2012-03-30

Sultan İkinci Abdülhamid Han ve Osmanlı Donanması


Sultan İkinci Abdülhamid Han ve Osmanlı Donanması
Sultan İkinci Abdülhamid Han ve Osmanlı Donanması

"Donanma-yı hümâyûnun elden çıkarılmasına katiyen rey ve rızam yoktur. Her Türlü fedakârlığı eder, fakat donanma maddesini esasından reddederim. Ve mucip sebeplerini dahi beyâna muktedirim, İcâbında donanmayı kaybetmemek için canımı fedaya hazırım."


Sultan İkinci Abdülhamîd Han'ın tahta oturmasının ikinci yılında Midhat Paşa ve avenesinin yanlış siyâsetleri neticesinde başlayan Osmanlı-Rus harbi, Devlet-i Aliyye'nin mağlubiyetiyle neticelenmiş, Yeşilköy'e (Ayastefanos) kadar gelen Ruslarla çok ağır şartlarda bir antlaşma imzalanmıştı. Ayrıca Ruslara Ödenecek bir de savaş tazminatı meselesi vardı. Ruslar, savaş tazminatı olarak Osmanlı donanmasında bulunan altı büyük zırhlının kendilerine verilmesini istiyorlardı.

Hamidiye denizaltı gemisi Haliç 'te tecrübe seyrinde
Hamidiye denizaltı gemisi Haliç 'te tecrübe seyrinde
Bu husus sultana bildirildiğinde "Başvekil Paşa'ya ve Safvet Paşa'ya ve diğer vekillere yeminle beyan ederim ki donanma-yı hümâyûnun elden çıkarılmasına kafiyen rey ve rızam yoktur. Her türlü fedakârlığı eder, fakat donanma maddesini esasından reddederim. Ve mucip sebeplerini dahi beyâna muktedirim. İcâbında donanmayı kaybetmemek için canımı fedaya hazırım." diyerek Rusların bu isteklerini şiddetle reddetmişti. Bu sözleri, sultanın donanmaya verdiği ehemmiyeti göstermektedir.

Sultan İkinci Abdülhamîd devrinde donanmanın 33 yıl Haliç'te yatıp çürüdüğü, donanma ve tersane için hiçbir yeniliğin yapılmadığı, hiçbir gelişmenin olmadığı, bir gün kendisinin de tahttan indirilmesinde rol oynayacağından korktuğu için pâdişâhın donanma işlerini aksattığı iddialarını Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde ve Deniz Müzesi Arşivi'nde bulunan binlerce vesika yalanlamaktadır. Peki o halde Abdülhamîd Han devrinde denizcilik sahasında belli başlı neler yapılmış, ne gibi yeniliklere, gelişmelere imza atılmıştır? Yâni bu devirde bahriye sahasında hiçbir müspet faaliyette bulunulmamış mıdır? Bahriyeye hiç mi ehemmiyet verilmemiştir? Bu yazımızda Sultan İkinci Abdülhamîd Han devri denizciliğini enine boyuna incelemek iddiasında değiliz. Sadece bu suallere bazı cevaplar aramak düşüncesindeyiz. O halde buyurun, bu devirde denizcilik sahasında meydana gelen gelişmelere göz gezdirelim:



Hamidiye seyir tecrübelerinde tam yol giderken
Hamidiye seyir tecrübelerinde tam yol giderken


1886 yılında donanmamıza "Abdülhamîd" ve ' Abdülmecid" isimli iki denizaltı gemisi iştirak etmiştir. Bu denizaltılar aynı zamanda dünyadaki ilk modern denizaltılardır. Dünyada modern mânadaki ilk denizaltı tecrübeleri 19. asrın ikinci yarısından sonra artmaya başlamış, en dikkat çekici çalışmaları George William Garrett isimli bir İngiliz mühendis yapmıştı. Garrett, 1885 yılında İsveçli Nordenfelt fabrikasının desteğiyle modern manadaki ilk denizaltıyı inşa etmeyi başardı. Bu ilk denizaltının Yunanlılar tarafından satın alınması üzerine Sultan İkinci Abdülhamîd harekete geçerek Nordenfelt fabrikasının sonraki iki denizaltısını satın aldı. Nordenfelt tarafından imal edildikten sonra İstanbul'da Haliç Tersanesi'nde monte edilen denizaltıların ilk tecrübeleri de Haliç'te yapıldı.

Modern denizaltıiarın ilklerinden olması itibariyle o kadar fazla istifade edilememelerine rağmen bu denizaltılar, pâdişâhın denizcilik sahasında dünyada meydana gelen gelişmeleri yakından takip ettiğini göstermektedir. 1887 yılında bir İngiliz gazetesinde "Türk hükümetinin birden fazla Nordenfelt denizaltı gemisine sahip olduğu, Türklerin ikinci Nordenfelt gemisiyle bazı mühim tecrübeler yaparak hatırı sayılır neticeler almış oldukları" ifâde edilmektedir ki bu durum Türk donanmasındaki gelişmelerin Avrupalılar tarafından da yakından takip edildiğini göstermektedir.


Hamidiye Kruvazörü
Hamidiye Kruvazörü

Sultan İkinci Abdülhamîd Han devrinde yirmiden fazla yeni geminin inşâ edilip devlet hizmetine alınması ve eski gemilerden bir çoğunun yenilenmesi de pâdişâhın donanmaya verdiği ehemmiyeti gösterir. Donanmaya katılan gemiler arasında Rauf Bey'in meşhur akınını icra ettiği "Hamidiye" ile "Mecidiye", "Lütf-i Hümayun", "Feyza-i Bahrî", "Hüdavendigâr" gibi kruvazörler ve büyük küçük pek çok gemi yer almaktadır.
Mesudiye Firkateyni 'nde topçuluk eğitimleri (1896)
Mesudiye Firkateyni 'nde topçuluk eğitimleri (1896)

Modernize edilen gemiler olarak "Mesudiye", "Asâr-ı Tevfik", "Osmaniye", "Aziziye", "Feth-i Bülend", "Muîn-i Zafer" gibi gemiler zikredilebilir. Bu gemilerden bir kısmı İstanbul'da yenilenirken diğer bir kısmı İtalya'nın Cenova şehrinde bulunan Ansaldo Tersanesi ile Almanya'da Kiel'de bulunan Germanya Tersanesi'nde modernize edilmişlerdir.



Donanmanın ıslâhı için İngiltere, Almanya ve Amerika'dan yabancı deniz subayları (müşavirler) getirilerek istihdam edilmesi de bu devirde denizciliğimizin gelişmesi için müracaat edilen teşebbüsler cümlesindendir. Bu getirilen subaylar bir Osmanlı zabiti gibi hareket ederek denizciliğimizin gelişmesi için mühim katkıda bulunmuşlardır.


Sultan Abdülhamîd Han devrinde bahriye sahasında istihdam edilen yabancı müşavirlerden Hobart ve Woods paşalar İngiliz olup esasen Sultan Abdülaziz Han devrinde devlet hizmetine alınmış olmalarına rağmen İkinci Abdülhamîd Han devrinde de hizmetlerine devam ederek faaliyetlerini sürdürmüşler ve devletin en üstün nişanlarıyla taltif edilmek şerefine erişmişlerdir. Hatta Hobart Paşa o sırada Osmanlı Devleti'nde bulunan askerî rütbelerin en yükseği olan "müşir" rütbesine çıkarılmıştır ki bu kendisine verilen kıymeti göstermektedir. Starcke ve Kalau Von Hofe paşalar ise Almanya'dan getirilen iki subay olup bunlar da donanmamızın kuvvetlenmesi için faaliyette bulunmuşlardır. Bu devirde son olarak getirilen yabancı müşavir ise Amerika'dan gelen Bucknam'dır.

Devrinde Avrupa'ya, denizcilik fennini öğrenmeleri için yüzlerce bahriye talebesinin gönderilmesi de Sultan İkinci Abdülhamîd Han'ın denizcilik sahasındaki gelişmeleri yakından takip ettiğini gösterir. Personel olmadan donanmanın hiçbir işe yaramayacağı malum olduğundan personel yetiştirilmesine ağırlık verilmesi dikkat çekicidir. Talebeler başta İngiltere olmak üzere Fransa ve Almanya gibi ülkelere gönderilmişlerdir.

1889 yılında ilk defa "Cerîde-i Bahriye" ve Mecmûa-i Fünûn-ı Bahriye" isimli bahriyeye dâir iki mevkute yayın hayâtına başlamıştır. Yeni buluşlardan, gemicilikle alakalı ilimlerden ve sair bahrî hususlardan bahsetmek üzere çıkarılacak bu gazete ve dergiyle bahriye subaylarının bilgilerinin genişletilmesine yardımcı olunması hedeflenmekteydi.

1881 yılında "Matbaa-i Bahriye" ismiyle ilk deniz matbaasının açılması da Sultan İkinci Abdülhamîd Han'ın himmetiyle gerçekleşmiştir. Daha evvel Bahriye Mektebi'nde kurulan ve sonrasında çeşitli binalarda faaliyet gösteren matbaa, bu târihte müstakil bir binaya taşınarak tam teşekküllü hale getirilmiştir. Matbaada basılan yüzlerce kitapla ilim ve kültür hayatımıza katkıda bulunulmuştur.


Suttan Abdülaziz Han tarafından İngiltere 'de 1874 yılında inşâ ettirilen Mesudiye zırhlı firkateyni
Suttan Abdülaziz Han tarafından İngiltere 'de 
1874 yılında inşâ ettirilen Mesudiye zırhlı firkateyni

Sultan Abdülhamîd Han devri, Türk tarihçiliği nokta-i nazarından da ilk deniz tarihçilerimizin yetiştiği bir devir olmuştur. Süleyman Nutkî, Ali Rıza Seyfioğlu, Ali Haydar Emir Alpagut, Saffet Bey, Fevzi Kurtoğlu gibi denizcilik tarihçileri hep o devirde yetişmişleridir.

1897 yılında ilk defa bir Bahriye Müzesi'nin açılması da Sultan Abdülhamîd Han devrinde gerçekleşmiştir. Bugün Beşiktaş'ta bulunan Deniz Müzesi'nin temelini işte bu müze teşkil eder.

Görüldüğü gibi Sultan İkinci Abdülhamîd Han devrinde bahriyenin gelişmesi yolunda pek çok ilke imza atılmış, denizciliğin geliştirilmesi için birçok faaliyette bulunulmuştur. Bütün bu gerçekler ortada iken Sultan İkinci Abdülhamîd Han için "Donanmayı çürüttü, Türk denizciliğinin gelişmesini baltaladı!" gibi iddialarda bulunmak büyük insafsızlık olsa gerektir!

Selman Soydemir
Yedi Kıta / Ekim 2008


Kaynaklar
Mehmet Hocaoğlu, Abdülhamit Hanin Muhtıraları Belgeler, tarihsiz.

Bernd Langensiepen - Ahmet Güleryüz, 1828-1923 Osmanlı Donanması, İstanbul 2000.

Raşit Metel, Türk Denizaltıcılık Tarihi, İstanbul 1960.

Selman Soydemir, Osmanlı Donanmasında Yabancı Müşavirlerin Etkileri (18. ve 19. Yüzyıllar), Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2007.

Hüseyin Yıldırım, Risâle-i Mevkute-i Bahriye, Deniz Mecmuası, Donanma Dergisi, Deniz Kuvvetleri Dergisi Makaleler üstesi, Ankara 1994.

Saim Besbelli - Mustafa Olman, 1911-1912 Osmanlı-ltalya Harbi Deniz Harekâtı, Ankara 1980.

Osman Doğan, Sultan İkinci Abdülhamîd Han Devri Osmanlı Mektepleri, Fotoğraf ve Planlar, İstanbul 2007, Çamlıca Basım Yayın.

Bahri 5. Noyan, "Türkiye'de Matbaacılık, Deniz Matbaasının Tarihçesi", Hayat Tarih Mecmuası, sayı 6, Temmuz 1969, s. 35-37.

Sultan İkinci Abdülhamîd Han'ın Musahibi Nadir Ağa, Efendisini Anlatıyor

2012-03-28

Bütün yönleriyle Roswell'deki UFO kazası (Video)

Bütün yönleriyle Roswell'deki UFO kazası
Bütün yönleriyle Roswell'deki UFO kazası

Roswell UFO vakası, 1947 Temmuz ayında ABD'nin New Mexico eyaletinin Roswell şehrinde meydana geldi.
8 Temmuz 1947 yılında New Mexico eyaletinin Roswell kasabası yakınlarında, ABD'nin Idaho Eyaleti'nde orman servisi için kurtarış pilotluğu yapan Kenneth Arnold'un, 25 Haziran'da kayıp bir uçağı Washington'daki Cascade Dağları üzerinde aramaya çıkışının ve tahminlere göre, 4 m. yükseklikte saatte 120000 mil hızla giden dokuz tane disk şeklinde uçan daireler gördüğünü iddia edişinin iki hafta sonrasında bir " uzay gemisi " ele geçirildiği duyuldu.
Ancak ertesi gün ABD Ordusu bu haberi yalanlayarak bunun bir meteoroloji balonu olduğunu iddia etti.
Amerikalı eski bir askeri yetkili, 64 yıl önce ABD’nin New Mexico eyaletindeki Roswell askeri üssü yakınlarına düşen cismin içinde uzaylı cesetleri de bulunan bir UFO olduğunu ve bunların Amerikan ordusu tarafından gizlendiğini ölüm döşeğinde itiraf etti.
O dönemde üssün halkla ilişkiler subayı olan ve 2008 yılında ölen Teğmen Walter Haut, ölümünden sonra açılmak üzere yazdığı mektupta, ABD ordusunun birçok teknolojiyi bu "kazada" ele geçen dünya dışı uzay mekiğinden aldığını iddia etti.

*****



UFO kazasını doğrulamak isteyen ve isminin kullanılmasına izin veren ilk tanık, Roswell’deki 509. Bomba Grubu’nun istihbarat görevlisi emekli Yarbay Jesse Marcel olmuştur. Kaza yerini inceleyen ilk iki askeri görevliden biri olan Marcel, 1978 yılında araştırmacılara ve medyaya bir açıklama yaparak gördüğü enkazın “bu dünyaya ait olmadığını” söylemiştir. Marcel, 1979’da yaptığı bir röportajda şunları söylemiştir: “O bir meteoroloji balonu olmadığı gibi bir uçak ya da misil de değildi.”  Enkaz parçalarının özelliklerinden bahseden Marcel, “Yanıcı bir madde değildi… ağırlığı yok gibiydi. Çok inceydi, kalınlığı ancak bir sigara paketinin içindeki folyo kadardı. Parçaları eğmeye çalıştım fakat olmadı. Hatta balyozla üstüne vurarak içinde bir çukur açmayı bile denedik ama başaramadık”, demiştir.


Marcel olay günü üsse dönerken evine uğramış ve karısı ile 11 yaşındaki oğluna bu esrarengiz enkazın bir kaç parçasını göstermişti. Bu parçalardan özellikle birinin yüzeyinde hiyeroglife benzer semboller bulunmaktaydı. Marcel’in o zamanlar 11 yaşında olan oğlu tıbbi doktor, Ulusal Koruma helikopter pilotu ve uçuş cerrahı Dr. Jesse Marcel Jr. olayı çok iyi hatırlamaktadır ve söz konusu sembollerin bazılarının ayrıntılı çizimlerini yapmıştır. Jesse Marcel Jr. olaydan yıllar sonra yaptığı açıklamada babasının aldığı emir üzerine basına birlikte poz verdiği maddenin, o gece annesi ve kendisine gösterdiği madde OLMADIĞINI söylemiştir.
Askeri görevliler ve Roswell’de yaşayanlar da UFO kazasını doğrulayan açıklamalar yapmışlardır. 1947’de Forth Worth’teki 8. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda General Ramey ile beraber çalışan Albay Thomas DuBose, 1992 yılında ölümünden önce yaptığı açıklamada, meteoroloji balonu hikayesinin tamamen bir örtbas hikayesi olduğunu itiraf etmiştir. DuBose, o tarihte Washington D.C’deki Andrews Hava Kuvvetleri Üssü’nden General Clements McMullen’ın kendisini arayarak bir örtbas hikayesi bulmalarını emrettiğini doğrulamıştır.

Temmuz 1947’de Roswell enkazının gönderildiği Ohio’daki Wright Hava Üssü’nde yarbay olarak görev yapmakta olan emekli General Arthur E. Exon ise, 1990’da kendisiyle yapılan bir röportajda enkaz üzerinde yapılan testler hakkında şunları söylemiştir: “Madde inceleme laboratuarlarımıza getirilen enkaz üzerinde kimyasal analizden gerilim testleri, sıkıştırma ve açma testlerine kadar her tür test yapıldı. Enkazın bir kısmı kolayca parçalanabiliyor ve değiştirilebiliyordu… fakat diğer kısımlar çok ince olmalarına rağmen son derece güçlüydüler ve ağır çekiçlerle vurulduğunda bile zarar görmüyorlardı. Testler sonrasında herkesin ortak kararı bu parçaların UZAYDAN geldiğiydi.”

Roswell’de yaşayan görgü tanıklarının verdiği ifadeler arasında özellikle Glenn Dennis’inki 1947’de bulunan cismin niteliği konusunda hiçbir şüpheye yer bırakmamaktadır. Glenn Dennis, 1947’de Roswell Hava Kuvvetleri Üssü’ne morg ve ambulans hizmetleri sağlayan Ballard Cenazeevi’nde çalışan bir gençti. Dennis, Roswell’de bulunan esrarengiz enkazdan haberdar olmadan önce, Üs’teki morg görevlisi ona birkaç kez telefon etmiş ve küçük, hava geçirmez tabutlarının olup olmadığı, birkaç gün boyunca dış faktörlere maruz kalan bedenlerin nasıl muhafaza edileceği gibi sorular sormuştur. Buradan da anlaşılacağı üzere, Ordu, ceset dokularının kimyasal bileşiminin değişmesini engellemek için oldukça hassas davranmıştır.

O gece geç saatlerde, başka bir olay üzerine Üs’teki hastaneye giden Dennis, arka kapının dışında iki askeri ambulans görmüş ve içlerinden büyük enkaz parçalarının çıkarıldığına şahit olmuştur. Dennis, hastaneye girdiğinde bir hemşire arkadaşıyla karşılaşmış, fakat onu gören askeri polisler onu tehdit etmiş ve zorla binadan dışarı çıkarmışlardır.
Dennis, ertesi gün hemşire arkadaşıyla yeniden karşılaşmış ve hastanede neler olup bittiğini sormuştur. Şok geçirmekte olan hemşire arkadaşı Dennis’e, iki doktorun hastanede küçük, insan-dışı bedenler üzerinde otopsi yaptıklarını ve yardım etmesi için onu çağırdıklarını anlatmıştır. Ayrıca, bir peçete üzerine bedenlerin nasıl göründüğünü çizmiştir. Bu, Dennis ve arkadaşının son görüşmeleri olmuş; hemşire birkaç gün sonra İngiltere’ye transfer edilmiştir. Dennis daha sonra hemşire arkadaşından hiçbir haber alamamıştır.

Dennis’in ifadesine göre, yere çakılan aracın ana gövdesi Brazel çiftliğindeki enkaz alanından aşağı düşerek ikinci bir bölgeye doğru sürüklenmiştir. Araştırmacılar, çok az kişinin haberdar olduğu bu ikinci enkaz alanının varlığını ancak yakın zamanlarda teyit edebilmişlerdir. Tanıkların ifadelerine göre, burası aynı zamanda uzaylı bedenlerinin bulunduğu yerdi. Bu bölgeyi gören tanıklardan çoğu hükümet korkusuyla isimlerinin kullanılmasına izin vermemektedirler.

Glenn Dennis ifadesinde askeri yetkililer tarafından tehdit edildiğini de belirtmektedir. Glenn Dennis’in dışındaki diğer tanıklar da fiziksel olarak tehdit edilmiş ve korkutulmuşlardır. Enkazı bulan çiftçi Mac Brazel, Ordu tarafından yaklaşık bir hafta boyunca gözaltında tutulmuş ve olay hakkında bir daha hiç konuşmamıştır.
Roswell olayı 1980’lerden beri kamuoyunda çok tartışılan bir olay olmasına rağmen ilginçtir ki, olayın tanıklarından hiçbiri meteoroloji balonu hikayesini doğrulamamış ya da olaya başka bir açıklama getirmemişlerdir. Görüşülebilen tanıkların hepsi, tüm tehditlere ve engellemelere rağmen, ısrarla enkazın dünya-dışı bir araca ait olduğunu söylemektedirler

Albay Philip Corso
Bu önemli Olay hakkında yıllar sonra konuşacak olan bir başka resmi yetkili ise Albay Philip Corso'dur. Başkan Eisenhower'ın güvenlik danışmanlarından biri olan Corso, o dönemlerde General Arthur Trudeau'nun yardımcılığı yapmakta ve Pentagon'da gizli projelerde yer almaktaydı. Daha sonraki görevi ise Roswell olayında ele geçen uzaylı cesetleri ve enkazı üzerinde araştırmalar yapan özel bir grubun başına getirildi. Kendisi 1997 yılında ölümünden 3 yıl önce "The Day After Roswell" yani "Roswell'in Ertesi" adlı bir kitap yazarak, Ordunun ve hükümetin bu olayı nasıl örtbas ettiğini ve Roswell'de düşen aracın Dünyadışı menşeili olduğunu, ve de 51. Bölge gibi üslerde bu teknolojiyi kopye etme çalışmalarını ve hükümetin gizli projelerini açıkça itiraf etmiştir

ROSWELL OLAYI
OLAYLA İLGİLİ GAZETE HABERLERİ
UFO’larla çok az ilgilenen insanlar bile Roswell olayını duymuştur, çünkü 8 Temmuz günü Teğmen Walter Hult tarafından yapılan basın açıklamasından sonra 30’dan fazla Ulusal Amerikan gazetesiyle birçok yabancı basın kazayla ilgili haberleri manşetten vermiştir. Kaza eski bir tarihte gerçekleştiğinden, gazete haberleri olay hakkında elimizde bulunan en güvenilir kayıtlardandır.
Roswell Daily Record – 8 Temmuz 1947, Salı RAAF Askeri Üssü Roswell Bölgesi’ndeki Arazide Uçan Daire Ele geçirdi
Roswell Daily Record – 8 Temmuz 1947, Salı

“RAAF Askeri Üssü Roswell Bölgesi’ndeki Arazide Uçan Daire Ele geçirdi”
"Uçan Daireyle İlgili Detaylar Açıklanmadı"

Roswell’li Hırdavatçı ve Eşi Diski Gördüklerini Söyledi
Roswell Ordu Hava Üssü’ndeki 509. Bombardıman Grubu İstihbarat Departmanı, bu gün öğleden sonra yaptığı açıklamada bir uçan daire ele geçirdiklerini duyurdu.
Departmanın yaptığı açıklamaya göre disk, ismi verilmeyen bir çifçinin ( sonradan Mac Brazel olduğu açıklanacak) Şerif Wilcox’a başvurması üzerine harekete geçen İstihbarat görevlisi Binbaşı J.A. Marcel yönetimindeki askeri ekip tarafından Roswell yakınlarında bir çiftlikte bulundu.

Açıklamada Binbaşı Marcel ve ekibinin çiftliğe giderek diski üsse götürdükleri belirtildi. Disk buradaki istihbarat görevlileri tarafından ön incelemeden sonra daha üst bir karargaha gönderildi. İstihbarat Departmanı, uçan dairenin yapımı ya da görünümü hakkında detaylı bilgi verilmediğini söyledi.

Roswell kasabası sakinleri arasından Mr. ve Mrs. Dan Wilmot UFO olduğunu sandıkları cismi gördüklerini söyledi. Wilmot’lar geçtiğimiz Çarşamba gecesi saat 22.00 sularında sundurmalarında otururken, gökyüzünde geniş, parlayan bir cisim belirdi; cisim kuzeybatı istikametine doğru büyük bir hızla yol almaktaydı. Dan Wilmot eşine cismi gösterdi, birlikte onu izlemek için bahçeye indiler. Wilmot’un tahminine göre cisim yaklaşık 40-50 saniye kadar görüş alanında kaldı. Wilmot, cismin yaklaşık 1500 feet yükseklikte olduğunu ve tahmini hızının saatte 400 - 500 mil olduğunu söyledi. Cisim oval biçimliydi ve ters çevrilerek birbirine yapıştırılmış iki tabağı andırıyordu. Gövdesi sanki içinden ışık geçiyormuşçasına parlıyordu, fakat ne içinden ne de altından ışık geliyor gibi değildi. Wilmot, bulunduğu yerden cismin yaklaşık 1.5 metre çapında gibi göründüğünü, fakat uzaklık hesap edildiğinde cismin tahmini olarak 4.5-6 metre çapında olduğunun ortaya çıktığını belirtti.

Wilmot’ın hiç bir ses duymadığını söylemesine rağmen Mrs. Wilmot çok kısa bir süre için bir ıslık sesi duyduğunu bildirdi. Cisim güneydoğu yönünden gelmiş ve 6 mil uzaktaki bir tepenin üzerinde yükselerek kaybolmuştu.
Kasabadaki en saygıdeğer ve güvenilir kişilerden biri olan Dan Wilmot, hikayeyi kendine sakladı ve başka birinin çıkıp cismi gördüğünü söylemesini bekledi. Wilmot nihayet bugün, RAAF’ın açıklamasından sadece birkaç dakika önce, daha fazla beklememeye ve ortaya çıkıp gördükleri hakkında konuşmaya karar verdi. "

Roswell Daily Record’un aynı sayısında yayımlanan bir başka haber de oldukça dikkat çekicidir. Haber sadece Portland’ta Roswell kazasıyla eşzamanlı olarak gerçekleşen UFO gözlemlerinden bahsetmekle kalmıyor, aynı zamanda Roswell’deki enkazın gizli bir Mogul balonunun kalıntısı olduğu yönünde daha sonra yapılacak resmi açıklamaların geçersizliğini de kanıtlıyordu.

Hava Kuvvetleri Generali Ordu’nun Deney Yapmadığını Söylüyor
Portland, 8 Temmuz- Ordu Hava Kuvvetleri Malzeme Komutanlığı’ndan Tuğgeneral Nathan Twining bugün yaptığı açıklamada, uçan daire gözlemlerinin Silahlı Kuvvetler tarafından yapılan herhangi bir deneyle ilgili olmadığını bildirdi. Twinning şöyle devam etti: “Ordunun hiçbir birimi, bir uçan daire ya da uçan daire oluşumları olarak algılanabilecek hiçbir uçak, misil ya da başka bir hava aracı test etmemektedir.”



TIMES –8 Temmuz 1947, Salı
ABD Ordusu bir Uçan Daireyi İnceleyecek
Ordu’nun New Mexico’daki Roswell kasabasında “uçan daire”ye benzer bir cisim bulunduğu yönündeki açıklamasından sonra, 8. Hava Kuvvetleri Kumandanı da cismin incelenmek üzere Ohio’daki Wright Üssü Araştırma Merkezi’ne gönderildiğini söyledi.
Fakat, General Ramey’in RAAF’ın basın açıklamasını yalanlamasından sonra Roswell hikayesi basının gözünde bir gecede önemini yitirdi. Ertesi gün Daily Record ön sayfasını Ramey’nin açıklamasına ayıracaktı: General Ramey Roswell Uçan Dairesini Yalanladı: Ramey Heyecana Gerek Yok Dedi -General Ramey diskin bir meteoroloji balonu olduğunu söylüyor.
Roswell olayını yalanlayan haberler bunu takip eden günlerde de gazetelerde yer almaya devam etti. Yine de Ramey’in açıklamasından iki gün sonra Roswell Daily Record’da çıkan şu haber oldukça dikkat çekiciydi:


Roswell Daily Record, 10 Temmuz 1947
Uçan Daire’yi Bulan Çiftçi Anlattığına Pişman
Corona’nın 30 mil güneydoğusundaki Lincoln kasabasında yaşayan 48 yaşındaki çiftçi W.W. Brazel bugün, Ordu’nun ilk başta uçan daire olarak tanımladığı cismi bulma hikayesini anlattı. Bulgusunun bu kadar dikkat çekmesinden rahatsız olan Brazel, bundan sonra bomba dışında herhangi bir şey bulursa kesinlikle kimseye bahsetmeyeceğini de sözlerine ekledi…Brazel, çiftlik alanında daha önce iki meteoroloji balonu bulduğunu, fakat bu kez bulduğu şeyin bunlara kesinlikle benzemediğini belirtti: “Bulduğum şeyin bir hava gözlem balonu olmadığına eminim. Fakat bir daha bomba dışında herhangi bir şey bulursam, bu konuda konuşmamı sağlayamayacaklar.
Görüldüğü gibi haberde, Ordu’nun tüm yalanlamalarına karşın Brazel ilk ifadesine sadık kalmakta ve bulduğu enkazın bir meteoroloji balonuna ait olmadığını ısrarla tekrar etmektedir.


SANTILLI OTOPSİ FİLMİ
1992 yılında, Elvis Presley’in bir filmini aramak üzere Ohio’nun Cleveland şehrine giden İngiliz video prodüksiyon şirketi Merlin Group’un başkanı Ray Santilli, burada elinde sözkonusu filmin bulunduğunu söyleyen kameraman Jack Barnett ile tanıştı. Elvis filmi üzerinde anlaştıktan sonra Barnett İngiliz prodüktöre elinde ilgisini çok çekecek başka bir film olduğunu söyledi ve Santilli’ye 16 mm’lik siyah-beyaz filmlerden oluşan 22 kutu gösterdi. Barnett’in söylediğine göre, bu filmler 1947 yılında Amerikan Ordusu’nda görev yaparken filme aldığı çok gizli bir olaydan kesitlerdi. Filmin konusu ise oldukça olağandışıydı: Bir uzay aracının ele geçirilişi ve ölü uzaylıların otopsileri!






Barnett’in iddiaları Santilli’nin ilgisini çekmişti, fakat yaşlı adamın hikayesinin doğruluğuna ancak Barnett kendisine 1942-1952 yılları arasında gerçekten de ABD Ordusu için kameramanlık yaptığını kanıtlayan kağıtlar ve fotoğraflar gösterdikten sonra ikna oldu.
Barnett’in geçmişi hakkında çok az şey bilinmektedir; Barnett, hükümet sırlarını açıkladığı için, olası bir kovuşturmayı engellemek amacıyla kişisel bilgilerinin gizli tutulmasını istemiştir. Barnett, Ordu’ya 1942 yılında katılmış ve savaş kameramanı olmuştur. 1944’te Hava Kuvvetleri Şef Yardımcısı’na bağlı İstihbarat Departmanı’na atanan Barnett, 1947 yılında New Mexico’daki White Sands Üssü’ne gönderilmiş, aynı yılın Haziran ayında ise Stratejik Hava Komutanlığı’ndan Tuğgeneral Clements McMullen’ın emri üzerine Washington D.C.’ye gitmiştir. Kısa bir süre sonra, Barnett ve çoğunlukla tıbbi personelden oluşan 16 kişilik bir ekip Washington’dan New Mexico’nun Socorro kasabasının güneybatısındaki bir kaza yerine gönderilmiştir. Roswell, Socorro’dan 163 mil uzaklıkta bulunmaktadır. Barnett’a kazanın Sovyet casus uçaklarından birinin düşmesi sonucu meydana geldiği söylenmiş ve kaza yerindeki enkazın kaldırılışını filme alması emredilmiştir. Barnett kaza yerine vardığında çöldeki enkazın bir Rus uçağına ait olmadığını, yerde tersyüz olmuş bir şekilde duran büyük bir uçan daireye ait olduğunu görmüştür. Enkazın kaldırılışını ve incelenmesini filme alan Barnett, daha sonra ölü uzaylılara yapılan otopsiyi görüntülemek üzere Teksas’taki Forth Worth Üssü’ne gönderilmiştir

Uzaylıların otopsileri Profesör Detlev Bronk, ve Barnett’ın isminin Dr. Willies ya da Williams olduğunu söylediği bir doktor tarafından yapılmıştır. Bu otopsilerin birinde bizzat Başkan Truman da bulunmuştur.

Santilli, özellikle Başkan Harry Truman’ın bu otopsilerden birini izlerken çekilen sahneyi gördükten sonra, bu filmleri Barnett’ten satın almıştır. Aynı dönemde, Santilli İngiltere UFO Araştırma Derneği BUFORA’nın Araştırma Müdürü Philiph Mantel’la bir UFO belgeseli yapma konusunda görüşmüştür. Santilli ve Mantel, Londra’da bir basın toplantısında bir araya gelmişler, Santilli burada Mantle’a otopsi filminden bahsetmiş fakat onu Mantle’a göstermeye henüz hazır olmadığını söylemiştir.

Otopsi filminin ortaya çıkmasını isteyen Philiph Mantle, basın temsilcisi Carl Nagaitis aracılığıyla İngiltere’de bir dedikodu yayarak gizlenen otopsi filminin aslında film yönetmeni Steven Spielberg tarafından yürütülmekte olan yeni ve büyük bütçeli bir projenin bir parçası olduğunu söylemiştir. Steven Spielberg’in prodüksiyon şirketi ise bu haberler üzerine hemen bir basın açıklaması yayınlayarak yönetmenin Roswell ile ilgili herhangi bir projesi olmadığını belirtmiştir.
Bu gelişmeler üzerine Santilli, otopsi filmlerinden birini 28 Nisan 1995’te düzenlediği özel bir toplantıyla Reg Presley, ekin çemberleri araştırmacısı Colin Andrews, Roma’dan Maurizio Biata ve Philiph Mantle’a göstermiştir. Santilli’nin açıklamasına göre bu 9 dakikalık film, Temmuz 1947’de Dallas’taki Forth Worth Üssü’nde yapılan bir otopsiyi göstermekteydi

Filmin görüntü kalitesi çok bozuktu, fakat birtakım çarpıcı detaylar fark edilebiliyordu. Kamera sabitlenmiş gibiydi, bir odanın köşesine bakıyordu. Odadaki masanın üstünde insan olmadığı açıkça fark edilen cansız bir beden yatmaktaydı; üstü bir örtüyle örtülmüştü. Beyaz giysiler içindeki iki adam cesetten doku örnekleri aldılar, bu sırada siyah giysili üçüncü bir kişi ön planda sırtı kameraya dönük olarak durmaktaydı. Masada yatan varlık orta boyluydu. Ellerinde ve ayaklarında altı parmak vardı. Mantle’a göre en dikkat çekici özelliği büyük, koyu renk gözleriydi. Film bu varlığa yapılan otopsinin görüntülerini içeriyordu.

Bir hafta sonra, 5 Mayıs 1995’te, Santilli 3 Temmuz 1947 tarihinde yapılan ikinci otopsiye ait daha uzun bir filmi, gazeteciler, bilimadamları ve UFO araştırmacılarından oluşan 90 kişilik bir seyirci kitlesine göstermiştir. Antropolojist ve Magazin 2000 dergisi editörü Michael Hesemann ekranda gördüklerini şöyle anlatmaktadır:

“…Bir tür ameliyat masası üzerinde çıplak, insan olmayan bir yaratığın cesedi yatmakta. Yaratığın büyük saçsız bir kafası, büyük, koyu renk gözleri ve ağzı, küçük bir burnu ve kulakları var. Hemen hemen insan orantılarında bir vücudu olan yaklaşık 1.5 metre boyundaki yaratığın karın bölgesi oldukça şişkin (atmosferin etkilerinden meydana geldiği sanılmakta). Sağ ayağında derin yaralar var, kas lifleri görülebiliyor…Dış üreme organlarının yerinde vajinayı andıran bir çöküklük var…Yaratığın kafası incelenmek üzere kesilip ayrılıyor –kafatası zorlukla açılıyor ve daha şimdiden çürümüş beyin dışarı çıkarılıyor. Yaratığın cildi insan cildini andırıyor, iç organları da insan iç organlarından farklı. Uzaylı şaşırtıcı ölçüde insana benziyor. Hiçbir şekilde, uzun ve sıska kolları olduğu söylenen küçük gri yaratıklara benzemiyor; Buradaki, büyük bir kafatası, normal büyüklükte elleri ve ayakları olan kısa boylu bir varlık. Otopsi esnasında odada dört kişi bulunuyor; bunlardan biri bir kadına benziyor. Cesedin solunda üstünde ameliyat malzemeleri olan küçük bir masa duruyor…Duvardaki saat otopsinin başlangıcında 10:06’yı, bitişinde ise 11:45’i gösteriyor. Bu da otopsinin yaklaşık 2 saat sürdüğünü gösteriyor. Duvarda ayrıca spiral kordonlu siyah bir telefon ve üzerinde “Tehlike” yazılı bir levha asılı. Film her üç dakikada bir kararıyor ve sonra görüntü yeniden başlıyor.”

Film üzerindeki tartışmalar, filmin 28 Ağustos 1995’te dünya genelindeki 28 TV istasyonunda yayınlanmasıyla birlikte doruğa ulaştı. Şüpheci kesim sürekli yeni detaylar bularak filmin sahte olduğunu ispatlamaya uğraşıyordu. Telefonun spiral kordonu, duvardaki saat, ameliyat malzemeleri, hatta doktorların koruyucu giysileri bile bir şeylerin yanlış ve alışılmadık olduğunun bir kanıtı olarak sunulmaya çalışılıyordu.

İlk incelemeler olumluydu: duvar saati 1936 yılından beri satılmaktaydı; odada asılı mikrofon 1945’ten beri piyasadaydı. Filmde görülen ameliyat malzemelerinin, 1940’larda otopsilerde kullanılan standart aletler olduğu Amerikan Adli Bilimler Akademisi Başkan Yardımcısı Profesör Cyril Wecht tarafından doğrulandı.

Peki ya filmdeki doktorlar? Özellikle Majestic-12 belgelerinin su yüzüne çıkmasından sonra UFO çevrelerinde sık sık ismi geçen, bio-fizikçi ve Hava Kuvvetleri Danışma Komitesi üyesi Dr. Detlev Bronk, hiç şüphesiz, bir uzaylının otopsisini yapma konusunda güvenilecek nadir insanlardan biriydi. Fakat Dr. Williams Roswell araştırmalarında daha önce hiç sözü edilmemiş yeni bir isimdi. Uzun bir araştırmadan sonra, gerçekten de Dr. Robert Parvin Williams isminde bir doktorun olduğu ve o dönemde Virginia’daki Forth Monroe Üssü’nde genel cerrah asistanı olarak görev yaptığı ortaya çıkmıştır. Yalnızca Dr. Williams’ın adını vermesi bile Barnett’in Ordu hakkında oldukça bilgi sahibi olduğunu göstermektedir.

Otopsi filmini inceleyen Sheffield Üniversitesi Adli Patoloji Bölümü’nden Prof. Christopher Milroy, filmdeki görüntülerin insanımsı bir vücuda sahip genç bir kadına ait olduğu sonucuna varmıştır. Milroy, bu kadının beyin yapısının insanınkine benzemediğini belirtmiş ve operasyonun bir cerrah tarafından değil deneyimli bir patalog tarafından yapılmış olduğunu da sözlerine eklemiştir: Tıpkı fizyolog ve bio-fizikçi Detlev Bronk gibi! Daha sonra araştırmacı George Wingfield’la da görüşen Milroy, otopsiye konu olan bedenin“zekice yapılmış bir model bebek değil, bir ceset” olduğunu bildirmiştir.
Tüm bunlara rağmen, şüpheci kesim film hakkındaki tartışmalarına devam etmiştir. Böyle şaşırtıcı ve radikal bir belgenin gerçeklere dayandığının kanıtlanması için belirli kriterlere uyması gerektiğini belirten şüpheciler, belgenin kaynağının bilinmesi ve tanımlanması gerektiğini söylemişlerdir. Fakat Santilli, ABD Hükümeti’nin Ordu sırlarını açıkladığı için ona karşı misilleme yapabileceğini söyleyerek Jack Barnett hakkında daha fazla bilgi vermeyi reddetmiştir. Şüpheciler ayrıca, belgenin doğruluğunun kanıtlanması için yaşının ve fiziki özelliklerinin de tespit edilmesi gerektiğini belirtmişlerdir.

Santilli’nin filmin yaşı konusundaki tek kanıtı Kodak’ın film kutuları üzerine işlediği, her yıl değiştirilen ürün kodlarıydı. Araştırmalar sonucunda otopsi filminin üzerinde bulunan, bir kare ve bir üçgenden oluşan kodun Kodak tarafından 1927’de, 1947’de ve 1967’de üretilen tüm filmler üzerinde bulunduğu ortaya çıkmıştır.

İşte tam bu sırada elde edilen çok güçlü bir kanıt, otopsi filminin gerçekliği hakkındaki tartışmalara son noktayı koymuştur. Filmin yaşı hakkındaki tartışmaları takip eden fotoğraf uzmanı Bob Shell, problemi kesin olarak çözebileceğini söylemiş ve Santilli tarafından kendisine gönderilen film parçaları üzerindeki incelemelerine başlamıştır. Shell’in araştırmasının ilk sonuçları 19 Ağustos 1995’te açıklanmıştır: “Kullanılan film, 1940’ların başlarında üretilmeye başlanan ve 1956-57 yıllarında üretimi durdurulan Cine Kodak Super XX marka bir filmdir. Filmin üzerindeki kodlar 1927, 1947 ya da 1967 yıllarına ait olabileceğinden ve bu film 1927 ya da 1967 yıllarında üretilmemekte olduğundan, geriye tek olasılık olarak 1947 yılı kalmaktadır. Resimlerin kalitesi ve filmin bulanıklığı, görüntülerin film çok tazeyken, yani üretiminden sonraki ilk 3-4 yıl içinde, çekildiğini göstermektedir. Bu bakımdan, filmi 1947’nin Haziran ve Temmuz aylarında çektiğini ve birkaç gün sonra da hazır hale getirdiğini söyleyen kameramanın bu açıklamasından şüphe etmek için hiçbir sebep bulunmamaktadır. Filmin fiziksel özellikleri konusunda yaptığım testlere dayanarak, bu filmin kameramanın söylediği zaman ve söylediği şekilde çekilmiş olduğunu doğrulamaya hazırım.”

Shell film üzerindeki araştırmasını 6 Eylül 1995’te tamamlayarak tartışmalara son noktayı koymuştur: “Roswell filminin ve filmdeki görüntülerin fiziksel özellikleri 1947 yılında üretilen, çekilen ve işlenen bir film olduğunu göstermektedir.”


OTOPSİ – GİZLİ BELGELER
Roswell enkazında ele geçirilen ölü uzaylılar üzerinde gerçekten de otopsi yapıldığını kanıtlayan, Santilli filmi dışında başka belgeler de bulunmaktadır.
Amerikan Hükümeti’nin Gezegenlerarası Olaylar Birimi IPU ve MJ-12 gibi diğer birtakım gizli operasyon grupları tarafından Roswell kazası hakkında hazırlanan raporlar, olay hakkında bilinmeyen pek çok gerçeği gözler önüne sermektedir.
Roswell soruşturmasının en rahatsız edici noktası, kaza yeri yakınlarında bulunan uzaylı bedenlerinin incelenmek üzere kesildiğine ve otopsilerinin yapıldığına dair kayıtlardı. Örneğin bu soruşturmayla ilgili belgelerin birinde, uzay aracının içinde ölü hayvanlara ait parçalar bulunduğu belirtilmekteydi.

Kaza yerinin temizlenmesi sırasında uzaylı bedenlerinden birini ortadan kaldırmaya çalışan bir teknisyen son anda engelenmişti. Bir başka teknisyen, o dönemde “Dünya Dışı Biyolojik Varlıklar” adı verilen uzaylılardan birini ceset torbasına yerleştirdikten sonra dört saat boyunca komada kalmıştı. Yine bu operasyon esnasında, üç personel hastalık belirtileri göstermiş ve incelenmek üzere hemen Los Alamos Laboratuarına götürülmüştü. Bu üç asker, daha sonra ani hastalık nöbetleri ve durdurulamayan kanamalar nedeniyle can verdi. Bu askerlerin üçü de koruyucu elbiseler giyiyorladı. Bunlardan ikisi uzaylıların vücudundan çıkan sıvıya temas etmiş; diğeri ise itici güç reaktörünün yakınlarındaki bir enkaza girmişti.

Ölen varlıkların otopsileri de net bir sonuca varılmasını sağlayamamıştı. Uzaylıların bir tür toksin zehirlenmesi ya da bulaşıcı bir hastalık dolayısıyla öldükleri düşünülüyordu. Uzaylılardan alınan kan örnekleri Maryland’deki Fort Detrick üssünde saklanmaktaydı. Bunun iki temel nedeni vardı. Birincisi uzaylıların taşıdığı olası bir virüse karşı önlem almaktı, çünkü böyle bir durum karşısında yapılabilecek hiçbir şey bulunmamaktaydı. İkincisi de havadaki radyasyonun New Mexico’ya yayılması tehlikesiydi ki, ordu bu konuda kaygılanmakta haklıydı. Kaza alanının üzerinde yapılan denetleme uçuşları, kaza bölgesinde ve çevresinde yüksek oranda radyasyon bulunduğunu ortaya çıkarmıştı. Ölü uzaylıların bedenlerinin, Ohio’daki Wright Peterson Hava Üssü’ne ve New Mexico’daki AKC laboratuarlarına gönderildiği söylenmekteydi.

Enkazın teknik değerlendirme sonuçlarına göre:

-Uzay aracının gövdesi çok dayanıklıydı,
-Aracın yapıldığı metal çok yüksek sıcaklıklara dayanabiliyordu,
-Aracın gövdesini bir arada tutacak herhangi bir bağlantı, kaynak ya da dolgu izine rastlanmamıştı,
-Aracın kanat benzeri herhangi bir parçası bulunmamaktaydı,
-Araçta herhangi bir hava girişi ya da egzos çıkışı bulunmamaktaydı,
-Kontrol panelinde herhangi bir düğme, anahtar, elektrik devresi ya da pedal bulunmamaktaydı.

Kaza yerinde bulunan araç ileri bir mühendislik örneğiydi ve dünyada bir benzerine daha rastlanmamaktaydı. Tüm kanıtlar, bu aracın başka bir gezegenden gelme ileri bir kültürün ürünü olduğuna işaret etmekteydi. Bu kültür, sahip olduğu ileri bilim ve teknolojiyi kullanarak gezegenlerarası yolculuk yapmaya imkan sağlamıştı. Araç, birbirine bağlı bir dizi bobin ve mıknatıstan oluşma nötronik bir motora sahipti.

Aracın güç sağlayıcısının içinde, hidrojen-florit gazı, su, uranyum tetraflorit, magnezyum, potasyum, alüminyum, plütonyum, gümüş, berilyum gibi elementler ile kurşun benzeri bir bileşim ve plastik benzeri bir madde bulunmaktaydı. Aracın nasıl çalıştığı bilinmemekteydi, fakat içinde bulunan düz metalik panel sayesinde harekete geçtiği ve hareketlerinin TV benzeri bir monitörden izlendiği düşünülmekteydi. Araçta herhangi bir erzak ya da depo ünitesinin bulunmaması, aracın kısa mesafeli keşif uçuşları için dizayn edildiğini düşündürüyordu. Kaza hakkındaki raporlardan birinde, MIT’in enkazda bulunan mikroelektronik devreler üzerinde yürüttüğü bir çalışmadan bahsedilmiş ve elde edilen bulguların kendilerine stratejik avantaj sağlayabileceği belirtilmiştir

ABD'li askeri yetkili ölüm döşeğinde itiraf etti; ABD Roswell'e düşen UFO'yu gizledi

ABD'li askeri yetkili ölüm döşeğinde itiraf etti; ABD Roswell'e düşen UFO'yu gizledi
ABD'li askeri yetkili ölüm döşeğinde itiraf etti; ABD Roswell'e düşen UFO'yu gizledi

Amerikalı eski bir askeri yetkili, 60 yıl önce ABD’nin New Mexico eyaletindeki Roswell askeri üssü yakınlarına düşen cismin içinde uzaylı cesetleri de bulunan bir UFO olduğunu ve bunların Amerikan ordusu tarafından gizlendiğini ölüm döşeğinde itiraf etti.




O dönemde üssün halkla ilişkiler subayı olan ve geçen yıl ölen Teğmen Walter Haut, ölümünden sonra açılmak üzere yazdığı mektupta, ABD ordusunun birçok teknolojiyi bu "kazada" ele geçen dünya dışı uzay mekiğinden aldığını iddia etti.

O zamanlar UFO iddialarını yalanlayan Haut, mektubunda üs komutanı Albay William Blanchard’ın kendisini 84. no’lu hangara götürdüğünü, 5 metre uzunluğunda, 2 metre genişliğinde, yumurta şeklindeki metalik uzay mekiği ile 120 cm boyunda, büyük kafalı iki uzaylı cesetini gösterdiğini yazdı. Haut, yufka kadar ince olmasına rağmen demirden daha sert duran malzemenin dünya dışından geldiğine emin olduklarını söyledi.

Haut, mekikten elde edilen üstün teknoloji sayesinde gece görüş gözlükleri, lazer, entegre çip, casus uçak, Kevlar tipi kurşun geçirmez malzeme gibi ürünlerin geliştirildiğini iddia etti. Roswell UFO’suyla ilgili iddialar şimdiye kadar hep reddedilmişti.

Hürriyet
1 Temmuz 2007

İşte UFO'lar! NASA'nın kendi arşivinden gerçek görüntüler (Video)


İşte UFO'lar! NASA'nın kendi arşivinden gerçek görüntüler (Video)
İşte UFO'lar! NASA'nın kendi arşivinden gerçek görüntüler (Video)









Binlerce ölü, binlerce idam ve onbinlerce hapis cezası ile uygulamaya sokulan Atatürk Devrimleri

Binlerce ölü, binlerce idam ve onbinlerce hapis cezası ile uygulamaya sokulan Atatürk Devrimleri
Binlerce ölü, binlerce idam ve onbinlerce hapis cezası ile uygulamaya sokulan Atatürk Devrimleri

Dünya üzerinde gelişmiş ne kadar ülke mevcutsa bakınız hepsinde mutlaka inkılaplar ve ilerleme hareketleri yaşanmıştır. Meselâ Almanya’da 1920′li yılların başında yaşanan Eğitim alanındaki o müthiş devrim veya İtalya’da yaşanan Ağır Sanayi İnkılabı, Amerika’daki şehirleşme İnkılabı bu sosyal hareketlere örnek gösterilebilir. Dünyada bu mühim gelişmeler yaşanırken elbette Türkiye’de de devrimler yaşanıyordu. Hem de peş peşe. Avrupa’da yaşanan bu devrimlere karşılık bizde yaşanan devrimlerin ne olduğunu merak mı ediyorsunuz? O halde buyurun kısaca devrim tarihimiz; 25 Kasım 1925: Kıyafet devrimi. “Şapka iktisası” kanunlaştı. Eskiden giyilen başlık türlerini bırakın giymeyi, hakkında yazı yazmak bile yasaklandı.

30 Kasım 1925: Tekke, Zaviye ve türbeler kapatıldı.
26 Aralık 1925: Takvim ve Saat devrimi yapıldı. Hicri ve Rumi takvim kullanmak her şekliyle yasaklanıp, yerine 3. Papa Gregorius adına nispetle “Gregoryan takvimi” adı verilen Hıristiyan takvimine geçildi.
17 Şubat 1926: İsviçre Medenî Kanunu Türkçe’ye tercüme edilerek “Türk Medenî Kanunu” adı verildi.
1 Mart 1926: İtalyan Ceza Kanunu tercüme edilerek “Türk Ceza Kanunu” adı verildi. Yine aynı tarihte bütün orta dereceli okullardan din dersleri kaldırıldı.
28 Mayıs 1927: Binalar üzerindeki tarihî kitabe ve tuğraların kazınması hakkında kanun çıkarıldı. Dünyada görülmemiş bir tarihi eser katliamı başlatıldı. İstanbul Üniversitesi merkez binasının kazınmış olan tuğrası buna mühim bir örnektir.
10 Nisan 1928: Lâiklik kabul edildi. Anayasadan “Devletin dini, din-i İslâm’dır” ibaresi kaldırıldı. Milletvekili yeminlerinde “vallahi” yerine, “Namusum üzerine” lafı getirildi.
24 Mayıs 1928: Rakam devrimi yapıldı.
3 Ekim 1928: Harf devrimi yapıldı. Dünyada ilk defa bir milletin yazısı değiştirilerek, okuma yazma oranı bir gecede “sıfıra” indirildi. İslâm harfleri atılıp Lâtin harfleri alındı.
1 Ocak 1929: Arapça harflerle dilekçe ve kitap yazılması yasaklandı.
1 Nisan 1931: Ölçü ve tartı devrimi yapıldı. Bin yıl boyunca kullanılan ölçüler atılıp, yerine Avrupa’da kullanılan ölçü ve tartı birimleri getirildi.


Bu devrimler, iktidarı ele geçiren zümrenin, toplumun devlet eliyle yeniden şekillendirme projesinin bir ürünüydü. İktidar, halkın geçmişiyle olan tüm bağlarını koparıp yepyeni bir sayfa açmak istiyordu. Ancak bu sayede halk nezdinde meşruiyet kazanacağını düşünüyordu. Avrupa karşısında “yenilmişlik psikolojisi”, devrimleri uygulayan kadronun bilinç altına motive eden en etkin unsurdu. Bu unsur, söz konusu kadronun kendine ait tüm değerlerden nefret etmesine yol açtı. Buna batıya ait değerlere hayranlığı da eklemek gerek. İşte devrimler, bu psikolojik arka planla yapıldılar. Devrimleri yapan kadro, kendine ait değerleri her gördüğünde “yenilgisini” hatırlıyordu. Bu onda öz değerlerine olan kini bir kat daha arttırıyordu. En sonunda bu süreç “kendinden nefret” noktasına varıp dayandı. Zaten devrimlere yönelik tepkiler karşısında devrimci kadronun uyguladığı şiddet ve kanlı uygulamalar, ancak böylesi bir psikoloji ile izah edilebilirdi. Söylemeye gerek yok ki, bütün bu devrimler halka rağmen yapıldı. Sadece bu ülkede değil, dünyanın neresinde olursa olsun, böylesi bir mühendislik projesi tepkiyle karşılanırdı. Tabiatıyla bu ülke insanı da, “tepeden adam etme” operasyonlarını tepkiyle karşıladı. Öncelikle böyle bir uygulama sosyoloji biliminin bulgularına aykırıydı. Kanunla, yasayla, sopayla, kurşunla bir halk kendi kültüründen bir çırpıda koparılıp bir başka kültüre eklemlenemezdi. Yani kendisi olmaktan çıkarılıp başkası yapılamazdı. Nitekim öyle de oldu. Anadolu insanı bu tepeden yürütülen mühendislik operasyonuna yer yer çok şiddetli tepkiler verdi. Halkın bu tepkileri hemen her zaman sivil itaatsizlik adı verilen türden tepkilerdi. Fakat her seferinde bu tepkiler silah zoruyla bastırıldı. Devrimlere yönelik her sivil tepki, devrimciler tarafından bir “isyan” olarak telakki edildi. Öyle telakki edildiği için de, şiddet yöntemiyle, kan dökerek bastırılma yoluna gidildi. Sivil tepkilere karşı en kanlı eylem “kıyafet devrimi” adı verilen şapka iktisası hakkındaki kanunun yürürlüğe girmesi ile başladı. Nitekim cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal 22 Ocak 1923′te Bursa’da; ” Kan ile yapılan inkılaplar daha muhkem (sağlam) olur, kansız inkılap ebedileştirilemez.” Demiştir.


Bunun yanı sıra Harbiye marşında; “Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti” mısrası yer bulmuştur. Yine aynı şekilde Şapka İnkılabını tanıtmak için gittiği Kastamonu’da Mustafa Kemal, şapka giymek istemeyenleri kastederek; “Bu kadar yüksek ve önemli amaca ulaşabilmek için, gerekirse bazı kurbanlar verilir.” Demekten kendini almayacaklardır. Bu “yüksek ve önemli amaç”ın gerçekleşmesi, yurdun dört bir yanındaki onlarca insanın hayatına mâl olmuştu. Bundan ayrı olarak Beyoğlu’nda Hıristiyan nüfusa şapka dikmekle geçimini temin eden Yahudi ve Hıristiyan şapkacılar da bir anda zengin olmuş, şapka devrimi en çok onlara yaramıştı. Şimdilerin Ünlü Vakko’sunun eski sahipleri de şapka devriminin zengin ettiği gayr-i Müslimlerdendi. Çünkü o günlerin fiyatıyla bir şapka, bir aylık maaşa bedeldir. Bu müthiş devrimden sonra ülkede başta tüm memurlar olmak üzere vatandaşlar şapka giymeye, giymeyenler ise hapislere atılmaya veya asılmaya başlandı. Ülkede şapka ithalatı yüzünden ciddi bir ekonomik kriz yaşandı. O dönemi yaşayan Rıza Nur şöyle söyler; “Ekonomik olarak müthiş bir zarar. Milyonlarca lira dışarıya akıp gitti. Bundan da Yahudiler yararlandılar. İtalya ve Fransa’da mevcut yeni ve eski şapkaları milyonla memlekete soktular. İki-üç Frank kıymeti olan bu şapkalar en aşağı on liraya (120 Frank) satıldı. Bunların çoğu zımpara kâğıdı ile temizlenmiş kullanılmış şapkalardı.” Bir ülkenin vizyonunu bir anda genişleten bu müthiş şapka İnkılabını protesto etmek için ülkede isyanlar, olaylar çıkmadı değil. Meselâ;

Aynı tarihlerde Erzurum’da halk, çifte minareli camii meydanında şapka aleyhtarı bir eylem yapmış bunun karşılığı olarak asker kalabalığa ateş etmiş 15 kişi vurularak öldürülmüş, biri kadın olmak üzere 13 kişi idam edilmiş, 80 kişi tutuklanmıştır.Erzincan’da yaşanan hadise ise tam bir insanlık ayıbıdır. İstiklal Mahkemesi o tarihlerde şapkaya karşı çıktığı için Mevlevi İbrahim Hakkı Efendi’yi gıyabında idama mahkûm eder. Fakat hocaefendiyi bulamadığı için bu idamı gerçekleştiremez. Bir sabah namazı vakti İbrahim Efendi ruhunu Allah’ına teslim eder. Çocukları babalarının ölüm haberini İstiklal Mahkemesine bildirir. Mahkeme tarafından köye bir müfreze gönderilir. Müfreze başındaki yetkili bu durumu kabul etmez. “Olmaz. bu adam kanuna karşı geldi mutlaka asmam lazım” der. Bunun üzerine kabir açılır. Şahitlerin huzurunda kanuna muhalefet etmek suçundan ceset asılır sonra tekrar gömülür. 24 Kasım’da Kayseri’de, 27 Kasım’da Maraş’ta, 17 Aralık’ta Rize’de, 31 Aralık’ta Ankara’da, 2 Ocak’ta Çorumda, 1 Şubatta Giresun’da halk eylemleri görülür. Sonuç yine aynıdır. “Bu yüksek ve önemli amaç” için binlerce kişi öldürülür yüzlerce kişi asılır. Onbinlerce kişi hapse atılır. Bu arada bu şehitlerden biri de herkesin bildiği rahmetli İskilipli Atıf Hoca’dır. Başka söze ve başka misale gerek var mı?
(Ahmet Anapalı, Ağustos 2010)

Nâsıruddîn el-Albânî muteber birisi midir?

Nâsıruddîn el-Albânî muteber birisi midir?


Zamanımızın Önde Gelen Reformcusu el-Albânî Hakkında Kısa Bir Rehber
Yazan: Dr. Cibril Fuad Haddad
Tercüme: Murat Yazıcı
[Not: Köşeli parantez içindeki notlar mütercim tarafından eklenmiştir.]
Nâsıruddîn el-Albânî günümüz Vehhabî ve “Selefîleri” arasında en önde gelen bir bid’atçı ve reformcudur. Meslek olarak saat tamircisidir. Kendi kendisini eğiterek [sadece kitap okuyarak] hadîs âlimi olmak iddiasında olan bir kişidir. İslâmî ilimlerden herhangi birinde bir hocası [ve icazeti] yoktur. Kur’an-ı kerimi veya herhangi bir hadîs, fıkıh, akaid, üsûl veya imlâ kitabını ezberlemediğini itiraf etmiştir. Büyük Ehl-i sünnet âlimlerine hücum ederek ve fıkıh ilmini aşağılayarak meşhur olmuştur. Bilhassa, bir Hanefi fıkıhçısı olan babasının mezhebine karşı kötü niyet sergilemiştir.
Allahü teâlânın dostlarına ve tasavvuf ehline karşı aşırı saygısızdır. Önce Suriye’den, sonra Suudi Arabistan’dan çıkarılmış, 1999’da ölene kadar Amman-Ürdün’de ev hapsi altında yaşamıştır. Bid’atçıların, kendilerine has yeni yollar tutan reformcuların ve “Selefî” ve Vehhabî sempatizanlarının kıblesi olmaya devam etmektedir. Kitap tüccarlarının ve birçok eğitimsiz Müslümanın tercih ettiği bir yazardır. Çağımız Sünnî âlimlerinin ekserisi onun sapıklıkları hakkında ikazlarda bulunmuş ve birçokları onu reddeden makaleler veya kitaplar yazmışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:


1 – Hindistanlı hadîs âlimi Habiburrahman el-A’zami: 4 ciltlik “el-Albânî Şudhudhuhu ve Ahtâ’uh” (Albânî’nin Sapmaları ve Hataları).

2 – Suriyeli âlim Muhammed Sa’id Ramazan el-Buti iki klasik eser yazmıştır: “El lâ mezhebiyye ehtaru bid’atin…” (Bir Mezhebe Tâbi’’ Olmamak Şerî’atı Tehdid Eden En Büyük Tehlikedir) ve “Es Selefiyye Merhalatun Zemaniyyetun Mübareke lâ Mezhebun İslâmi” (Selefin Yolu Mübarek ve Tarihî Bir Çığırdı, İslâmî Bir Mezheb Değildi).
3 – Faslı hadîs âlimi Abdullah ibni Muhammed ibni Sıddîk el-Gummari: “Irğam el mubtedi’ el ğabi bi cevaz-it tevessul bi-n Nebî fi-r Redd ‘alel Albânî el vabi” (Muzır el-Albânî’ye Reddiye: Akılsız Bid’atçının Peygamber aleyhisselâm ile Tevessülün Cevâzına Mecbur Edilmesi), “El kavl-ul mukni’ fi-r redd ‘alel Albânî’l mubtadi’” (Bid’atçı el-Albânî’nin Reddi için İkna Edici İzah) , “Itkan es-sun’a fiy tahkik ma’nal bid’a” (Bid’atın Ma’nâsının Tahkiki için Hassas Çalışma).
4 – Faslı hadîs âlimi Abdulaziz ibni Muhammed ibni Sıddîk el-Gummari: “Beyan neks-el nekîs el mu’tadi” (İsyancının İhanetinin Teşhiri).
5 – Suriyeli hadîs âlimi Abdu’l-Fettah Ebû Gudde: “Redd ‘alel ebatil vel iftira-ât nasir el-Albânî ve sahibihi sabikan Zuheyr el-Şeviş ve mu’azirihima” (el-Albânî’nin ve eski arkadaşı Zuheyr el-Şeviş’in ve Destekçilerinin Yalanlarının ve Uydurmalarının Reddi).
6 – Mısırlı hadîs âlimi Muhammed Avvame: “Âdâb el-İhtilâf” (Görüş Farklılıklarını Uygun Şekilde İfade Etme Adabı).
7 – Mısırlı hadîs Âlimi Mahmud Sa’id Memduh: “Vusul et-Tahani bi isbat Sunniyet-üs subha ve-r redd ‘alel Albânî” (el-Albânî’ye Reddiye: Tesbihin Bir Sünnet Oluşunun Teyidi ve Karşılıklı Faydanın Varışı), Tenbih-ül Muslim ila ta’addi-l Albânî ‘ala Sahihi Muslim” (el-Albânî’nin Sahih-i Müslim’e Saldırısı Hakkında Müslümana İkaz).
8 – Suudi hadîs âlimi İsma’il ibni Muhammed el-Ensâr: “Te’akkubat ‘ala “silsilet-ul Ehadîs ed-da’îfe vel mevdu’e” lil Albânî” (el-Albânî’nin Zayıf ve Mevdu Hadîsler Hakkındaki Kitabının Tenkidi), “Tashih Salat-ut Teravih ‘işrîne rek’aten ve-r redd ‘alel Albânî fi tad’îfih” (Teravih Namazının Yirmi Rekat Oluşunun Doğruluğunun Tesbiti ve el-Albânî’nin Bunu Zayıflatmasının Reddi), “İbahat et-tahalli biz’zeheb el muhallak lin-nisa ver-redd ‘alel Albânî fi tahrîmih” (Kadınların Altın Takıları Kullanmasının Cevâzı ve el-Albânî’nin Bunu Yasaklamasının Reddi).
9 – Suriyeli âlim Bedreddin Hasan Diab: “Envar el mesabîh ‘ala zulumat el-Albânî fi salat-et teravih” (el-Albânî’nin Teravih Namazı Üzerindeki Karanlığının Aydınlatılması).
10 – Dubai’ın Diyanet İşleri Reisi ‘İsa ibni Abdullah ibni Mani’ el-Himyâri: “El i’lam bi istihbab şedd er-rihâl li Ziyareti Kabri Hayr-il Enâm” (Mahlukatın En Hayırlısının Kabrini Ziyaret için Seyahatin Tavsiyesi Hakkında Bildirim), “El bid’a el hasene aslun min usul-it teşri’” (Bid’at-ı Hasene İslâm Hukukunun Kaynaklarındandır).
11 – Birleşik Arap Emirlikleri’nin Diyanet İşleri Bakanı Şeyh Muhammed ibni Ahmed el-Hazreci’nin makalesi: ” el-Albânî: tetarrufâtuh” (el-Albânî’nin Aşırılıkları).
12 –Suriyeli âlim Firas Muhammed Velid Veys’in neşre hazırladığı İbni Mulakkin’e ait Sünniyyatü’l-Cumu’atü’l-Kabliyye’deki bir yazısı (Cuma Namazından Önce Kılınması Gereken Sünnet Namazlar).
13. Suriyeli âlim Semir İslâmbulî: el-Ahad, el-İcmâ’, en-Nesh.
14. Ürdünlü âlim Es’ad Selim Tayyim: Beyanu Evhâmi’l-Albânî fî Tahkikihi li Kitâb Fazlu’s-Salâti ‘ale’n-Nebî sallallahu aleyhi ve sellem (el-Albânî’nin Fazlu’s-Salâti ‘ale’n-Nebî Kitabını Neşrederken Yaptığı Hataların Teşhiri).
15 – Ürdünlü âlim Hasan Ali es-Sakkaf: 1. Tanâkuzâtü’l-Albânî el-Vâdihati fî ma Vaka’a fî Tashîhi’l-Ahadîsi ve Tad’îfiha min Ahta’in ve Galtatin, iki cilt (Albânî’nin Hadîsleri Sahih veya Zayıf İlan Ederken Yaptığı Hatalarda ve Gaflarda Mevcut Açık Çelişkileri), 2. İhticâcu’l-Ha’ibi bi ‘İbârâti men İdde’a el-İcmâ’a fe Hüve Kâzibun (Beceriksizin “İcma Vardır Diyen Yalancıdır!” İfadesine Sığınışı), 3. el-Kavlü’z-Zabtu fî Siyami Yevmi’s-Sebt (Cumartesi Günleri Oruç Tutmak Hakkındaki Sağlam İzahat), 4. el-Lecifu’d-Du’af li’l-Mutala’ib bi Ahkami’l-İ’tikaf (İ’tikafın Hükümleriyle Oynayan Kişiye Öldürücü Darbe), 5. Sahih Sıfat Salat en-Nebî sallallahu aleyhi ve sellem (Peygamberimizin Namazının Doğru Tarifi), 6. İ’lamu’l-Ha’id bi Tahrimi’l-Kur’ani ‘ale’l-Cünübi ve’l-Ha’idi (Hayzlıya ve Cünübe Kur’an-ı Kerimin [tutmanın ve okumanın] Yasaklığı Konusuna Burnunu Sokan İşgüzar Kişinin Değerinin Takdiri), 7. Telkihu’l-Fuhumi’l-’Aliyeti (Yüksek Anlayışın Sık Tekrarla Öğretilmesi), 8. Sahihu Şerhi’l-’Akideti’t-Tahâviyye (İmam Tahâvî’nin Akidesinin Doğru İzahatı).
Albânî’nin bid’atları arasında şunlar vardır:
1. Adabuz Zifaf [Evlenme Adabı] kitabında kadınların altın yüzük, bilezik, zincir vs. giymesini yasaklamaktadır; bu ulemânın icmâ’ına aykırıdır. [Mütercimin notu: Albânî’nin bahis konusu kitabının tercümesindeki yazı şöyledir: “Bazı erkekler nişan yüzüğü adı altında parmaklarına altın yüzük takarlar. Bu âdet bize Hıristiyanlardan geldiği için evvela onlara benzemek olur. Sonra da İslâm prensiplerine göre, altın takmak erkeklere zaten haramdır. İleriki sayfalarda zikrettiğimiz, altını kadınlara bile yasak eden nasslara muhalefet etmektir.” (N. Albânî, Hadîs-i Şeriflere Göre Evlenme Adabı, Arslan Yayınları, s. 64) Bu kitabın mütercimi Ali Arslan, bir not ilave etmiş: “Bu fetva, dört mezhebe muhaliftir. Dört mezhebe göre de altın kadınlara helaldir, bilinsin.” (s.66)]
2. Ticaretten kazanılan paranın % 2,5’lik zekâta tâbi’ olmadığını iddia etmektedir. [Halbuki] Ticaret Müslümanların arasında parayı deveran ettiren en temel faaliyettir.
3- Cumartesi günleri oruç tutmayı mutlak olarak yasaklamaktadır.
4- Üç Mescid dışındaki herhangi bir mescidde i`tikaf yapmayı yasaklamaktadır.
5. Ramazan ayında, şerî’atın tarif ettiği akşam vaktinden önce ve hakiki imsaktan sonra yiyip içmenin câiz olduğunu iddia etmektedir.
6. Hanefî fıkhını [bugünkü] İncil’e benzetiyor. (Bkz. Münzirî’nin Sahih-i Müslim Muhtasarı’na yaptığı yorum, 3. Baskı, Beyrut: el-Mekteb el-İslâmî, 1977, s.548). Bu ifade sonraki baskılardan çıkarılmıştır.
7- İnsanları, selef imamları (mesela, dört mezheb imamı) yerine kendisini taklid etmeye davet etmektedir. Takipçileri Albânî’nin görüşlerine uymayan hadîs-i şerifleri geçersiz kılmaya çalışmaktadırlar.
8- Kasden terk edilen namazların kazâ edilmesini yasaklamaktadır.
9. Hayızlı kadının ve cünübün Kur’an-ı kerîmi okumasının, tutmasının ve taşımasının câiz olduğunu iddia etmektedir.
10. Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) kabrinin mescid içinde bulunmaya devam etmesinin Medîne’de mevcut bid’atlardan biri olduğunu tekrar tekrar iddia etmektedir.
11. Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) kabrini ziyaret etmek veya O’ndan şefaat istemek maksadıyla seyahat edenin yanıltılmış bir bid’atçı olduğunu iddia etmektedir.
12. Allahü teâlâyı hatırlamak için elinde tesbih taşıyanın yanlış yapığını ve bid’atçı olduğunu iddia etmektedir.
13. Allahü teâlâ için Arş’ın üzerinde bir mekân uydurmuş ve buna el-mekân el-ademî (mevcut olmayan mekân) adını vermiştir.
14. Tamamü’l-minne isimli kitabında istimnânın [masturbasyonun] orucu bozmadığını iddia etmektedir.
15. Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buhârî’nin “düzeltilmiş” baskılarını neşretmiş ve “muhtasar” [kısaltılmış] ismini vererek hileli bir yol izlemiştir. Böylece bu temel ve mühim kitabların bütünlüğünü [bozulmamış hallerini] ihlâl etmiştir.
16. Dört Sünen’in, İmam Buhârî’nin Edeb-ül Müfred’inin, Münzirî’nin Tergib ve Terhib’inin ve Süyûti’nin Cami’üs – Sağir’inin değişik bir şablonla yeni baskılarını neşretmiş ve bunların her birini “Sahih” ve “Zayıf” adını verdiği iki kısma ayırarak bu temel kaynakların bütünlüğünü [bozulmamışlığını] ihlâl ve tahrif etmiştir.
17. Diyor ki: “İlâhî sıfatları te’vil edenlerin bir çoğu zındık değillerdir, ama zındıkların söylediğini söylemektedirler.” Yine diyor ki: “Te’vil ile ta’til aynı şeydir.” (Fetâvâ (s. 522-523) ve Muhtasar el-Uluv (s. 23 vd.)).
18. Kasas/88’deki “O’nun vechinden [zatından] başka her şey yokluğa mahkumdur” meâlindeki âyette geçen “vech” kelimesini hâkimiyet ve mülk olarak açıkladığı için Buhârî’nin kâfir olduğunu imâ etmektedir. İmam Buhârî Sahih’inin Tefsir Kitabı kısmında der ki: “Vechi hariç, mülkü hariç ma’nâsındadır. Şöyle de söylenmiştir: Sadece O’nun vechi için yapılanlar hariç…” [Mütercimin notu: Kurtubî Tefsiri’nde diyor ki: “Ebû'l-Aliye ve Süfyan da şöyle demişlerdir: Kendisi ile yalnız­ca O'nun Vechi dilenen şeyler... (kalıcıdır) demektir. Yani sadece O'na yakınlaşmak maksadı ile yapılan ameller kalıcıdır.”] Buna karşı Albânî şu lafı ağzından kaçırmaktadır: “Hiç bir gerçek mü’min böyle bir şey demez” ve “el-Buhârî’nin böyle söylemediğini düşünmeliyiz.” (Fetâvâ s. 523)
19. Albânî el-Tevessül isimli kitapçıkda Mu’tezileyi taklid ederek, Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) veya Evliyadan biri vasıtası ile tevessül, istigase ve teşeffü’yü İslâm’daki haramlardan biri olarak ilan etmekde ve şirke denk olduğunu söylemektedir. Arkadaşları İbni Baz ve el-Kahtani (bkz. el-Vela ve el-Bera) gibi taklidçileri ve başkaları da böyle iddia ediyorlar. Bunlar böylece çok sayıdaki sağlam ve açık rivâyeti inkar etmiş oluyorlar. Meselâ, İmam Buhârî’nin İbni Ömer’den (radıyallahü anh) rivâyet ettiği şu hadîs-i şerif böyledir: “Kıyamet Günü güneş öylesine yaklaşacaktır ki, akan terler kulakların ortasına kadar erişecektir. Böyleyken Adem aleyhisselâmdan yardım isterler (istigasu), sonra Musa aleyhisselâmdan, ve sonra Muhammed aleyhisselâmdan. Muhammed aleyhisselâm onlar için şefaat edecektir (fe yeşfe’u)… ve o gün Allahü teâlâ O’nu yüce bir makama çıkaracaktır, böylece ayakta duran herkes (kâfirler dahil) O’nu öveceklerdir (yehmeduhu ehlu el-cem’i küllühüm).”
20 – Ölüm meleğinin isminin Azrâîl olduğunu inkâr etmekte ve bu ismin İsrailiyattan başka kaynağı olmadığını söylemektedir. Halbuki, Kâdî İyâd rahimehullah Şifâ-i Şerîf’de bu konuda icmâ’-ı ümmet olduğunu bildirmektedir.
21 – Diğer Vehhabîler ve “Selefî” bid’atçılar gibi Albânî de Eş’arîlerin, Mâtürîdîlerin ve tasavvufçuların Ehl-i sünnet dışı ve hatta İslâm dışı olduğunu iddia etmektedir. Halbuki Allahü teâlâ ve Peygamberi (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) bunları övmüştür! “Allah onun yerine öyle bir kavim getirecek ki, Allah onları sever; onlar da Allah’ı severler…” (5:54) meâlindeki âyet-i kerîme indikten sonra, Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) Ebû Musa el-Eş’arî’ye işaret etti ve dedi ki: “Onlar bu zatın kavmidir.” (İyad’dan rivâyet eden İbni Ebi Şeybe ve el-Hâkim bunun Müslim’in kıstasına göre sahih olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca el-Heysemî’nin sahih olduğunu bildirdiği bir isnadla el-Taberânî tarafından rivâyet edilmiştir.) el-Kuşeyrî, İbni Asakir, el-Beyhakî, İbni Sübkî ve başkaları dedi ki: Ebû Hasen el-Eş’arî’nin takipçileri –yani Eş’arîler, ki ekserisi tasavvuf ehlidir- Ebû Musa’nın kavmine dahildir çünkü, bir Peygamberin kavminden bahsedilen her yerde kasdedilen o Peygambere tâbi’ olanlardır. [Mütercimin notu: Ehl-i sünnet i'tikâdındaki iki mezheb imâmından biri olan Ebû Hasen el-Eş’arî (Ali bin İsmâil) hazretleri Eş'arî kavmindendir. Şeceresi şöyledir: Ali bin İsmâil bin İshâk bin Sâlim bin İsmâil bin Abdullah bin Mûsâ bin Bilâl bin Ebî Bürde bin Ebû Musel-Eş’arî. Ayrıca bkz. Kurtubî Tefsiri, Mâide/54.]
Mâtürîdîlere gelince, Hâkim, Zehebî, Süyûtî ve Heysemî’ye göre Bişr el-Ganevî veya Bişr el-Has’ami’den sahih bir zincirle gelen şu hadîs-i şerifde onlara atıfda bulunulmaktadır: “Kostantiniyye elbette feth edilecektir. O’nu feth eden kumandan (Fatih Sultan Mehmed, Allahü teâlâ ondan razı olsun), ne güzel kumandandır! Onu fetheden asker ne güzel askerdir!” Hem kumandan hem de asker klasik Hanefi Mâtürîdî idi ve biliniyor ki Fatih Sultan Mehmed tasavvufçuları sever ve sayardı, tevessül yapardı ve bir şeyhe bağlıydı.
Üstelik, Mâtürîdîlere, Eş’arîlere ve Ehl-i Tasavvufa düşmanlık nifâktır ve İslâm ümmetine düşmanlıktır; çünkü İslâm âlimlerinin ekserisi bu tarife dahil [Mâtürîdî, Eş’arî ve tasavvuf ehli] idi.
22- En az beş kitabında Medîne-i Münevvere’de Mescid-i Nebevî’deki Yeşil Kubbe’nin yıkılmasına ve Peygamberimizin (aleyhisselâm) kabrinin mescid dışına alınmasına çağrı yapmıştır (Ahkâmu’l-Cenâiz ve Bida`uha, Telhis Ahkâmu’l-Cenâiz, Tahziru’s-Sâcid, Hiccet el-Nebî, and Menasik el-Hac ve el-`Umre). [Mütercimin notu: Sevgili Peygamberimizin (aleyhisselâm) kabrinin mescid içine alınması Halife Velid zamanında, Ömer bin Abdülaziz Medîne valisi iken 87-88 senelerinde gerçekleşmiştir.]
23 – Diyor ki: “Peygamberin (aleyhisselâm) kabrinin yanında kendisine selâm verenleri işittiğine dair hiç bir delil bulamadım” ve “İbni Teymiyye’nin (Mecmû’u'l-Fetâvâ (27:384)) Peygamberin (aleyhisselâm) yakında bulunanların selâmını işittiğine dair iddiasını nereden aldığını bilmiyorum.” (Numan Alusi’ye ait el-Âyât’ul-Beyyinât hakkındaki notlarında (s.80) ve Silsiletut Da’ifa isimli eserinde (No: 203).) Bu ve bir evvelki [22.] maddedeki görüşleri Albânî’nin en büyük anormallikleri arasındadır ve hiç şüphesiz bid’at ve sapıklık imzasını taşımaktadır.
24. Bayram günlerinde akrabaları, komşuları ve arkadaşları ziyaret etmeyi bid’at sayıyor ve yasaklıyor (Fetâvâ, s. 61-63).
25. Dar’ül-harb olması gerekçesiyle Müslümanların toplu olarak Filistin’i terk etmeleri ve yahudilere bırakmaları gerektiği yönünde bir fetva vermiştir (Fetâvâ, s. 18).
26. Salat el-Nebî kitabında, teşehhüdde söylediğimiz “Allah’ın selâm, rahmet ve bereketi Senin üzerine olsun” ifadesi yerine “…O’nun üzerine olsun” ifadesini tavsiye etmektedir. Bu görüşü dört Sünnî mezhebe aykırıdır. Buna dayanak olarak Peygamberimizin vefatından sonra Sahabelerin dolaylı hitab formülünü kullandıklarından bahseden bir İbni Mesud hadîsini öne sürmektedir. Ancak Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) bizzat kendisinin namaz kıldığı gibi kılınmasını emretmiş ve “Ey Nebî, Allah’ın selâm, rahmet ve bereketi Senin üzerine olsun” demiştir ve vefatından sonra bunu değiştirilmesini emretmemiştir. Üstelik, sünnetlerine tâbi’ olmamız emredilen Ebû Bekr ve Ömer (radıyallahü anhüm) gibi büyük sahâbîler de diğer sahâbîlere ve tâbi’îne böyle bir değişiklik öğretmemişlerdir!
27. Teravih namazının 11 rekattan fazla kılınmasını yasaklamaktadır. Buna dayanak olarak Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) 11 rekattan fazla kılmadığını öne sürmektedir. Bu tavrıyla, Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) kendisinden sonra gelen Hulefâ-i râşidîn’in sünnetine uyulması yönündeki açık emrine küstahça karşı gelmektedir.
28. On bir rekat teheccüd namazı kıldıktan sonra fazladan nâfile namaz kılmanın bir itaat fiili olmaktan ziyade bir bid’at olduğunu iddia etmektedir. Bu görüşüne gerekçe olarak Peygamberimiz “tüm hayatında hiç bir zaman 100 rekat namaz kılmamıştır” demektedir (Fetâvâ, s. 315-316). Halbuki âlimler Peygamberimizin belli bir miktar bildirmeden tavsiye ettiği bir iş için bir üst sınır olmadığı konusunda sözbirliği yapmışlardır. Üstelik, Peygamberimiz üç ayrı sahih rivâyette şöyle buyurmuştur: “Bilin ki iyi işlerinizin en iyisi namazdır” (İbni Mace ve İmam Ahmed), “Namaz nûrdur” (Müslim, Tirmizi, Nesai, İbni Mace, İmam Ahmed, Darimi) ve “Gece namazı ikişer (rekat) kılınır ve eğer biriniz sabah namazının vaktinin girmesinden korkarsa bir tek kılsın” (Dokuz hadîs kitabında mevcut İbni Ömer rivâyeti). Ayrıca, İmam Abdülhayy Leknevî’nin İkâmetu’l-Hücce alâ enne’l-İksâr fi’Ta’abbüd Leyse bi Bid’a kitabının ikinci kısmında derlediği birçok sahih rivâyetle sabit olmuştur ki Eshab-ı Kiram (aleyhimürrıdvan) ve Selef-i Salihin her gün yüzlerce ve hatta binlerce rekat namaz kılarlardı!
29. Cuma’nın iki ezanı arasında ve namazdan önce dört rekat namaz kılmanın bid’at olduğunu kabul etmektedir. Halbuki, Peygamberimizden (aleyhisselâm) sahih olarak rivâyet edilmiştir ki Peygamberimiz Cuma’dan önce dört rekat ve Cuma’dan sonra dört rekat namaz kılardı (Hazret-i Ali ve İbni Abbas’tan (radıyallahü anhüm) hasen bir zincir ile: El-Irakî (Tarhu’t-Tesrib, 3:42), İbni Hacer (Telhîs’ül-Habîr, 2:74), el-Tahanavi (İlâu’s-Sunen, 7:9).)
30. Sakalı bir tutamdan fazla uzatmanın haram ve bid’at olduğunu söylemektedir. Halbuki şerî’atte buna bir delil yoktur ve ulemâdan kimse böyle bir şey söylememiştir (Fetâvâ, s. 53) [Mütercimin notu: Sakalın bir tutamdan fazlasını kesmek sünnettir. Bkz. İbni Abidin.]
31- Geçmiş ulemâyı ve çağdaşlarını aşağılamak ve kötülemek yönündeki meylinin dizginini salıvermektedir. Netice olarak, Albânî’nin yazılarını içlerinde mevcut menfur ve kötü niyetli yaklaşımdan etkilenmeden okumak zordur. Mesela, Buhârî’nin Edebü’l-Müfred’inin geçmişteki editör ve şarihlerini “günahkâr”, “dayanılmaz oranda cahil” ve hatta “yalancılar” ve “haydutlar” diyerek karalamaktadır. Bunlardan biri hakkında diyor ki: “(Onun seçimlerinde) O kadar çok zayıf hadîs var ki… bu İslâm dışı bir yaklaşımdır”. Bir başkası hakkında şöye diyor: “Bu müsamaha edilmemesi gereken cehalettir”. Bir başkası hakkında da “Uydurma ve açık yalan… Onun baskısı (geçmiş bir baskıdan) çalıntıdır.” (Sahihü’l-Edebi’l-Müfred, Giriş Kısmı, s. 15, 20, 26). Bunlar gibi misaller aslında Şeyh Hasan Ali el-Sakkaf tarafından derlenmiş olan “Albânî’nin Ümmetin Âlimlerine Karşı Sarfettiği Hakaretlerin ve Tiksindirici İfadelerin Sözlüğü” başlıklı bir kitabı doldurmaktadır.
32. İbni Hazm’ın ihtilafların hiç bir zaman rahmet olamayacağı ve “Eğer o, Allah’dan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı” meâlindeki Nisâ/82 âyet-i kerîmesine dayanarak ihtilafların her zaman belâ olduğu şeklindeki mezheb düşmanı iddiasını tekrar gündeme getirmiştir (Silsiletut Da’ifa, 1:76 No: 57). Halbuki çok önceleri İmam Nevevî Sahih-i Müslim’e yaptığı şerhde bu görüşü çürütmüş ve şöyle demiştir: “Bir şey rahmet ise, onun zıddının rahmetin zıddı olması lazım gelmez. Kimse böyle bir şart öne sürmemiş ve hatta cahillerden ve cehaleti yayanlardan başka kimse böyle bir şey söylememiştir.” Bunun gibi, el-Münâvî Feyzü’l Kadir’de der ki: “Bu kalplerinde hastalık olan bazı kişilerde tezahür eden bir uydurmadır.”
33. İmam Busayrî’nin Kasîde-i Bürde’sini okuyanlara kin kusmakta ve onlara, yani Kasîde-i Bürde’yi okuyan milyonlarca Müslümana (ki bunların içinde Kasîde-i Bürde’yi okunması şart eserlerden biri olarak İslâmî müfredata dahil eden İbni Hacer el-Askalanî, es-Süyûtî ve es-Sehâvî gibi imamlar vardır. Bkz. Es-Süyûtî, Hüsn-ül-Muhâdara, Kahire 1293 baskısı, 1:260 ve es-Sehâvî: A.J. Arberry, Sakhawiana: A Study Based on the Chester Beatty Ms. Arab. 773 (London: Emery Walker Ltd., 1951, s. 5-9)), “mehâbîl” [kreten] diyerek hakaret etmektedir (es-San’ânî’nin Ref’ul-Estâr’ının girişinde, s. 24-25).
34. Eş’arîleri küçülten yalanları devam ettirmektedir. Mesela, İmam Seyfeddin el-Âmidî’nin namaz kılmadığını söylemektedir (Numan Alusi’nin el-Âyât’ul-Beyyinât’ına eklediği notlarda, s. 88). Halbuki, Dr. Hasan el-Şafii “el-Âmidî ve ârâuhu’l-kelâmiyye” isimli dev biyografide Âmidî’nin namaz kılmadığı şeklindeki bu hikayenin Şam’da mantık ve felsefe dersleri verdiği için kendisine karşı açılan bir kampanya sırasında yayılmış bir yalan olduğunu göstermiştir. [Mütercimin notu: el-Albânî'nin İmam Seyfeddin el-Âmidî hakkındaki çirkin lakırdısı şudur: "İtikadı bozuk olduğu için Şam’dan sürgün edilmiştir. Namaz kılmayı terk ettiği doğrudur."]
35. İlk olarak Mısır’daki Selefîyye Matbaası’nın kurucusu Münir Ağa tarafından öne sürülmüş olan ve İmam Muhammed el-Cüveynî’nin –İmam el-Haremeyn’in babasıdır- Eş’arî akidesinden “tevbe ettiği” ve güya “Risâle fî İsbâti’l-İstivâ ve’l-Fevkıyye” başlıklı bir eser yazdığı şeklindeki yanlış iddiayı sürdürmektedir (Muhtasar el-Uluv, s. 277). Bu uydurma iddia günümüz “Selefîleri” tarafından bâriz saiklerle ve delilsiz olarak yayılmaya devam etmektedir. “Selefîler” [Vehhabîler] bunu İmam Cüveynî’nin [kendileri gibi] tecsim ve teşbih fikirlerini benimsediğini göstermek için kullanmaktadırlar. Halbuki böyle bir risaleden bibliyografyaların ve biyografilerin hiç birinde bahsedilmemektedir. Hatta, Zehebî bile el-Uluv isimli mücessime görüşleri ansiklopedisinde böyle bir risaleden bahsetmemektedir. Daha da mühimi, mezkur risale modern tartışmacı üslub ile yazılmıştır ve çağdaşımız olan mücessimelerin tipik saplantılarını yansıtmaktadır.
36. İctihad hakkındaki Muaz bin Cebel hadîsini –çok büyük bir ekseriyetle- sahih kabul ettikleri için fıkıh âlimlerini küçültmektedir. İslâm’da “ilim” tarifinde fıkıh değil sadece hadîs olduğunu iddia etmektedir (el-Kasımî’nin el-Mesh ala’l-Cevrabeyn’ine eklediği notlarda, s.38. Muaz hadîsi hakkında Mayıs 1999 tarihli “[4] Probativeness of the Sunna” [Sünnetin Hüccet Oluşu] başlıklı yazımıza ve o yazıdaki 5 numaralı nota bakınız. [Mütercimin notu: Bu yazı internette bulunabilir.]) Halbuki selef âlimleri açıkca ifade etmişlerdir ki, fıkıh bilmeyen bir hadîs âlimi sapıtmış bir bid’açıdır! Âlimi “elbette, Selefî âlim ma’nâsındadır, Halefî âlim (Mısırlı Şeyh) Gazalî değildir!” diyerek tarif etmektedir. (Tahrimu Alati’t Tarab, s. 160). El-Kurtubî der ki: “Allah adamlarından biri dedi ki: Zamanımızda henüz ortaya çıkmamış bir taife âhir zamanda ortaya çıkar, âlimlere lanet eder ve fakihleri aşağılar.” (El-Kurtubî, Tefsir, 7:191).
[Bu yazının İngilizce orijinali şu adreste bulunabilir:
http://www.livingislam.org/alb_e.html ]
Not (21 Temmuz 2009): Bu tercümeyi tamamlamam için beni teşvik eden Mehmed Şevket Eygi Bey’e teşekkür ediyorum. Bu yazı ilk olarak 2004′de “Albani and His Friends” isimli eserde neşredilmiştir. Bu tercüme, yazının yukarıda bağlantısını verdiğim adresteki biraz kısaltılmış şekline göre yapılmıştır. Kendisi ile yazışmalarımda, Dr. Haddad kitabının 2. baskısının hazır olduğunu ve bir süre sonra satışa sunulacağını haber vermiş bulunuyor.
Not (2 Ocak 2011): Kitabın ikinci baskısı çıkmış bulunuyor:
Gibril Fouad Haddad, Albani & His Friends: A Concise Guide to the Salafi Movement, 2nd Ed. Revised and Expanded, AQSA Publications, UK, 2009.

Yeni yayınlardan e-posta ile haberdar ol!

Bu ay öne çıkanlar