 1970’lerdeki yazılarını unutarak 2000’li yılların ABD sempatizanı haline gelmiştir? 
Üsküdar Bülbülderesi Sabetaycı Mezarlığının Yanındaki Tarihi Küçük Cami. Bu cami Mevleviliğin içine sızan Sabetayistler tarafından kullanılmıştır.

Bu sorular; morfinlenmiş ve hafızasını kaybetmiş bir milletin dimağlarında cevabını aramaktadır.  Ahmet Emin Yalman sabetaycı hareketi 1950’lerde o kadar kuvvetli örgütlemiştir ki kendisi ile aynı gruptan gelen (Yakubi), Fatin Rüştü Zorlu, Osman Kapani (kapancılar) gibi isimler Demokrat Parti’nin beyin takımını oluşturmuşlardır. Çok dikkat edelim bu grubun bir arada olduğu en önemli iki yer var, birincisi Şişli Terakki Lisesi, İkincisi de Bülbülderesi mezarlığıdır. Bu konuda yapılacak en küçük bir araştırmada konuyla ilgili kişilerin mutlaka bu kurumlardan birisiyle olan ilgileri hemen bulunacaktır.  Yalman kurduğu grubu sağlam temellere oturtmak amacındaydı. Kendisi çok başarılı bir eğitim almıştı, Alman Lisesi sonrasında A.B.D de üniversite eğitimi almış; ve daha sonra da ABD’nin Colombia üniversitesinde sosyoloji doktorası yapmıştır. Bu sebeple kendi politik grubuna girecek kişilerinde benzer eğitimleri alması amaçlanmıştı. Kuşkusuz yine Yakubi koluna mensup Halil Lütfi ile olan ortaklığı bir yana bırakılırsa Yalman’ın kendisine en yakın olan halefi gibi yetiştirdiği Abdi (Abraham) İpekçi’dir. İpekçi koyu bir kemalist, koyu bir solcuydu ve tabii ki yaşadığı dönemde bir Amerikan karşıtıydı. Gariptir Galatasaray Liseli olduğu halde Robert College mezunları derneğinin de başkanlığını yapmıştı. Burada hemen küçük bir açıklama yapayım, Tansu Çiller, Can Paker, Cengiz Çandar, Halide Edip Adıvar gibi en önemli sabetaycı isimlerin ortak özellikleri ya Robert College’den ya da benzeri bir Amerikan okulundan mezun olmalarıdır. Böylelikle ABD de özellikle NewYork’ta çok ciddi bir etkisi olan Amerikan Yahudi Lobisi’ne de yakın bir konuma gelmekteydiler. Bugün Sabetaycı grubun kapancı kolunda ABD pasaportlu çok önemli kişiler mevcuttur ve bunların çoğu da bu ekliptekilerle aynı okullardan mezundurlar.

Lütfen dikkat edelim ABD mandasını 1919’larda savunan kişilerin Robert College ile olan ilgileri göz ardı edilemez, edilmemelidir. Yalman ve Paker aynı A.B.D Üniversitesi’nde yükseköğrenim yapmışlardır.Bunu yalanlamak mümkün değildir. Sayın Bay Paker’de idda edildiği gibi meşakketli bir eğitim almamış, sabetaycı olmasının avantajından yararlanarak bunu tamamlamıştır. Yalman kendisi Yakubi Grubu’na mensup olmakla birlikte diğer gruplardan gelen sabetaycılara karşı da ciddi şekilde yardımcı olmaktaydı. Nitekim kendisinin Türk Basını’nda özellikle 1950’lerde edinmiş olduğu yer çok ama çok önemliydi. Yalman sabetaycıları belki de Cumhuriyet Dönemi’nde örgütleyen ve kurduğu bu örgütle de Türkiye’de çok önemli işler yapan bir gazeteciydi. Asla sadece bir gazeteci olarak kalmadı, Türkiye’nin yönetim kademesinde daha sonraları çok daha komplike hale gelebilecek bir örgütlenmeye gitti. Tatko grubunun sahibi oldu, böylelikle basın-ticaret- politika üçgenini kurup bugünkü siyasi yapının da temelini oluşturdu.

Yalman Türk Basını’nın kendi içindeki kavgalarla bir sonuca ulaşılamayacağını biliyordu. Ona göre uluslararası bir hale gelmek gerekiyordu. Bu sebeple Uluslararası Basın Ajansı’nın da üyesi oldu. Uluslararası Basın Ajansı Üyeliği yoluyla Türkiye’de daha pek çok sivil toplum kuruluşunun yöneticisi olan, yıllarca bu görevlerde kalan “liberal sol sabetaycı grup”Ahmet Yalman 1950 –1970 arasında Türkiye gündemini sürekli olarak “laiklik” sorunu ile meşgul etmiştir. Sadece dine inanma suçu olan insanları Prof. Sahir Erman’ın bilirkişi raporları ile “mürteci” konumuna getirmiştir. Yeni bir din anlayışının tesisi için uğraşmıştır. Kendisine yapılan saldırıları ile “Atatürk’e karşı” olarak göstermeyi başarmıştır. Oysa Yalman’ın en büyük düşmanı kendisinin elinden gazete çıkarma yetkisini alan ve Türkiye’nin tam bağımısızlığını asla pazarlık konusu edilmeyecek bir biçimde devletin temel ilkesi haline getiren Kemal Atatürk’tür. Şunu sormamız gerekiyor, Manda zihniyetini benimseyen ve ülkemizin küçük devletlere ayrılmasını savunan Ahmet Emin Yalman gibi kişiler nasıl Atatürkçü kabul edilmişlerdir? Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri içinde de varolan sabetaycı kökenli, liberal solcu bazı subaylar bizzat Yalman’ın ekibinde yer almışlardır. Unutulmamalıdır 1961 Anayasası’nın mimarı olan Prof. Sıddık Sami Onar da sabetaycıdır, uzun yıllar boyunca cemaat okullarının yönetim kurullarında görevler almıştır.

1960 ihtilalinin beyin takımında onlarca sabetaycı subay vardır. Laikliği dinsizlik olarak ortaya atıp sabetaycı inancı “hurafeler bütünü” olarak gören böylesine bir ekibin sabetaycı cemaati adım adım karışık evlilikler yoluyla asimile etmesi, koskocaman bir cemaati dinsiz ve hedonist bir inanca mahkum etmeleri asla unutulamaz, affedilemez! 1980 Yılında Gazeteci Abdi İpekçi’nin öldürülmesi “liberal sol sabetaycı ekip” için bir felaket olmuştur. Çünkü Ecevit’i elinde adeta oynatan, sayın Bayan Raşel Ecevit’in emirleri doğrultusunda bir siyasi çizgi belirleyen Abdi İpekçi faili mechul bir suikaste kurban gitmiştir. Bu sebeple 1980 Harekatı sonrasında sabetaycılar adeta bir uykuya çekilmişlerdir. Çünkü en yetkili siyasetçileri yasaklanmıştır. Fakat bu dönem yeni liberal solun yeniden toparlanmasına neden olmuştur. Burada kendisi de sabetaycı kökenli olan Sayın Rahşan (Raşel Ecevit) hakkında da biraz malumat vermek istiyorum. 1924 Mübadelesi sırasında Giresun’un Şebinkarahisar bölgesine gelen hanımefendinin ailesi burada yaşayamadıkları için İzmir’e göç etmiştir. Babası Yakubi cemaatine mensup olan bir zattır. Prof. Namık Zeki Aral’ın kızı olan Rahşan Hanım daha çok genç yaşlarda Ahmet Emin Yalman ile ilişki kurmuştur. Sabetaycı yayın grubu Sabah Kitapçılık (Genel Müdürü Şişli Terakki Vakfı Başkanı Haluk Arığ’dır) Tan yayımlanan Rahşan isimli kitabın ( Yazarı ) 40-41. Sayfalarına bakalım: “O sırada Vatan Gazetesi’nin sahibi Ahmet Emin Yalman’dı. Oğlu Tunç Yalman, Bülent’in arkadaşıydı. Ecevit ailesine tercüme işlerini Tunç Yalman veriyordu. (...) Eşinin yokluğunda (Rahşan Ecevit) kısa bir süre gazetecilik yapma fırsatı buldu.  Ahmet Emin Yalman’ın yönettiği Vatan Gazetesi ile Altemur Kılıç’ın çıkarmaya başladığı Devir Dergisi’nde çalışmaya başladı.( s: 41-47- Fotokopisi ektedir)

Bu ancak cımbızla toplanan küçücük bilgiler mutlaka sayın Rahşan Ecevit’in anıları yayımlandığında çok daha detaylı olarak ele alınabilecektir. 1973’te İsmet İnönü’yü deviren bu muhteşem kadın Türkiye sabetaycılarının Golda Meir’i olarak kabul edilmelidir. Yalman’ın hayal ettiği büyük sabetaycı imparatorluk Rahşan Hanımefendi’nin çabaları ile kurulma yoluna girmiştir. Abdi İpekçi’nin ölümü aslında Sabetaycıların ilk kadın liderlerinden birini de ortaya çıkarmıştır. Rahşan Hanım; daha sonra Türkiye’nin ilk kadın ve sabetaycı kökenli başbakanı olacak olan Tansu Çiller’den çok daha önceleri lider olmuştur. Kendisinin asla kelimelerle anlatılamayacak zekası ve kudreti onu daima az konuşan , kimliğini ortaya çıkarmayan bir kişi olarak depolitik bir yapıda kalmasına neden olmuştur. Burada dikkatinizi çekmek istediğim diğer bir nokta daha var; sayın Abdi İpekçi’den sonra Milliyet Gazetesdi’nin yeni başyazarı kim olomuştur? Neden olmuştur? İşte bu davanın kilit noktası buradadır. Abdi İpekçi sonrasında Milliyet’in başına sayın Nafiz Can Paker’in kız kardeşi ile evlenen ve bu yolla kendisi sabetaycı bir aileden gelmediği halde bu evlilik sayesinde cemaate giren Mehmet Barlas’tır. Mehmet Barlas’ın siyasi geçmşine baktığımızda şunu görüyoruz. Kendisi 1974 seçimi sonrasında iktidara gelen C.H.P hükümetinde 31 Yaşında sadece bayan Raşel Ecevit’e ve ekibe yakın olduğu için TRT Genel Müdürlüğü’ne getirilen İsmail Cem İpekçi (ki sabetaycı bir aileden geldiği için bnundan utanan ve siyasi kariyerini soyadını değiştirerek kurtaramaya çalışan İsmail Cem mahkeme kararı ile soyadından vazgeçmiştir)‘nin ilk icraatları arasında TRT Haber Dairesi Başkanlığı’na Mehmet Barlas’ı getirmek olmuştur. 

Bakınız Prof. Yalçın Küçük Tekelistan isimli kitabında bu konuda neler yazmaktadır: “Ayrıca gazetelerde Derviş’e yakın desteğin , Baykal’ın yakını olduğunu öğrendiğimiz ve iktisatçı olmadığını bildiğimiz bu C.Paker’den gelmesi de ilgimizi çekmektedir. Şimdi anlaşılıyor, ilişkileri Cem’in TRT’nin başına getirildiği tarihe denk düşüyor; Cem o sırada bir yandan TİP sempatizanı idi(..) Haber dairesi de Barlas’tan çok eşi, sabataiyist Canan’a bırakılmıştı, uyum tamdı” (Tekelistan / Yalçın Küçük / s:400 YGS Yayınları / İstanbul 2001 2. baskı) .

Buna bir de Yazar Atilla İlhan’ın şu sözlerini ekleyelim: “Asıl fonksiyonları bunların yabancı sermayededir.(...) İstanbul’daki basını aslında Meşrutiyet’ten sonra büyük ölçüde, bunlar kontrol etmişlerdir, ellerine almışlardır” (Yılların Dönmeyenleri/ Dönmeler K.Taner Ümit/ Hüseyin Kahraman / İslam Temmuz 1988 s:33-37)  Sabetaycılar Prof. İlber Ortaylı’nın deyimi ile Türk Modernleşmesinin önemli unssurlarıdırlar. Ancak sabetaycılar kendileri ile ilgili hiçbir konunun tartşılmasına asla izin vermezler. Sabetaycılık ile ilgili bir tartışmanın yapılmasını “Atatürk de Selaniklidir, bu tartışmaların altında Atatürk’e saldırı düşüncesi yatar” diye bertaraf ederler. Eğer kendileri bu konuda tartışmaları önleyemezlerse o vakit Türkiye Yahudi Cemaati’nin içinden kendilerine hizmet edecek birileri mutlaka bulunacaktır. Burada ortaya atılan iddia ise Avrupa’da çok önemli bir suç olan antisemitizm yapılmasıdır. Yine benim sabetaycılığın yahudiliğin bir tarikatı olduğu düşüncelerimin özellikle kendisini de mensubu olduğu cemaati ve patronu Dinç Bilgin’i zor duruma sokacağını anlayan sayın Yaşar Aksoy isimli sabetaycı gazetecinin Yeni Asır Gazetesi’nde yazmış olduğu 31.07.2000 tarihli, makalesinde beni provakatör ve susuturulması gereken bir insan olarak tanıtmıştı. Açıklıkla şahsımı hedef alan ve tehdit eden bu yazıya karşılık gerekli hukuki süreç başlatılmış olduğundan ben daha fazla burada ayrıntılı bilgi vermek istemiyorum.

Sabetayistlerin Üsküdar'daki Bülbülderesi Mezarlığından bir fotoğraf


Burada sabetaycıların kendilerini ifade ettikleri bir filmden de söz etmek istiyorum: Fransa’da çevrilen ve Türkiye’de ki bazı sabetaycı ailelerle yapılan özel konuşmaları kapsayan “Son Dönmeler” isimli bir filmdir. Bu filmin satışı Fransa’da olmaktadır, ancak Türkiye’de bu filmin gösterilmesine bizzat yapımcıları izin vermemektedir. Çünkü Türkiye’nin çok tanınmış aileleri bu filmde konuşmalar yapmışlardır. Kendileri yahudi olduklarını, zorla müslüman yapıldıklarını belirtmişler ve filmin tümü boyunca Türk Milletiyle aralarındaki temel farkları fütursuzca anlatmışlardır. Sayın Bali bu filmden Fatoş A.‘nın beyanatlarını almıştır. Fatoş A. isimli kişi Şişli Terakki Lisesi Yönetim Kurulu Başkanı olan Haluk Arığ’ın eşi Fatoş Arığ’dır. Liberal Sol Sabetaycılar tamamen devlet içinde yaptıkları örgütlenme ile Türkiye’de istedikleri bir yönetim şeklini Avrupa Birliği standartlarına aykırı olarak laik ve demokratik bir sistem olarak benimsetmişlerdir. Bunu bir devlet politikası haline getirmişlerdir ve bunun da savunuculuğunu yapmaktadırlar.  İşte çok genel hatlarıyla anlatmaya çalıştığımız bu ekip Şişli Terakki Lisesi’nin yönetimini ele geçirmiştir. Ekte sunduğum okulun genel kurul üyeleri listesinde görülen resimlerin altındaki isimlere dikkatle bakalım: Başkan Haluk Arığ, eşi Fatoş Arığ’ın Türk Basının’nda yeralan beyanatları ile sabetaycılığı artık kesin olarak bilinen bir kşidir. Kendisi bu siyasi ekibin adeta sözcüsü durumundadır. Bülent Tanla Sabetaycıların Karakaşlar koluna mensutur.  Kardeşinin mahkemeye sunduğumuz ölüm ilanında da apaçık görüleceği üzere Sabetaycıların Mısırlı ailesi ile ilişkilidir, akrabaları Bülbülderesi Selanikliler Mezarlığı olarak bilinen sabetaycı mezarlıkta gömülmüştür. Yine okulun geçmiş yönetiminde bulunan ve bugün Enka Grubu’nun bir yöneticisi tarafından temsil edilen işadamı Şarık Tara’nın da hanımı sabetaycı kökenlidir. Nafiz Can Paker bir sabetaycıdır, aile üyelerinin mahkemeye sunacağımız resimlerden de apaçık görüleceği gibi önemli bir bölümü Üsküdar Bülbülderesi mezarlığının kapancılar bölümündedir. Nafiz Can Paker’in eşinin erkek kardeşi olan Lütfi Paker de yine bu aile bağlantıları ile okul yönetiminde yer almaktadır.  Lütfen dikkat edelim. Bu kişiler kendilerini kaydı hayat şartı ile okul yönetimine aldırmışlardır. Haklarında tarafımdan devletin ilgili birimlerine yapılan tüm ihbarlar Vakıflar Müfettişleri tarafından hasıraltı edilmiştir. İlgili müfettiş raporu da mahkemeye delil olarak sunulmaktadır. Bu düzmece rapora karşı benim tüm çabalarıma rağmen Vakıflar Genel Müdürlüğü harekete geçmemiştir. Zira bu bakanlık tamamen sabetaycıların kontrolü altındadır. Bakınız ilgili bakanlık 1924 Mübadele Arşivi kayıtlarındaki bilgileri hiçe sayarak Osmanlı Arşiv Belgelerini incelediği halde yok farzederek benim bir dilekçeme aşağıdaki tarihi cevabı ververmiştir: "Kayıtlarımızda Sabetaycılıkla ilgili bir bilgi yoktur."

Yeni yayınlardan e-posta ile haberdar ol!

Bu ay öne çıkanlar