2012-04-28

Konferans: YAHUDİ MESELESİ (Yahudinin dünü-bu günü, oyunları, planları, inançları...) Kadir Mısıroğlu (Video)

Konferans YAHUDİ MESELESİ (Yahudinin dünü-bu günü, oyunları, planları, inançları...)
Kadir Mısıroğlu (Video)


Yahudilerin dünyanın tamamını kendi idareleri altında toplamak ve dünya çapında bir krallık kurmak gibi bir davaları vardır... Yahudi meselesi sadece Türklerin değil bütün dünya milletlerinin en önemli meselesidir.
Bu gün dünya üzerinde yaşanan gelişmeleri bu videoda anlatılan bilgilere sahip olmadan doğru olarak anlayabilmeniz mümkün değildir... İzleyin ve izletin!




Mevzular:
- Yahudi'nin Gıda Silahı ve Doğum Kontrolü Planı.
- Unilever Hollanda Yahudisi.
- Doğum Kontrolü ve RockFeller Vakfı.
- Felç aşısı diye yapılan aşılar kısırlık aşısıdır.
- Ülker'in Cola Turka'sı, Cola-Cola'dan izin almadan kola çıkaramaz! Kola'nın her çeşidi haramdır, çünkü içinde eroin vardır.


1. Bölüm



******

Yahudiler kendi soylarının Adem aleyhisselamdan geldiğine inanmazlar. Akıl almaz sapık inançları vardır. Kendileri haşa Şeytan ile Havva validemizin ilişkisinden meydana gelmişlerdir. Bu nedenle Adem oğullarına (Yahudi olmayan herkese) düşmandırlar... Yahudi olmayanlara Goyim derler ve yahudiler goyimleri kır hayvanı seviyesinde görürler..

Hahamların bozduğu muharref Tevrat'ta, uydurma bir ayette Goyimler için "Onlara acımayacaksın. Onların çocuklarına da acımayacaksın. Onlar kır hayvanı mesabesindedirler. Hepsini kıracaksın" mealinde emirler vardır.

Dünyanın bir türlü huzur yüzü görememesinin en temel nedenlerinden biri kendini bütün dünya milletleri ile savaşmak zorunda kabul eden yahudilerdir...
Zira Yahudilerin bir savaş hukuku da yoktur. Makyevelistlerdir. Yani zafere ulaşmak için akla gelen her şey caizdir. Hiç sıkıntı etmezler...

Zafere ulaşacağız diye kendi kadınlarını ekran fahişesi yapmaktan bir an olsun tereddüt etmezler. Kumar, kadın pazarlama, uyuşturucu, organ ticareti, çocuk ticareti, iftira, karalama, kavimleri birbirlerine düşürme, terör örgütleri kurma, kardeşi kardeşe düşürme, kadınları çocukları katl etme ve akla gelebilen her ama her melaneti yaparlar. Bunları yapmaktan dolayı kendilerine bir günah yazılmayacağına, bunların hesabının kendilerine sorulmayacağına inanırlar...

En dikkat edilmesi gereken husus ise bu derecede sapkın inançlı bu kavmin her kılığa giriyor olmasıdır. Türk'ün arasında Türk gibi, Kürt'ün arasında Kürt gibi, İngiliz'in içinde İngiliz gibi gözükürler... Bulundukları kavimlerin dinlerine ve inançlarına da siyaseten tabi olurlar. Cuma günü bizimle namaza gelirler de cumartesi günü de gizlice sinagoglarına giderler...

Atalarımız ne güzel söylemiş; "Yahudinin yumurtası pişmemiş, tutmuş dünyayı yakmış."


2. Bölüm

2012-04-25

Okuyunca şok olacaksınız... Mustafa Kemal Atatürk için yazılan şiirler...

Okuyunca şok olacaksınız... Mustafa Kemal Atatürk için yazılan şiirler...
Okuyunca şok olacaksınız... Mustafa Kemal Atatürk için yazılan şiirler... 

O ÖLMEDİ


Tanrı ölmez, O dilerse görünür bir müddet;

Kaybolunca onu kalbinde bulur her millet.

Biliyordu kaderin cilvesini evvelce

Bütün ecramı sema yasla büründü ve gece;

Yaklaşan bir acı güneşi korkuttu.

Ay tutuldu diyemem, gökyüzü matem tuttu.

ATA geçti ebedin mevkii müstahkemine,

Bİr direktif veriyor, arza, beşer alemine;

Bize ilham ile isal ediyor her haberi,

Ki; O'nun "kudreti Külliye" emirber neferi.

Bağladı dârı fenanın ebede telsizini,

Güdelim açtığı yollarda mübarek izini

Atatürk'ün beşere sunduğu peymanı budur;

Atatürk' e er olur, sulhü korur.



Neyzen Tevfik




**********



İnsan değil canlı bir tarihti o

Dünyayı yıldıran bir fatihti o

Et, Kemik ve kandan bir heykeldi o

Şimdi ilah oldu ve yükseldi o



M. Vahdet Sungur

Em. Tnk. Kd. ALb.





**********


ATATÜRK MARŞI



Tanrı gibi görünüyor her yerde

Topraklarda,denizlerde, göklerde

Gönül TAPAR, Kendisinden geçer de

Hangi yana göz bakarsa Atatürk



Babasından önce onun adını

Öğretiyor oğluna Türk Kadını

Ondan aldık yaşamanın tadını

Bahtiyarız, Bahtiyarsa Atatürk.



H. Bedri Yönetken




**********



AH ATATÜRK AH



Yine Çankaya'dan çağlayan gibi

Çorak toprağına akabilsen ah!



Gençliğini geriliğin başında

Bir dev yumruk gibi sıkabilsen ah!



Katı gerçekleri gevezelerin

Açık boğazına tıkabilsen ah!



Halifeyi Hortlatmayı düşünen

Yobaza şöyle yan bakabilsen ah!



kanadını Nurcu yarasaların!

Gerçek ışığınla yakabilsen ah!



Sol diye sapıtıp soluyanların

Sahte siperini yıkabilsen ah!



Ahlar uzamadan sözün kısası;

Samsun' a yeniden çıkabilsen ah!



Behçek Kemal Çağlar




*********



ULU ATAM



Vatan esir iken, gönüller kara

Sen büyük bir güneş, bir vatan oldun

Bizi götürdünde bir ilk bahara

HER ŞEYİ YENİDEN YARATAN OLDUN



Behçet Kemal Çağlar

2012-04-24

Alparslan Türkeş, Osmanlı'nın Kıbrıs'a sürgün ettiği bir Yahudi ailesinin ferdiydi. Gerçek adı Hüseyin Feyzullah'tı... Arusilik de bu gizli Yahudilerin kontrolüne girmişti...

Alparslan Türkeş, Osmanlı'nın Kıbrıs'a sürgün ettiği bir Yahudi ailesinin ferdiydi. Gerçek adı Hüseyin Feyzullah'tı... Arusilik de bu gizli Yahudilerin kontrolüne girmişti...
Alparslan Türkeş derin bir ihanet şebekesinin üyesiydi. Bağlı olduğu Arusiliği kendi gibi kripto/gizli yahudiler ele geçirmişti... Türkeş Osmanlı'nın Kıbrıs'a sürgün ettiği bir Yahudi ailesinin ferdiydi. Gerçek adı Hüseyin Feyzullah›tı... İsimlerini aldığı Hüseyin de Feyzullah da Müslüman şeyhi gözüken gizli Yahudilerdi... Ülkemizde sayıları milyonları bulan ve bizim aramızda Türk ve Müslüman gözüken koca bir ihanet şebekesi var... Kripto Yahudiler ve Sabetaycılar ülkemizin güvenliği için çözülmesi gereken ilk sorundur...

Yeni Şafak'ın yazı dizisinden okuyoruz;
Not: Köşeli parantez [ ] içindeki yazılar Akademi tarafından eklenmiştir.

----


Türkeş Arusiler'le gizlice görüşürdü


25 Ağustos 2001 günü, Musevi kökenli ünlü iş adamı Üzeyir Garih Eyüp Mezarlığı'nda bıçaklanarak öldürüldüğünde, herkes Garih'in Müslüman mezarlığında ne işi olduğunu tartıştı. Garih'in cesedinin Mareşal Fevzi Çakmak'ın kabrinin yanıbaşında bulunması çeşitli komplo teorileriyle yorumlandı. Cesedin yakınlarında bir kabir daha vardı: Küçük Hüseyin Efendi'nin kabri.
[Mareşal Fevzi Çakmak'ın karısı daha sağlığında iken evini Yahudi cemaatine hibe etmiş ve sinagog yapılmıştır. Fevzi Çakmak'ın Sabetayistlerin iktidarında 22 sene genel kurmay başkanlığı yapabilmiş olması da zaten manidardır. Fevzi Bey "Çakmak" soy adını aldığında Sabetayist Mustafa Kemal Atatürk tarafından çok sert tepki görmüştür. Bilindiği gibi Sabetaycılar hep birbirlerini tanıyabilecek şifreli soy isimleri almışlardır.]



İlk gün gözden kaçan bu küçük ayrıntı, ertesi gün Garih olayının göbeğine oturdu. Garih'in Eyüp Mezarlığı'nda yatan Nakşibendi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi'nin kabrini düzenli olarak ziyaret ettiği ortaya çıktı. 1930 yılında vefat eden Nakşi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi'nin Garih'in babası ile yakın dost oldukları, hatta iki kişi arasında neredeyse şeyh-mürit ilişkisi olduğu iddiaları gündeme geldi. Üzeyir Garih'in Küçük Hüseyin Efendi'nin mezarını yaptırttığı da ortaya çıktı. İddialara göre Garih'in babası gizlice Müslüman olmuştu. Öte yandan yaptığımız araştırmalar sonucunda Musevi işadamı Üzeyir Garih ile yakın ilişkisi bulunan MHP'nin efsanevi lideri Alparslan Türkeş'in Küçük Hüseyin Efendi'nin müritlerinden Ömer Fevzi Mardin'in kurucusu olduğu Arusilik'le yakın ilişkisini ortaya çıkarmış, hazırladığımız bir kitapta bu bilgileri kamuoyuna aktarmıştık. Böylece kamuoyu Arusilik adıyla anılan tasavvufi akımın varlığına tanık oldu (Öldüren Sır: Garih/Sıradışı Bir Musevinin Portresi, Bakış Yayınları, Kasım 2001).
[Ömer Fevzi Mardin hakkında tarihçi Kadir Mısıroğlu'nun bizzat şahit olduğu hatıraları vardır. Mısıroğlu Ömer Fevzi Mardin'in değil Şeyh, bir Müslüman olarak bile kabul edilemeyeceğini, kitaplarında yazdığı şeylere inanan Müslümanların dinden çıkacağını söylemektedir. Mardin, Hıristiyanlığın ve Museviliğin nesh olunmadığını/yürürlükten kaldırılmadığını bile iddia edebilmiştir. Çünkü bütün bu ekibin Türk gözükmeleri de Müslüman gözükmeleri de sadece bir plan gereğidir.]






ARUSİ SEVGİSİ MEZARA KADAR


1917'de Kıbrıs'ta dünyaya gelen Alparslan Türkeş, 1944'teki Turancılık Davası'ndan yargılanarak hapis yatan genç bir üsteğmen iken 27 Mayıs 1960'taki askeri darbede ihtilalin kudretli albayı oldu. Türkeş, ihtilali yapan askeri heyet içindeki ihtilafların ardından 13 arkadaşı ile tasfiye edildi. Hindistan'a askeri ataşe olarak sürgün edilen Türkeş, Türkiye'ye döndükten sonra siyasete atıldı. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne giren Türkeş, bilahare Genel Başkan oldu. Partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirildi. Türkeş, 1970'lerdeki Milliyetçi Cephe Hükümetleri'ne koalisyon ortağı olarak katıldı, Başbakan Yardımcılığı görevlerini üstlendi.



Arusiler Türkeş'i sevdi


1980'de Türk Silahlı Kuvvetleri siyasal şiddet olayları ve siyasal istikrarsızlık gerekçesiyle yönetime el koydu. Türkeş ve diğer MHP yöneticileri de askeri mahkemelerde yargılanarak yıllarca hapis yattılar. 1989'da siyaset yasağının kaldırılmasının ardından Türkeş MÇP'nin başına geçti. 1991'deki seçimlerde Necmettin Erbakan'ın RP'si ile seçim ittifakı yaparak yeniden Meclis'e girdi. Bu arada MÇP'nin ismi de MHP olarak değiştirildi. 1995 seçimlerinde parlamento dışı kalan Türkeş, bu dönemde uzlaşmacı bir lider profili çizerek ülke siyaseti üzerinde etkili oldu. Türk siyasi hayatının en tartışmalı liderlerinden biri olan Türkeş 1997"de vefat etti.


Türkeş"in siyasi kimliğinin yanı sıra ruh dünyası da ilginçti. Türkeş"in bazı cemaat liderlerini ve tarikat şeyhlerini gizlice ziyaret ettiği ülkücü camia içerisinde konuşuluyordu. Türkeş"in çok yakın çevresinin bildiği bu ilişkiler vefatından sonra parça parça da olsa ortaya çıktı. Türkeş"in büyük yakınlık duyduğu tarikatlerden biri de Arusilik"ti. Türkeş, Küçük Hüseyin Efendi'nin müritlerinden Ömer Fevzi Mardin'in kurduğu Arusiliğin şeyhleriyle 1960"lardan vefatına kadar görüştü.



İlk adı Hüseyin Feyzullah




Hüseyin Efendi"nin Türkeş"in ailesi ile tanıştığı da ortaya çıktı. Ailenin tanışıklığını açıklayan sıradan bir kişi değil, Türkeş ailesinin yakından tanıdığı ve saygı duyduğu Mehmet Faik Erbil'di. Erbil, Arusiler'in en önde gelen isimleri arasında yer alıyor. Erbil, Türkeş'in sağlığında sık sık ziyaret ettiği bir kişi. Erbil, yıllardır dile getirilen bir iddiaya da açıklık getiriyor. İddia, Alparslan Türkeş'in ilk adının Hüseyin Feyzullah olduğudur. Hüseyin Küçük Hüseyin Efendi'ye, Feyzullah ise Küçük Hüseyin Efendi'nin şeyhi Feyzullah Efendi'ye nispettir. Bu ismi Türkeş'in babası Ahmet Hamdi Bey ve annesi Fatma Zehra Hanım koydu. Türkeş'in dedesi Tuzlalı Arif Ağa da Şeyh Feyzullah Efendi ile aynı dönemde Sultan Abdulaziz tarafından sürgün edildi. Arif Ağa Kayseri'den Kıbrıs'a, Nakşi Şeyhi Feyzullah Efendi ise İstanbul'dan Midilli'ye gönderildi.



'Bu çocuğa dikkat edin'


Türkeş'e Hüseyin Feyzullah ismin verilmesinin hikayesini Mehmet Faik Erbil şöyle anlatıyor: "Bildiğim kadariyle rahmetli Hacı Alpaslan Türkeş'in nüfus kaydındaki ismi Hüseyin Feyzullah'tır. Bunun aslı şudur: Biz işin aslını biliyorduk ama vesile teşvik etmişken kendisinin 1989 senesinde bize söylediği bir sözü burada nakledelim: 'Ankaralı Büyük Evliyâ'dan Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri'nin huzuruna kendisi 7-10 yaşları arasında iken ebeveyni tarafından getirilmiş ve mübârek zât kendisine bakarak, şahâdet parmağı ile işaret eyleyip 'Bu çocuk... Bu çocuğa dikkat edin. Türk tarihi bu çocuğu altın harflerle yazacaktır' diye buyurmuşlardır. Buradaki incelik şudur: Alâkaları sebebiyle daha önce ebeveyni oğullarına huzuruna getirdikleri mübâreğin ve mürşidinin ismi şeriflerini koymuşlar."


Arusi Şeyhi Mehmet Faik Erbil"in sözünü ettiği Küçük Hüseyin Efendi 1930"da İstanbul'da vefat ederek Eyüp Sultan Mezarlığı"nda toprağa verildi. Küçük Hüseyin Efendi'nin mütevazi mezarının hemen yanında ise Mareşal Fevzi Çakmak ve ailesinin kabristanı yer alıyor.


Küçük Hüseyin Efendi'nin ÜNLÜ MÜRİTLERİ


Mehmet Faik Erbil Efendi, Küçük Hüseyin Efendi'nin yanısıra tarikatlere mensup ünlü isimleri açıklıyor:


"Yolumuzun ulularından Arif-i Zât-ı Billah Esseyyid Mevlâna Küçük Hüseyin Efendi'ye ve Halife-i Hassası Zât Mürşidi Esseyyid Ömer Fevzi Mardin Hazretleri'ni zikrettikten sonra terbiyesinde yetişmiş pekçok değerli dervişlerinden birkaçının isimlerini burada dercetmek istiyoruz: Eski Başvekillerimizinden vatanperver Hüseyin Rauf Orbay, beynelmilel tıp ilmi ile mücehhez Ord. Prof. Dr. Hasan Reşat Sığındım, yine tıp âleminden Ord. Prof. Dr. ve aynı zamanda Paşabahçe Tezyin-i Sanatlar Hocası muhterem Ahmet Süheyl Ünver, Washington Büyükelçimiz Münir Ertegün, eski Adliye ve Hariciye Vekillerimizden Ord. Prof. Dr. Yusuf Kemal Tengirşenk, Sağlık eski Bakanlarından Tıp Profesörü Dr. Nihat Reşat Belger, Atina Büyükelçimiz Enis Akaygen, Müzeler Umum Müdürü Prof. Dr. Burhan Toprak ve Mareşal Mustafa Fevzi Çakmak ve teğmen rütbesi ile huzuruna varıp mübareğin kendisine gösterdiği keramet üzerine ömrünün son demine kadar mum ışığında Kur'ân-ı Kerîm okuyan Balıkesir Kumandanı Korgeneral Kurtcebe Noyan Paşa. Bu vesile ile ayrıca belirtmiş olalım ki Halvetî Tarîkati'nden Şark Orduları Başkomutanı Kazım Karabekir Paşa, Mevlevî Tarîkati'nden Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tekin Arıburun (Paşa) ve aziz şeyhimin "Ordumuzun en değerli paşası Faik Türün Paşa'dır" diye buyurduğu 1970 ve 1973 arasında İstanbul 1. Ordu Kumandanı Org. Faik Türün Paşa da birer mübarek tarîkat mensubudurlar.



Cenab-ı Allah bu şerefli zâtların cümlesine gâni gâni rahmet eylesin. Beşiktaş'ta T. Arıburun Paşa ile görüştüğümüzde "18 oy daha alsaydınız, bugün Cumhurbaşkanı'ydınız, paşam" dediğimde bana cevap olarak "Hakk tazyik edilmez ki" demeleri üzerine kendilerini tebrik ettim. Not: Rahmetli Mareşal M. Fevzi Çakmak vasiyeti üzere, mürşidi Ankaralı Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri'nin türbesinin yanında medfun olup, dolayısıyla damadı rahmetli Prof. Dr. Burhan Toprak da aynı sıradadır."






Koç'larla aile dostları


Ord. Prof. Hasan Reşat Sığındım (Ender Mermerci'nin babası), İbnülemin Mahmut Kemal İnal'ın babası Mühürdar Mehmet Emin Paşa, Nurettin Topçu'nun şeyhi Abdulaziz Bekkine, Musevi doktor Salih Arazraki, Üzeyir Garih'in diş hekimi babası Azra Garih, Devlet Bakanı Ali Babacan'ın halası Hatice Suat Babacan'ın annesi Naciye Hanım (Şeyh Yahya Dergahı'nın son postnişini Abdulhay Öztoprak'ın eşi) da Küçük Hüseyin Efendi'nin müritlerinden. Koç Holding'in duayenlerinden Can Kıraç'ın eşi İnci Kıraç da Küçük Hüseyin Efendi'nin torunlarından. Sevgi (Koç)Gönül de Küçük Hüseyin Efendi'nin torunlarından Sabiha Hanım'ın aile dostları arasında yer aldığını açıklamıştı.



Başbakan Ürgüplü de mezarı ziyaret ederdi


Mehmet Faik Erbil, İsmet Paşa döneminin bakanlarından Suat Hayri Ürgüplü ve babası Şeyhülislam Hayri Efendi'nin Küçük Hüseyin Efendi ile ilişkisini şöyle anlatıyor: "Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri'nin huzuruna, büyük bir evliya olduğunu öğrenen Ürgüplü'nün babası o devrin Şeyhülislâmı Hayri Efendi gelirler. Hayri Efendi: "Efendim tahsiliniz nedir?" diye sorarlar. Mübarek şu cevabı verirler: "Maksûd." Bunun üzerine Hayri Efendi istihza ile güler ve şöyle söyler? "Aman efendim. Benim odacım dahi maksûd dersini çoktan geçti." Akabinde alaycı bir tavırla anlayamadığını ifade eder. Mübarek yine "Maksûd evladım" cevabını verirler. Şeyhülislâm Efendi huzurundan ayrılırlar, fakat maksûd kelimesi kendilerini ömürleri boyunca meşgûl eder. Aradan onbeş sene geçer ve maksûdun yüce ifadesini bir hâl üzere Kur'ân'dan öğrenmiş olurlar. O da şudur: "Maksûd, âlem-i cemâle intikâl etmeden önce dünyasında iken Rabbını gören Allah'ın saltanatlı velileridir. Zirâ onlar daha dünya hayatında iken maksûda ermişlerdir."






Bunun üzerine Hayri Efendi ah-vah eder, cehlini itiraf için mübareğin huzur-u şeriflerine girmek ister. Bir dostu "Peki, bu arzunu yerine getireyim. Haydi kalk gidelim"der. Eyüpsultan'a gelirler ve oradan kabristana yönelirler. Bu esnada Hayri Efendi durur. "Yoksa mübârek bu âlemden çekildi mi?" diyerek refikine sorarlar. "Evet. Türbesine gidiyoruz" cevabını alınca aynın şöyle dövünürler. "Eyvah! Hayri Efendi, sen ne halt ettin? Meğerse ben ne kadar cahilmişim." Türbe-i Şerif'i ziyaretten sonra oğlu Suat Ürgüplü'ye şu vasiyette bulunurlar: "Ey oğlum. Bir gün başın sıkışırsa Eyüp tepesinde türbesi bulunan mübarek zât Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri'ni ziyaret et, müşkülünün halli için o mübârek kapıda Allah'a yalvar. Muhakkak Allah yardımcın olacaktır." Ürgüplü Tekel Bakanı iken hakkında açılan dava karşısında Küçük Hüseyin Efendi'nin makam-ı şerifine giderek Allah'a şu niyazda bulunur: "Ey Allahım. Suçlu değilim. Aile şerefimiz ayaklar altına alınmak isteniyor. Huzurunda bulunduğum mübaret zatın yüzü suyu hürmetine bu iftira davasından beni kurtar" diyerek hüngür hüngür ağlayarak, yapıştığı türbenin demirleri dua esnasında devamlı salıncak gibi sallanır. Ve tam yedi gün sonra her türlü baskıya rağmen beraat kararını almıştır. Ondan sonra mübareği unutmamış ve fırsat buldukça ziyaretine gitmiştir.


MHP lideri Türkeş yaşamı boyunca Arusiler'e şükran duydu.1964'de siyasete atılırken Arusi Şeyhi Mustafa Aziz Çınar'a danışan Türkeş, bu özel görüşmede neler konuşulduğunu sır gibi sakladı. 25 yıl boyunca sakladığı sırrı bir başka Arusi şeyhine açan Türkeş, 12 Eylül öncesinde ülkücü gençlerin öldürülmesinden kendisinin sorumlu tutulduğunu gözbebekleri dolarak anlatarak partisinden istifayı düşündüğünü söyledi.




MHP lideri ve ülkücülerin Başbuğu Alparslan Türkeş'in gizli dünyasında önemli bir yer tutan Arusilik Tunus/Libya kökenli bir tasavvuf hareketi. Arusiler Osmanlı Devleti'ne bağlılıklarıyla tanınıyorlar. Birinci Dünya Savaşı'nın yanısıra Kurtuluş Savaşı'nda da maddi ve manevi olarak Türkiye'yi desteklediler. Tarikate adını veren Ahmed bin Arus'tur. Tarikat asıl ününü, Ahmet Bin Arus'un müridi Selim Feyturi'nin oğlu Seyyid Abdusselam El Esmer ile kazandı. Ahmed bin Arus Horasan'dan Afrika'ya gelen Şeyh Fethullah-ul Acemi'yyul Horasani'ye intisab etti. Ahmed bin Arus Tarikat-i Sazeliyye'den de halifelik almış olmakla birlikte, Medyeniyye, Sazeliyye, Cestiyye ve Kadiri tarikatlarinin bazı özelliklerini birleştirerek müstakil bir hüviyet kazandı. Seyyid Abdusselam ise 1460-1560 tarihleri arasinda yaşadı. Dergahı Libya Zileytin kasabasındadır. Arusuilik Osmanlı zamanında Afrika'da yayılabildi. Girit, İzmir gibi yerlere değişik zamanlarda Arusi şeyhleri gönderildi, ancak İstanbul'da zuhur etmesi 1900'lerin ortalarını buldu. İstanbul'da Arusiliğin ilk müntesibi Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi'ydi.




İlk Arusi Filibeli Ahmet Hilmi


Sultan 2. Abdülhamid tarafından Fizan'a sürgün edilen aydın, yazar ve bilim adamı Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, burada iken Arusi tarikatine intisap etti. Ahmet Hilmi Bey, 1913'te Şeyh Mihriddin Arusi adıyla, 'İki Gavs-ı Enam: Abdülkadir ve Abdüsselam' isimli bir broşür yayınladı. Bu eserinde Abdülkadir Geylani ve Şeyh Abdusselam'ı tanıttı. Bir iddiaya göre masonların faaliyetlerini deşifre eden Ahmet Hilmi zehirlenerek öldürüldü. Ancak Arusilik asıl olarak soyu Abdülkadir Geylani'ye dayandırılan ve Mardin'de Şirin Dede namı ile maruf Kadiri şeyhi zatın torunlarından, Sultan 2. Abdülhamid devrinde kazaskerlik yapan, İmam-ı Gazali'nin İhya-i Ulum-iddin adlı eserine ondokuz cilt Türkçe şerh yazan Yusuf Sıdkı Efendi'nin torunu Ömer Fevzi Mardin tarafından kuruldu. Ömer Fevzi Mardin, hem aile çevresi içinde manevi terbiye ile yetişti, devrinin askeri okullarından mezuniyet ile orduya katılarak binbaşılık rütbesine kadar yükseldi. Teğmenlik yıllarında İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katılan Ömer Fevzi Mardin, Osmanlı Devleti'nin İtalyanlar ile yaptığı Trablusgarb Harbi'nde Hamidiye kahramanı namını Rauf Orbay ile paylaştı. Dönemin hükümeti tarafından ödüllendirilmek istenen Mardin, sadece Hamidiye Zırhlısı'nın savaştaki bayrağını kabul etti. Hamidiye bayrağı Mardin'in yakınları tarafından daha sonra Deniz Müzesi'ne bağışlandı.




Mardin Teşkilat-ı Mahsusa'da çalıştı


Mustafa Kemal Atatürk, Enver Paşa ile birlikte Trablusgarp Savunması'na gönüllü olarak katılan Ömer Fevzi Mardin, bu dönemde silah ve cephane sevkiyatıyla meşgul oldu. Avrupa'dan temin ettiği silah ve cephaneyi bir tekneye yükleyerek Mısır yoluyla İskenderiye Limanı'na geldi. Amacı cephaneyi deve kervanı ile Libya'ya sokmaktı. Ne var ki İngilizler sevkiyatı haber alarak tekneye el koydular. Ömer Fevzi Mardin, İskenderiyeli kabadayılarla birlikte tekneye baskın yaparak cephaneyi Libya'ya ulaştırmayı başardı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında bir süre Tahran Sefareti Ataşemiliterliği'nde bulunan Ömer Fevzi Mardin, Teşkilat-ı Mahsusa'nın emriyle İran'ın İngiltere ve Rusya'nın nüfuzundan kurtarılması için çok önemli girişimlerde bulundu, hatta bu yüzden iki kez başarısız kalan suikastlere hedef oldu. Mardin'in İran'daki faaliyetleri Almanlar'ı da rahatsız etti. Bu nedenle Mardin'e yönelik suikast girişimlerinde Almanlar'dan da kuşkulanıldı. İran'da iken Sünni ve Caferi mezhepleri arasındaki uzlaşmazlıkları çözümlemek için ulema ile temaslarda bulundu. Caferiler'in Hacc taleplerinin karşılanması için Osmanlı Hükümeti nezdinde aracılık yaptı. Mardin'in iki mezhep arasındaki ilişkileri geliştirme çabaları Osmanlı Devleti'nin savaştan yenik çıkmasıyla akim kaldı.


Şeyhi ölene kadar bekledi


Bir süre Harbiye Mektebi'nde öğretmenlik yapan Mardin, Rauf Orbay'ın tavsiyesiyle İstanbul'da Koca- mustafapaşa semtinde Nakşibendi-Halidi şeyhlerinden Küçük Hüseyin adı ile maruf Hüseyin Hüsnü Ankaravi'ye intisab etti. Bilahare şeyhinden Nakşibendi icazeti aldı. Şeyh Hüseyin Hüsnü Efendi'nin 1930'da vefatına kadar talebe almayan Ömer Fevzi Mardin, 1940'dan itibaren Nakşibendi, Kadiri, Mevlevi, Şabani dersi verip halifeler ve müridler yetiştirdi. Arusi kaynaklarına göre Ömer Fevzi Mardin'in Arusi tarikatindan ilk ders verdiği kişi, daha sonra halifesi olan Mustafa Aziz Çınar'dır. Böylece Arusi Selami Ömeriyye Türkiye'de Ömer Fevzi Mardin ile baslayıp, Mustafa Aziz Çınar ve Şeyh Necmettin Oyman ile devam ederek bugünlere ulaştı. Yine cemaat kaynaklarına göre Afrika dışında kalan ülkelerde Arusilik ile ilgili tasarruf Ömer Fevzi Mardin'e ve bu koldan yetişen halifelerine verildi.



Libya Arusileri klasik esma tertibi usulu ile diğer Arusiler ise Ömer Fevzi Mardin'e Uveysiyye tecellisi ile verilmis esma tertibi yoluyla seyri süluk görüyorlar. Bu nedenle Arusilik Türkiye'de Arusi-Selami-Ömeriye olarak nitelendiriliyor. Mardin'in Kadıköy Kalamış'taki evi dönemin fikir ve bilim adamlarının katıldığı sohbet halkasına sahiplik etti. Kadıköy Toplantıları'nın müdavimleri arasında Küçük Hüseyin Efendi'nin talebelerinden Prof. Hasan Reşat Sığındım ile Prof. Süheyl Ünver'in yanısıra Mehmet Ali Ayni, Prof. İsmail Hakkı İzmirli ve Cami Baykut da yer alıyordu.



MHP'den istifasını Şeyh Erbil önledi


MHP lideri Türkeş 1989'da kendisine yönelik eleştirilerden iyice bunalır, siyaseti bırakmayı dahi düşünür. Türkeş, içini ne zaman bir sıkıntı sarsa Arusi Şeyhlerini ziyaret ederdi. Bu kez de öyle yaptı. Arusi şeyhlerinden Mehmet Faik Erbil'e içini açan Türkeş'in gözbebekleri doldu. Erbil, Türkeş ile arasında geçen özel görüşmeyi yakın çevresine şu sözlerle anlatıyordu:


"Türkeş Bey sohbet esnasında bir ara sıkıntılı ve üzüntülü olduğundan bahisle şöyle dediler: 'Efendim, ülkücü gençlerimizin, evlatlarımızın şehâdeti hususunda sanki suçlu ben imişim gibi gösterilmek isteniyorum. Bundan da çok üzüntü duyuyorum. Eğer müsaadeniz olursa şimdi buradan telefonla genel merkeze hemen istifamı bildireyim ve yarım saat içinde hizmetlerimi burada noktalamış olayım.' Cenâb-ı Allah'ın izni şerifiyle cevabımız şöyle oldu: 'Hayır. Zâtınızın üzüntüsünü, kederini mucip olacak hiçbir vebâliniz yoktur. Hazret-i Peygamber Efendimiz o vatan şehitlerinin hepsini kanatları altına almıştır. Bundan daha büyük saadet olur mu. Siz yiğit bir insan ve büyük bir vatanperver olarak hizmete devam ediniz' deyince çok rahatlayıp, memnun kaldılar ve bu ifademiz üzerine 'peki efendim' dediler ve istifa etmekten vazgeçtiler. 1989 senesinde genel başkanlıktan ayrılması da böylece önlenmiş oldu. Sinemizde saklı nice gerçeklerin en küçüklerinden birisi budur. O gün beraber geldikleri refikası da bu konuşmayı olduğu gibi duydular."



NOT: Dizinin dünkü bölümünde Küçük Hüseyin Efendi'nin müritlerinden olduğu belirtilen, Şeyh Yahya Dergahı'nın son postnişini Abdülhay Öztoprak Bey'in eşi Naciye Hanım'ın kızı olduğu ifade edilen Hatice Suat'ın Devlet Bakanı Ali Babacan'ın halası Hatice Babacan olmadığı ve Babacan ailesiyle herhangi bir akrabalık bağının bulunmadığı aile kaynakları tarafından kaydedildi. Düzeltir, özür dileriz.



Türkeş'in 25 yıllık büyük sırrı


Ömrü boyunca Türkiye'deki Arusi şeyhlere yakınlık duyan ve her zaman istişarelerde bulunan MHP lideri Alparslan Türkeş, Hindistan'dan sürgünden döndükten sonra siyasete atıldı. Türkeş siyasete atılma kararını gizlice ziyaretine gittiği Arusi Şeyhi Mustafa Aziz Çınar'a da açarak fikrini aldı. Arusiler'in önde gelen isimlerinden Mehmet Faik Erbil Efendi, şeyhi Aziz Çınar ile Türkeş arasında geçen görüşmeyi şöyle anlatıyor: "1964 senesinde rahmetli Alparslan Türkeş suret-i mahsusada şeyhim Arif-i Billah Mustafa Aziz Çınar Hazretleri'nin huzuruna gelir ve birlikte akşam yemeği yerler. Bir ara Türkeş Bey kendilerine siyaset yolu ile memlekete hizmet etmek arzusunda olduklarını ifade ederler. Mübârek şeyhimden aldıkları cevap aynın şöyledir: 'Alparslan Bey, siz siyaset yapmıyorsunuz. Sizin yaptığınız vatan müdafiiliğidir. Bu yolda hizmete devam ediniz.' Yirmibeş sene sonra yani 1989 senesi içerisinde fakirhanemizi ziyaret günlerden birinde idi ki akşam yemeğini müteakip âcizaneme evveliyatını bilmediğim ve o esnada muhatap olduğum yukarıda bahsedilen aynı suali soran rahmetliye cevabımız şu oldu: 'Sizin yaptığınız siyaset değildir. Siz hizmetlerinizi vatan müdafaasına hasretmişsiniz. Yolunuza devam ediniz. Allah muvaffak eylesin' deyince, rahmetli bunun üzerine birdenbire heyecanlandı ve 'Allah Allah, Allah Allah' diyerek dedi ki: 25 seneden beri sakladığım bir sırrı şimdi ben de size açıklayacağım. 1964 senesinde Şeyh Aziz Çınar Hazretleri'nin bana söylediğini tam 25 sene sonra yani 1989'da siz de aynen söylüyorsunuz."






Türkeş'i idamdan Arusi şeyhi kurtarmış



Arusiler beni yalnız bırakmadı


Türkeş yaşamı boyunca manevi desteklerini aldığı Arusiler'e şükran duyguları taşıdı. 11 Aralık 1987'de Mevlana İhtifali vesilesiyle Ankara'ya giden Arusi Şeyhi Mehmet Faik Erbil'le Bulvar Palas'ta özel bir akşam yemeğinde bir araya gelen Alparslan Türkeş, Arusiliğe olan sevgisini ve bağlılığını dile getiriyordu. Yemekte Türkeş'in eşi Seval Türkeş Hanım da vardır. 12 Eylül döneminde askeri mahkemelerde idamdan yargılandığını ve Arusiler'in kadim şeyhlerinden Abdusselam El Esmer'in himmetiyle kılpayı kurtulduğunu belirten MHP lideri Türkeş, Mehmet Faik Erbil'e başından geçen olayları heyecanlı bir şekilde şöyle aktarıyor: "Hakkımdaki idam fermanı önceden verilmiş ve üç bacaklı sehpa kurulmuştu. Çok büyük bir evliya olan Hazreti Pir Seyyid Abdusselam el Esmer Sultan'ın yüzü suyu hürmetine bu belanın üzerimden ref-i def olması için Allah'tan niyaz ettim. Cenâb-ı Allah'ın izni iledir ki, Hazret-i Pîr Seyyid Abdüsselâm el Esmer Sultan'ın çok himmetini gördüm ve üç bacaklı idam sehpasına mübareğin attıkları bir tekme ile idamdan döndüğüm gibi bugün dimdik ayaktayım. Kendilerine medyun-u şükranım. İkincisi, haksız yere yattığım hapisten sonra çoluk çocuğumla Avrupa'ya gittim. Alman hükümeti, yapılan fitne üzerine, hava meydanından geri dönmemi istedi. Yarım saat içerisinde Seyyid Abdusselam Hazretleri'nin himmetini gördüm. Alman İstihbarat Başkanı benden özür diledi ve Frankfurt'a girdim. Üçüncüsü, İngiltere'ye gitmek üzere iken Fransa'ya inmek zarureti hasıl oldu. Aynı şekilde Paris'e girmeme müsaade edilmedi. Yine o mübarek pîrin himmetleri ile on beş dakika içinde bizzat Paris Emniyet Müdürü gelerek özür diledi. Paris'e, oradan da İngiltere'ye geçtim. Ya Allahım! Bu büyük evliyayı nasıl sevip de ona hürmet etmeyeyim. Beni herkesin terkettiği en kara günlerimde ve en zor zamanlarımda gerçek bir karagün dostu olduğunu unutmam mümkün değildir. Evlatlarımın, katillerin, vatan hainlerinin zalim kurşunlarına hedef olmaması hususunda bize gösterdiğin alaka beni çok mütehassis etmiştir. Allah senden razı olsun."



MHP lideri Alparslan Türkeş, 27 Mayıs 1960'daki askeri darbede yer aldığı için 1970'li yıllarda Demokrat Parti'nin devamı olarak bilinen Adalet Partisi'nin mensupları tarafından hep eleştiriye maruz kaldı. İkinci bir eleştiri konusu da Said-i Nursi'nin naaşının askeri idare tarafından Urfa'daki mezarından bilinmeyen bir yere nakledilmesiydi. Bu iki eleştiri de MHP lideri Türkeş'i hep rahatsız etti. Türkeş, 27 Mayıs ve Said-i Nursi olayı hakkında çeşitli açıklamalar yaptı. Başbakan Adnan Menderes'in idamına karşı çıktığını, Said-i Nursi'nin naaşının ise kendisinin sorumluluğu dışında nakledildiğini belirtti. Said-i Nursi'nin mezarının herkesçe bilinmeyen bir yere defnedilmesi hususunda talebelerine vasiyeti vardı. Yine de naaşının 27 Mayıs'tan sonra askeri idarenin talimatıyla bilinmeyen bir yere nakledilmesi Nurcu çevrelerde eleştiri konusu yapıldı. Türkeş, Said Nursi'nin kayıp mezarı hakkında sorulara muhatap kaldı. Uzun yıllar suskunluğunu koruyan Türkeş, gazeteci Hulusi Turgut'a 1995 yılında anlattığı anılarında kayıp mezarla ilgili açıklamalarda da bulundu.




"Menderes'i İsviçre'ye göndermeyi düşünüyorduk"


Mehmet Faik Erbil 27 Mayıs hakkında Türkeş'in söylediklerini şöyle anlatıyor: "Rahmetli 27 Mayıs 1960'ı, özetli ifade edersem şöyle anlattılar: "27 Mayıs harekâtı doğruydu ve makbulümdür. Zirâ halkımız kardeş kavgasına sürükleniyordu. Nitekim, kahvelerine kadar kamplara ayrılmıştı. Vatanın bütünlüğü tehlike arzediyordu. İçeride hainler, dışarıda düşmanlarımız, sevinç tezahürleri göstermekteydi. Rahmetli Adnan Menderes'i ziyaretimde kendileri bana harekâtı tasvip ettiklerini ve imzasını taşıyan kendi el yazısıyla bunu teyid etmek istediklerini beyan ettiklerinde sanki biz tazyikle bunu yazdırmışız gibi bir durum meydana gelir düşüncesi ile olduğu kadar aynı zamanda fitneye de yol vermemek için isteği kabul edemeyeceğimi söyledim. Ayrılırken rahmetlinin düşmanı olmadığımızı ve haklarında müspet düşündüğümüzü kendisi de farketmişlerdi. Asıl fikrimiz; fitnenin bertaraf edilerek, kardeş kavgasını önlemek ve vatanın bütünlüğünü korumak için üç sene iktidarda kalıp, bu arada tahsisatını vermek suretiyle rahmetli Adnan Menderes'i İsviçre'ye göndermek ve vaziyet normale avdet edince tekrar vatana dönmesini teminen seçimlere girmesini sağlamaktı. Maalesef, bu temiz düşüncemiz ihanete uğramıştır.


28 Mayıs 1960'ı şiddetle reddediyorum. Zira, zulüm yapıldı ve nahak yere cana kıyıldı. Tarihi vesika olarak Hindistan- Yeni Delhi'den devlet müşaviri sıfatı ile çektiğim telgrafta ve yazdığım mektupda idamlarını suret-i katyede tasvip etmediğimi bildirdim. Ben 27 Mayıs'a kendilerine çok itimat beslediğim değerli bir paşamızın isteği ile dahil oldum. 'Eğer sen aramızda olmazsan, bunlar iki satırı yazıp bir araya getiremezler' dedi. Paşamız da benim gibi iyi duygular sahibi idi. Bunun için kabul ettim."



Said-i Nursi olayını MBK'ya getiren Kızıloğlu idi


Türkeş, 1995'de gazeteci Hulusi Turgut'a Said-i Nursi'nin naaşının naklinin Milli Birlik Komitesi toplantısında gündeme geldiğini belirtiyordu. Konuyu gündeme getiren - İçişleri Bakanı emekli general İhsan Kızıloğlu'ydu. Türkeş şöyle diyordu: "İhsan Paşa elinde bir dosya ile geldi. Bir konuda bilgi vermek istediğini söyledi. Paşanın Komite'ye anlattıklarına göre, 27 Mayıs'tan önce, Urfa'da vefat edip, oraya defnedilen Said Nursi'nin kardeşi, kendilerine bir dilekçe vermiş, ismi Mehmet olabilir, ama soyadı, kardeşinin soyadına benzemiyordu. Dilekçe sahibi, 'Ben Konya'da oturuyorum, oysa ağabeyimin mezarı Urfa'da. Sık sık ziyaret etmek istiyorum, iki şehrin arası uzak olduğu için her zaman ziyaret imkanı bulamıyorum' demiş. Paşa bize bunları anlattıktan sonra, 'Said Nursi'nin kardeşi kabir nakli istiyor' dedi. Dilekçe MBK'da Kızıloğlu tarafından okundu. Komitenin izin vermesi halinde, Cemal Gürsel Paşa'ya da arzedileceğini belirtti. Milli Birlik Komitesi kabrin nakline izin verdi. Olayın bize yansıyan şekli budur. Olayı böyle biliyoruz. Kızıloğlu'nun verdiği bilgi dışında ayrıntı alamadım. Zaten 13 Kasım oldu, biz yurt dışına çıkarıldık."




Said-i Nursi'nin mezarını ikinci Kabe olmasın diye naklettik


Türkeş bu konuyu Arusilerin önde gelen isimlerinden Mehmet Faik Erbil'le de konuştu.


Mehmet Faik Erbil, Said-i Nursi'nin naaşının bilinmeyen bir yere nakledilmesi hususunda MHP Lideri Türkeş'ten bilgi alıyor. Erbil, Said-i Nursi'nin naaşının nereye nakledildiğini belirtmekten kaçınıyor. Erbil, Said-i Nursi Olayı'nı da Türkeş'in ağzından şöyle aktarıyor: "Said-i Nursi bahsine gelince; Urfa'da Makam-ı İbrahim'den naaşını alıp..... nakletmemiz belki de doğru değildi. Kabir nakli gece uçakla üç kişi tarafından yapılmıştır. (...) İkinci bir Kâbe yapılmasından korktuğumuz için böyle davranmak zaruretini duymuş olduk. Burada niyetliyim halistir. Hata yaptığımı düşünmüyorum. Varsa, Allah'tan af dilerim."


'Babamın ilk ismi Alparslan'



MHP Lideri Alparslan Türkeş'in oğlu Tuğrul Türkeş, babasının ilk isminin Hüseyin Feyzullah olduğunu reddetti. Aile içinde böyle bir hususun bilinmediğini ifade eden Tuğrul Türkeş şunları söyledi: "Bu iddia 20-25 yıldır sol cenahtan rahmetli babamın Kıbrıslılığına yönelik bir itham olarak gündem geldi. Ben babama ve kendime pasaport çıkartmak için Kıbrıs'a gittiğimde nüfus kayıtlarına baktım. Böyle bir şeye rastlamadım. Benim gördüğüm kayıtlarda Alparslan olarak yer alıyor. O yıllarda Alparslan ismi Kıbrıs'ta pek kullanılmıyor. Bu nedenle Ali Arslan olarak bir ara kullanılmış aile etrafında. Soyadı kanunu çıkınca Türkeş soyadını almışız. Amcamlar o dönemde Adana'da oturuyorlardı. Haberleşme imkanı kıtlığı yüzünden bir yanlış anlama nedeniyle amcamlar Türkiş soyadını almışlar. Babamın Lefkoşe'de doğduğu yıllarda çocuklara iki isim veriliyor, birisi babanın ismi olur hep. Bu durumda Alparslan Ahmet Hamdi olması lazımdı. Hem babama bu iki zatın ismi verilmiş olsaydı, neden değiştirsinler ki, bu zatlara saygısızlık olmaz mı?"


Ünlü kadın yazar Cahit Uçuk, üstadı Mardin'i unutamadı


Mehmet Faik Erbil'in verdiği bilgilere göre Ömer Fevzi Mardin'in müritleri arasında Türkiye Öğretmenler Birliği genel başkanlarından Ahmet Sami Ayral da var. Buna göre Ayral, Arusi-yi Selami Tarikati'nin önde gelen isimlerinden. Mardin'den sonra şeyhlik makamına oturan eski Kadıköylü olarak bilinen GS Divan Üyelerinden Bedirhani'lerden Mustafa Aziz Çınar (vefatı 1979). Yine Abdulkadir Paşa olarak bilinen Kadri Yıldırım Paşa Kadiri tarikatine mensup iken Arusi oldu. 1980'de vefat eden Paşa Arusi şeyhlerinden biriydi. Gümrük ve Tekel eski bakanı MHP'li merhum Gün Sazak'ın eşi Nilgün Sazak da Arusilere yakınlık duyan isimler arasında. Ömer Fevzi Mardin'in sohbet halkalarına katılan ünlü isimlerden birisi de kadın romancı-yazar Cahit Uçuk. 1909'da Selanik'te dünyaya gelen Cahit Hanım 2003 Ocak'ında Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan "Erkekler Dünyası'nda Bir Kadın Yazar" isimli anılarında Ömer Fevzi Mardin'den şöyle söz ediyor: "Şimdi masamın üzerinde bana yıllardan beri en ümitsiz günlerimde güç veren sıcacık ve alçakgönüllü gülümseyişiyle bakan, adının üstüne sadece 'Allah kulu' diye imzasını atan sevgili, aziz büyüğüm Ömer Fevzi Mardin'in resmi var. 'Bu kalem senin elinde mi? Sen yazmaya devam et çocuğum' sözleri kulaklarımda çınlamakta."


Arusi şeyhi 'Mardinizade'


Arusi Şeyhi Ömer Fevzi Mardin'in Varlık Vergisi'nin uygulandığı 1940'larda zorda kalan Museviler'e yardım edilmesini tavsiye ettiği ifade ediliyor. İsmet İnönü'nün "siyasete karışmazsanız hayatınız garanti altındadır" dediği Ömer Fevzi Bey, DP'nin kuruluşuna kadar siyasi konulardan uzak kaldı, talebelerine de aynı şekilde davranmalarını tavsiye etti. Ömer Fevzi Bey, 1946'da Demokrat Parti'nin kurulmasından sonra halk arasında demokrasi bilincinin kökleşmesi için kitaplar yazdı. 1942'de Kadiköy'de kurduğu İlahiyat Kültür Telifleri Derneği, Müslümanlar ve gayr-ı müslimler arasındaki diyalogda etkili oldu. Mardin, 1950'de DP iktidarında Kore'ye asker gönderilmesi kararını da savunan bir din adamı olarak dikkat çekti. Bu amaçla, "Kore Savunmasına Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret" isimli kitabı yazdı.


Ömer Fevzi Mardin'in mensubu olduğu Mardinizadeler'den bazı ünlü isimler şunlar: Ord. Prof. Ebulula Mardin, Prof. Şerif Mardin, Betül Mardin, Yusuf Mardin ve Arif Mardin. Arif Mardin, Küçük Hüseyin Efendi'nin müritlerinden olduğu söylenen Merhum Büyükelçi Münir Ertegün'ün oğlu Atlantic Records'un patronu Ahmet Ertegün'ün ABD'deki yakın çalışma arkadaşı. Ünlü plak yapımcısı Arif Mardin meslek yaşamının 7'nci Grammy ödülünü aldı. Atlantic Records şirketinin başkan yardımcısı, yapımcı ve bestekar Arif Mardin, Los Angeles'ta düzenlenen galada Grammy özel liyakat ödülü olan 'Trustees' ödülünü de aldı. Ömer Fevzi Mardin'in annesi Osmanlı'nın Hariciye Nazırları'ndan Halil Şerif Paşa'nın kızı Leyla Şerife Hanım. Şerife Hanım Osmanlı döneminin ilk kadın roman yazarı olarak biliniyor.


MHP lideri Alparslan Türkeş'in Arusi Şeyhleri Mustafa Aziz Çınar ve Mehmet Faik Erbil'le sık sık görüştüğü ortaya çıktı. Erbil, Türkeş için "Ekseriye tek başına ve ara sıra da refikası ve evlatları ile beraber sık sık fakirhaneye ziyarete gelirdi" diyor. Kaptan-ı Derya Turgut Reis'in soyundan gelen Erbil'in babası Ahmet Faruk Erbil de Rıfai-Uveysi idi. Muhabere çavuşu Ahmet Faruk Efendi, eniştesi Alay Kumandanı Miralay İbrahim Hakkı Ertan ile Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı'na katıldı. Heyemola adlı denizci türküsü de Erbil'in ninesinin babası Bahriye Albaylarından Hacı Ali Kaptan için yazılmış. Kaptan-ı Derya Süleyman Paşa, Korgeneral Şükrü Naili Paşa, Ruşen Eşref Ünaydın, Trablusgarb Valisi Turgut Bey, Ticaret eski Bakanı Zeyyat Mandalinci, Kaptan-ı Derya Cafer Paşa, İçişleri eski Bakanı Şükrü Kaya, Prof. Mehmet Uluç da aynı aileden.



Son yıllarında Türkeş Türkiye'nin tutkalı oldu


1930'larda Ömer Fevzi Mardin ile başlayan ve Bedirhani Mustafa Aziz Çınar ile devam eden Arusi-Selami-Ömeriye tarikatinin son şeyhi olan Mehmet Faik Erbil, Türkeş'in gizli dünyasında önemli bir yer tutuyor. Erbil, önümüzdeki günlerde neşredilecek olan Mir'at'ül Hakaik (Hakikatlerin Aynası) isimli eserinde Arusilik ve Türkeş hakkında son derece özel bilgilere şöyle yer veriyor:


"Hakikat hayatına dair bir misal: Alparslan Türkeş Bey'in kendisine, bir büyük şehrin tapusunu sana verelim, dünyaya döner misin deseler, başını çevirip bakmaz bile. (..)Hususi görüşmelerimizden birinde bize 'Müslümanım ve Müslüman olarak yok denildiği ve yerildiği zamanlarda varlığını dile getirdiğim Türk ırkının mevcudiyetinin sağlam düşünce ve berrak fikirle isbatı üzerine uğradığım dahili ve harici bütün tasallutlar eğer suç teşkil ediyorsa ben buna çoktan razıyım' diyen merhum Türkeş'e şöyle dedik: 'Cenâb-ı Allah itibarınızı ziyadesiyle iade edecektir.' Nitekim, fuzûli yasakların kaldırılmasından sonra vefatına kadar geçen zaman dilimi içerisinde üç-beş arkadaşı ile birlikte merhum Türkeş Türkiye'nin tutkalı, âdeta gizli bir cumhurbaşkanı gibi herkes tarafından, hattâ bir dönem katı muhaliflerince bile mütalaâ ve kabul edilmişti.




Kur'an üzerine yemin


Cennet mekân rahmetli Hacı Alpaslan Türkeş'e dedim ki: 'Yahudi ve Hıristiyan devletleri dahi tahrif edilmiş Tevrat ve İncil üzerine meclislerinde, senatolarında el basıp yemin ederken Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hemen hemen tamamına yakın Müslüman olduğu halde Büyük Millet Meclisi'nde ve eğer varsa Senatosu'nda tahrifi muhal olan Allah Kelâmı Kur'ân-ı Kerîm üzerine niçin yemin edilmez ki! Hal böyle devam ettiği müddetçe Meclis'te yapılan yeminlerin hiç birisi Allah katında değer taşımadığı için sizler de o yaptığınız yeminlerden katiyen mesul değilsiniz. Tabiatıyle, hoş manzara değildir. Bir de şöyle düşünün: Yemin etmek üzere Kur'ân-ı Kerîm'e el basanın muhakkak surette istese de, istemese de içine bir korku düşer ki, üç kötülük yerine bir kötülük yapmakla iktifa etmek zorunda kalır. Ta ki ahlâk düzelene kadar bu dahi millet-memleket hizmetinde kazanç değil midir?' Merhum Türkeş, bu ifadelerimize ciddiyetle aynen iştirak ettiklerini söylemişlerdir. Vesile teşkil etmişken belirtelim. Biz Allah adamıyız. Allah işçisiyiz. Siyasetle zerre misâli alâkamız yoktur. Bu sebeple muhterem zatın ne evinin, ne bürosunun, ne parti merkezinin ve ne de herhangi bir parti teşkilatının yolunu bilmeyiz.


Allah'a, Peygamber Aleyhisselâm'a, Din-i İslâm'a ve Kur'ân-ı Kerîm ile Ehl-i Beyti Resulullah'a, Enbiyâ ve Evliyâ'ya büyük hürmet taşıyan ve içinden çıktığı ordusuna toz konduramayacak kadar vatan sevgisi ile dolu olan bu muhterem zât, aslında kesilecek bir horozun kanını görmemek için dahi sırtını dönecek kadar yufka yürekli, merhametli, her yönüyle devlet adamlığı vasıflarını haiz, dürüst, vefalı, edepli, terbiyeli ve bilgi bir zât idi. Türkiye'de cumhurbaşkanlığına en lâyık bir kimse olduğunu rahatlıkla ifade edebilirim. Türkiye Devleti Cumhurbaşkanı olmasını çok arzu ettim. Ancak, bu bir rıza lokmasıdır sırrından Cenâb-ı Allah'ın sunduğu nimeti yemesini bilemedi. Fakat, bu dünyadaki en büyük beşeri makamdan çok daha ziyadesi Gerçek Hayat'ta kendisine ikrâm edilmiştir. Bu hikmeti tefekkür etmekte güzellikler vardır. Rahmetli Fatihâ-ı Şerifesi'ni beraberinde götürmüştür. Hiçbir kimseye nasip olmayan tarzda bu dünyadan göç etti. Şöyle ki, cenaze merasimi müddetince üzerine evvela kar yağdı, arkasından sulu kara çevirdi ve son olarak da yağmur dediğimiz rahmetle noktalanarak uğurlandı. Bu Rabb'ın kendisine bir iltifatı idi. Nâhak yere tutuklu kaldığı 12 Eylül'den sonraki hayatı, vefatına kadar kendisine göre kemâlât içerisinde geçmiştir. Bilhassa gösterdiği olgunluk, ciddiyet ve mert tavrı buna ne güzel misâldir. Sinemize gömdüğümüz bize verdiği çok değerli bilgileri bu âlemden göç ile Hakikat hayatına taşımış olacağız. Hikmet sahibi Ulu Tanrı'ya sığınarak deriz ki, bu devlet güzel hizmetler için başında bir Eştürk-Türkeş görür, inşaallah. Celâl ve Cemâl sıfatlarının mâliki olan Allah'a hamdimiz ve şükrümüz büyüktür.



'Küçük oğluna Keskinkılıç ismini koydum'


Bu vatanda cumhurbaşkanlığına her bakımdan en lâyık bir zât idi. Zaman zaman kendilerine inşallah devlet başkanı olursunuz derdim ve refikası Sayın Saadet Seval Türkeş'e de 'Siz buna hazırlanın' ifadesinde bulunduğumda hiç cevap vermez, sadece tebessüm ederlerdi. Küçük oğluna (Keskinkılıç) ismini koydum. Sünnetini takiben birgün müddetince kan kaybına uğramış ve ne yapmışlarsa kanı durduramamışlar. Bundan büyük endişe duyarak çocuğu fakirhâneye getirdiler. Kısa bir duayı müteakip kan derhal durdu ve böylece çok rahatladıklarını ifade ettiler. Ey Allah kulları! Kim olursanız olun, duayı asla küçümsememenizi ve dua etmekten uzak durmamanızı tavsiye ederiz. Zirâ, Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Allah önemine bianen dua üzerinde durduğunu buyurur. İşin farkına epeyce bir müddet sonra vardıklarını müşâhede ettim. Meğerse bu örtü altında bize verilen vazife cennet mekân rahmetliyi ukbâ hayatına hazırlamakmış. Cenâb-ı Hakk'a hamdimiz- şükrümüz ziyâdedir."


Milli İstihbarat'a önem verirdi


Mehmet Faik Erbil: İçinden geldiği ordumuzu çok sevdiği gibi bunun yanısıra emniyet kuvvetlerimizi de takdir eder ve kendilerine sevgi ve muhabbet beslerlerdi. Bilhassa Milli İstihbarat'a çok önem verirdi. Yakın-uzak, partili-parti dışı, asker-sivil olmak üzere hüsnüniyetle iyilik ettiği pekçok kimseden gördüğü ihanet ve nankörlükten başka çeşitli kesimlerden kulaklarına nice kirli fitne lafları, yalan sözler geldiği içindir ki uzunca bir müddet haklı olarak eşhasa karşı duyduğu itimatsızlık şüpheciliğe yol açmıştı. Cenâb-ı Allah'ın yardımı ile zaman içerisinde bunlardan mümkün mertebe arınmıştır. Kendileri mazbut bir aile hayatı içerisinde, gayet edepli idi ve bir gün dahi olsun bacak bacak üzerine attığını görmedim. Daima iki eli dizleri üzerinde otururlardı. Acırım kendisine dünyada iken zulmedenlerin gerçek hayattaki hallerine!...


Mail Büyükerman: Beni Mardin'e Cahit Uçuk gönderdi


DSP Eskişehir eski Milletvekili Mail Büyükerman da üniversite yıllarında tanıştığı Ömer Fevzi Mardin'in sohbet halkalarında yetişti. Mail Büyükerman'la Ömer Fevzi Mardin'i konuştuk. Büyükerman hıçkırıklar ve gözyaşları içinde "Üstadım" dediği Mardin'i anlattı.



Sizi kim tanıştırdı?


Hukuk Fakültesi üçüncü sınıftaydım. Edebiyata ilgim vardı. Şeytanın Kuklaları isimli bir tiyatro yazmıştım. İstanbul Şehir Tiyatroları'nda Dramaturg Heyeti'nin önüne çıktım. Heyet, oyunumun Şehir Tiyatroları'nda sahneye konulup konulmayacağına karar verecekti. Heyetin önünde oyunumu okumaya başladım. Kapı açıktı, biraz sonra şık ve güzel bir hanım girdi içeriye. Okumayı durdurdum. Heyettekiler kadına büyük ilgi gösterdiler. Cahit Uçuk'muş. Ünlü romancı, hikayeci ve oyun yazarı. Oyunumda ilahiyatla ilgili ibareler vardı. Bu vesile ile Cahit Hanım onlara Ömer Fevzi Mardin'den söz etti. Israrla Mardin ile tanışmalarını istedi. Benden de mutlaka Mardin ile tanışmamı istedi, kendisinin de bu konuda yardımcı olacağını söyledi.


İlk karşılaşmanız nasıl gerçekleşti?


Ruhi bir arayış içindeydim. Kadıköy Çukurbostan'da, 31 Ağustos Sokak'ta 31 numaralı evin kapısını çaldım. Narin, ince yapılı, rahibe gibi bir kadın açtı kapıyı. İçeri girdim. Tanıştık. Cahit Uçuk hanımın tavsiyesiyle geldiğimi söyledim. "Ben buraya bir tecessüs, merak için gelmedim, manevi ihtiyacım için geldim" dedim. Pek sevindiler. Sohbet ettik. Bana kendi yazdığı ilahiyat külliyatından verdi. Kıştı. Çıkarken paltomu tuttu, engellemek istedim, "Ben tutacağım, ev sahipliğinin gereğidir, hem bana mutluluk verir" dedi. Ziyaretlerim haftada bir devam etti.


Sohbetlerde tarikat lafı edilir miydi?


Katiyetle. Hiçbir gün ne Nakşilik'ten ne de Arusilik'ten söz etti. Sadece Kur'an'ın insancıllığından bahsederdi. Okulu bitirip 35. dönem yedeksubaylık hizmetimi yaparken vefat ettiğini öğrendim. Üzeyir Garih cinayeti işlendikten sonra üstadımın Nakşi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi'nin müridi ve halifesi olduğunu o zaman öğrendim. Benim bir gazetede Ömer Fevzi Mardin'le ilgili bir açıklamam üzerine İstanbul'dan bir telefon geldi. Bir sanatkarmış, ismini söylemeyeceğim. Çocukken sık sık mezarlıkta barınırmış. Üstadımın mezarını kelli felli adamların sık sık ziyaret etmeleri dikkatini çekmiş. Daha sonraki yıllarda Üstadım'ı araştırmış, kim olduğunu öğrenmiş. Bu şekilde Üstadım'a karşı muhabbet duymuş. Ben bir kitap yazdım Birinci Otuz diye. Kitapta İncil, Zebur, Tevrat ve Kur'an'ın ortak yönlerini inceledim. Bu kitabın meydana gelişinde Üstadım'ın bana öğrettiklerinden çok istifade ettim. Önsözünde "Üstadım büyük insan Ömer Fevzi Mardin'i rahmetle anarım" dedim.



Nasıl biriydi?


Ömer Fevzi Bey'in gözleri derinlere, uzaklara, sonsuza doğru bakardı. Her zaman güleçti, tebessümlüydü. Sesinde bir şefkat ve rikkat vardı. Kim olursa olsun herkese iyilik yapmayı tavsiye ederdi. Sade ve mütevazı bir kişiliği vardı. Zengin bir aileye mensup olmakla birlikte küçük bir evi vardı. Üstadım'la ilgili konularda bir şey söylemeyi ve anlatmayı vecibe, vazife sayarım.


MHP lideri Türkeş'le özel ilişkisi bulunan Arusi Şeyhi Mehmet Faik Erbil, Amerikan savaş gemisi Missouri'nin 1946'de Türkiye'nin ilk Washington Büyükelçisi Münir Ertegün'ün cenazesini İstanbul'a getirmesi konusunda ilginç bir açıklama yapıyor. Ertegün ABD'de görev başında iken vefat etmişti. Washington'un bir Türk diplomatın cenazesi için en ünlü gemisini tahsis etmesi önemli bir gelişmeydi. Oysa Arusi Şeyhi Erbil'e göre olay şöyleydi: "ABD'nin suikaste uğrayan başkanlarından Franklin Roosevelt'i öldürmek niyetiyle üzerine ellidört veya ellibeş santim mesafeden suikastçinin sıkmış olduğu beş kurşun biiznillah re'sen himmetiyle hedef değiştirmiş ve bu suikastten Roosevelt böylece kurtulmuştur. Çünkü Tarikat-i Nakşiye'den meşhur Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri'nin dervişanından Washington Büyükelçimiz rahmetli Münir Ertegün vasıtasıyla Roosevelt'i himayesine almış; onun gizlice İslamiyet'le müşerref olmasına vesile-i rahmet olmuştur. Amerika'da vefat eden muma-ileyhe, ABD tarihinde ilk ve son olarak Missouri gemisiyle cenazesinin İstanbul'a kadar getirilmesi bu himmetin minnet duygusunu ifade eden bir kadirşinaslıktır"



Roosevelt de müritmiş!


Erbil, Ömer Fevzi Mardin"in Eva Peron hakkında da mevlit okunabileceği fetvasını verdiğini de kaydediyor. Erbil, Mir'at'ül Hakaik isimli kitabında Roosevelt'in Müslüman olduğunu şu sözlerle anlatıyor: "Ömer Fevzi Mardin Müslüman, Musevi ve İsevi olmak üzere insanları üç koldan irşat etmişlerdir. Zira bu ulu zat Veli-yi Mürşid-i Ekber'dir. Şeriflerine bir misal olarak Tarikat-i Nakşiye'den meşhur Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri'nin dervişanından Washington Büyükelçimiz Münir Ertegün Rahmetullah-ı Vasia vasıtasıyla Amerika Başkanlarından rahmetli Roosevelt'in gizlice İslamiyet'le müşerref olmasını zikredebiliriz. Vesile teşkil etmişken, şu bilgiyi de verelim. Ahir ömründe huzuruna gelip zikr-i şerife dahil olan meşhur şairi azam merhum Abdülhak Hamit Tarhan'ı da bu meyanda yadederiz. Her üçüne de Allah rahmetini ziyade eylesin."


"(..)Suikaste uğrayan ABD Başkanlarını konu edinen 12 bölümlük bir tv dizisinde Roosevelt'in eşi, yerli yabancı basın mensupları, eşinin hangi dinden olduğunu sorup, Hıristiyan olup olmadığını öğrenmek istediklerinde, Başkan'ın eşi, kocasının Hıristiyan olduğunu söylemeyince bu kez ısrarla, o zaman hangi dinden olduğunu sual ettiklerinde cevap vermeyip sükut ediyor.



Bu da Ömer Fevzi Hazretleri'ni gayet açık olarak teyit etmiyor mu? Ruhani âlemde madde olmadığı için toprağı bol olsun diyemeyiz. O sebeple gerçek İslam terbiyesi içinde Allah kendisine rahmet eylesin demek gerekir. Öyle ise Allah rahmet eylesin.








Türkeş Gizli Cumhurbaşkanı idi



ARUSİLER VE TÜRKEŞ


MHP lideri Alparslan Türkeş'in Arusiler'le ilişkisini konu alan dizimiz, birinci elden Arusi Şeyhi Mehmet Faik Erbil'in tanıklığına dayanıyor. Türkeş'in bilinen siyasi kişiliğinin yanısıra, bilinmeyen yönlerinin de bulunduğu gün ışığına çıktı. Kamuoyu tarafından pek bilinmeyen Arusilik tarikati hakkında da önemli bilgiler yer aldı dizide. Arusi şeyhleri arasında ünlü Kürt ailesi 'Bedirhani'lerden Mustafa Aziz Çınar'ın yanısıra Ahmet Sami Ayral da Arusiler'in önde gelen isimleri arasında. Öte yandan dizideki tarikatin dini yaklaşımlarına ilişkin anekdotlar (kerametler gibi) tasavvufla ilgilenen bilim adamlarının sahasına giriyor. Bu anekdotlara sadece yer verdik, yorumlamadık. Anekdotlar, din-siyaset, din-toplum ilişkileri bakımından önemli. Ayrıca tarikatler ve siyaset üzerine çalışma yapmak isteyenler için zengin bir malzeme sunduk. Türkeş, Arusi Tarikati'ne ilişkin bilgilerin yer aldığı Mehmet Faik Erbil'in Mir'at'ül Hakaik (Hakikatlerin Aynası) isimli eseri ilgilenenler için önemli bir kaynak.



Eva Peron için İstanbul'da mevlit


Ağır bir hastalığa yakalan Eva Peron için 8 Aralık 1951 tarihinde İstanbul Şişli Camii'nde şifa bulabilmesi için mevlit okutuldu. Mevlit 13 yıl Arjantin'de yaşayan bir Türk tarafından düzenlendi. Mevlide Beyoğlu müftüsü, Arjantin'in İstanbul Başkonsolosu ve cemaatın yanısıra 25 kadar Arjantinli de katıldı. Bir gayrimüslüm için mevlit okutulup okutulamayacağı o dönemde tartışma konusu oldu. Ömer Fevzi Mardin de Peron için mevlit okutulabileceği görüşünü savundu. Resmi bir görevi olmamasına karşılık Sağlık ve Çalışma Bakanı gibi davranan Eva Peron, Arjantin sosyetesinin yardım derneğine devletin bütçesinden ayrılan ödeneği kendi adına kurulan vakfa aktararak sayısız hastane, okul, bakımevi yaptırırken Arjantin'in en büyük camiini de inşa ettirmişti.. Arjantin'de bilhassa üst sınıfın nefretinin odak noktasında yer alan Eva, Arjantin Devlet Başkanı Juan Peron'un eşiydi.


Arusi şeyhlerin gelecek senaryoları


Şeyhim (Ömer Fevzi Mardin)14 Mayıs 1950 senesinde DP'nin iktidara gelmesini himmetiyle temin etmişler ve şöyle buyurmuşlardır: "DP intikal partisidir. DP intikal edecektir. Hazreti şeyhim ise (Mustafa Aziz Çınar) 1965'de AP iktidara getirildiğinde şöyle söylediler: Adalet Partisi intikal edecek. Artık bundan sonra DP hükümeti gibi hükmetler uzun ömürlü olmayacak, ömürleri kısa olacak."


Acizanem: "CHP ufalanıp, dağılacak."


İran ortasından ikiye bölünecek


Mübarek Şeyhim (Aziz Çınar) 1977 yılında Ekim-Kasım aylarında yine buyurmuşlardır ki "Müslüman Türk devletine karşı hoş bir tutumu olmayan hudut komşumuz İran Güney-Kuzey Wietnam ve Güney-Kuzey Kore gibi ortadan ikiye bölünecektir." Acizanemin bu kibarı kelamla alakalı düşüncesi şudur: "İran'ın Türkiyeye karşı muamelesini değiştirip samimi ve kardeş bir devlet gözüyle bakması kendi menfaati gereğidir. Umarız, ıstırap çekmez."


Rusya parçalanacak


1945 ve 1953 senesi Mart ayı başına kadar Piri-i Sani ve Pir makamında Ömer Fevzi Hazretleri şöyle buyurmuşlardır: "Rusya 30, 32, 33, 34 devlete bölünüp parçalanacaktır".


Has halifesi Şeyh Mustafa Aziz Hazretleri devamen ve teyiden buyurmuşlardır ki: Rusya 30, 32, 33, 34 ve 37 devlete bölünüp dağılacaktır" Bugün eğer bu rakam mevcutsa dağılma tamamlanmıştır. Değilse parçalanma 37'ye kadar devam edecektir.






http://www.yenisafak.com.tr/diziler/turkes/index.html

2012-04-19

Alparslan Türkeş, Küçük Hüseyin Efendi, Üzeyir Garih cinayeti ve Kripto Yahudiler

Alparslan Türkeş, Küçük Hüseyin Efendi, Üzeyir Garih cinayeti ve Kripto Yahudiler
Alparslan Türkeş, Küçük Hüseyin Efendi, Üzeyir Garih cinayeti ve Kripto Yahudiler

Alparslan Türkeş'in gerçek ismi olan Hüseyin Feyzullah'ın hikayesi ilginçtir.

Adındaki Hüseyin, ünlü işadamı Üzeyir Garih'in mezarı başında öldürüldüğü Küçük Hüseyin Efendi'den gelir.

Üzeyir Garih, kimliğinde Yahudi yazdığı ve 33. dereceden Mason olduğu bilinmesine rağmen bu Mevlana Küçük Hüseyin Efendi'nin mezarını çok sık ziyaret etmiştir.

Küçük Hüseyin Efendi'nin icazet aldığı kendinden önceki şeyhi ise Feyzullah Efendi'dir... Türkiye'nin son yüzyılına damgasını vurmuş pek çok kimsede olduğu gibi, Türkeş'in adını koyan babası da, Küçük Hüseyin Efendi de ve daha binlerce kişi de "ASLINDA YAHUDİ OLDUKLARI HALDE TÜRK VE MÜSLÜMAN GÖZÜKEN BİR İHANET ŞEBEKESİNİN FERTLERİDİRLER"


******


İşadamı Üzeyir Garih’in Eyüp Sultan Mezarlığı’nda mezarına ziyarete gittiği sırada uğradığı saldırı sonucu ölmesi, bütün dikkatleri burada ziyaret ettiği Mevlana Küçük Hüseyin Efendi’nin üzerine çevrildi. Peki, bu zat kimdi?

Mevlana Küçük Hüseyin Efendi; Ankara’nın, Arslan Bey Mahallesinde, 1244 (1828) senesi dünyaya gelmiş. Babası, Katırcı Ali Abdullah Efendidir.

Gençlik yaşına kadar Ankara’da kaldıktan sonra, Ankara’yı terkederek Mihalıççık’a gitmek zorunda kalmış. Babasının vefatından sonra İstanbul’a gitmeye karar vermiş.

İstanbul’da Mevlevi tarikatına mensup bir ustanın yanında çıraklığa başlamış. Mevlevi usta; okuma – yazma öğrenmesi için, Küçük Hüseyin Efendi’yi, Bayezid Camii avlusundaki bir tesbihçinin yanına götürmüş. Tesbihçinin yanında iken, sabahları Süleymaniye Camii’ne gider, ders okurmuş.

Küçük Hüseyin Efendi’nin ilk şeyhi Hacı Feyzullah Efendi’dir. Onun vefatından sonra, Edirneli Mehmed Nuri Edirnevi Efendi’ye bağlanmış 8 yıl da bu Zat’ın eğitiminden geçmiş. Bir süre Hasan Visali Efendi ile sohbetlere devam eden Küçük Hüseyin Efendi, Hasan Visali Efendi’nin 1902 yılında vefatından sonra, 1902 yılında 76 yaşında iken şeyhlik ile görevlendirilir.

İrşad merkezi haline gelen evi; Kocamustafa Paşa’dadır. Çok talebesi olan Küçük Hüseyin Efendi, 397 gün hasta yattıktan sonra 14 Mart 1930’da ahırete göçmüş. Kabri, Eyüp Sultan’da; Karlık tepe (Gümüşsuyu) diye bilinen yerde ; ikinci şeyhi Mehmed Nuri Efendi’nin kabri civarındadır.

Küçük Hüseyin Efendi, 120 cm. boyunda, zayıf cüsseli, sol yanağında beni olup, sağ gözü ameliyatlıydı. Seyrek sakallı ve siyah beyaz karışımı idi.

KÜÇÜK HÜSEYİN’İN GERÇEK KİMLİĞİ


Küçük Hüseyin Efendi’nin kronolojik hayatından sonra şimdi de gerçek kimliğini bildirelim:

Küçük Hüseyin efendi, Nakşi değil Mevlevi idi. Gerçek kimliğini öğrenebilmek için mensubu olduğu tarikatı bilmek gerekir.

Mevlevilik nedir?

Mevlevilik, önceleri tasavvufta Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin ve talebelerinin takip ettiği bir yol, sahih bir tarikat idi.

Mevlana hazretlerinin, hayâtında tarîkat kurmak gibi bir teşebbüsü olmadı. Fakat daha sonra gelenler bu yola ‘Mevleviyye’ adını vererek yolun temel esaslarını ortaya koydular.

Tevâzû, hoşgörü, şefkat, merhamet, cömertlik, muhabbet gibi güzel huylarla ahlâklanmak bu yolun belli başlı esaslarındandı.

İnsanların Allahü teâlânın rızâsına, dünyâ ve âhirette saâdete kavuşmalarını gâye edinen Mevleviyye yolu, geniş kitleler ve Selçuklu Sultanları üzerinde tesirli oldu. Osmanlı Sultanları da Mevlevîlere ve Mevleviyye dergâhlarına değer verdiler. Devlet adamlarından ve halktan büyük destek gören Mevlevîler köylere kadar yayıldılar. Çok büyük hizmetlere vesile oldular.

Mevleviliğin Bozulması

Ancak Bektâşî dergâhlarına ve Yeniçeri Ocağına sızan ve bu ocakların bozularak kapatılmasına sebep olan Eshâb-ı kirâm düşmanı Hurûfîler zamanla Mevlevî dergâhlarına da sızdılar.

Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin ismini istismar ettikleri gibi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin isminin arkasına sığınarak bozuk inanış ve düşüncelerini Mevlevîler arasında yaymaya başladılar. Mevlevî şeyhlikleri câhillerin eline düştü. Mesnevî’de geçen ‘ney’i çalgı sanarak ney, dümbelek gibi şeyler çalmaya, dans etmeye başladılar. İbâdetlere haramlar karıştırdılar.

Osmanlı Devletinin yıkılışını hazırlayan, Avrupa’ya köle duruma düşmemizi sağlayan Tanzimat ve Islahat hareketlerine, İtihat Terakkiye destek verdiler. Mevlevîler, Avrupa hayranı devlet adamlarından destek gördüler. Yurt dışına gidip Osmanlı Devletinin aleyhine faaliyet gösteren Jön Türklerle münâsebet kurdular. Midhat Paşa gibi mason devlet adamları Mevlevîler arasına katıldılar.

İkinci Meşrûtiyetin îlân edilmesine ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın tahttan indirilmesine taraftar oldular. İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin oldu bittiye getirerek girdikleri Birinci Dünyâ Savaşına Mevlevî Alayı olarak katıldılar.

Son zamanlarında neredeyse İslamiyet ile alakası kalmayan, Yahudilerle, dış güçlerle içli dışlı olan Mevlevî tekkeleri, 1925 senesinde kapatıldı. Konya’da bulunan Mevlevîliğin merkezi Halep Mevlevîhânesine nakledildi. Fakat 1944 senesinde Suriye Devletinin tekkelerle ilgili aldığı yeni kararlarla Mevlevîlik resmî özelliğini kaybetti.

O DEVRİ YAŞAYANLARIN DİLİNDEN KÜÇÜK HÜSEYİN

Şeyh Küçük Hüseyin’in İslamî kesimin dışında bazı kesimlerle bağlantıları ve yaşayışı zamanının alimleri arasında zaman zaman tartışmalara sebep oluyordu. O günün şartları icabı birçok şeyhe baskı yapılırken, bunun rahat bir şekilde hareket etmesi, tutuklanma, takip ve baskı gibi hallere maruz kalmaması da dikkat çekicidir. Bunun için zamanının gerçek şeyhleri, alimleri buna hep şüphe gözüyle bakmışlar, kendisinden uzak durmuşlardır. Cenazesine bile iştirak etmemişlerdir.

Örneğin, Şeyh Efendi vefat ettiğinde talebeleri, Eyüp’ün meşhur alimlerinden birine gidip, Şeyh efendinin telkinini vermesini isterler. Meşhur alim, ‘Böyle birinin telkini verilmez’ deyip teklifi red eder. Fasık yani günahkar da olsa, Müslümana telkin verilirken bu alim buna niçin vermedi?

Yine bu alim, Eyüp’e yeni geldiğinde, Küçük Hüseyin’in çok talebesi olduğunu öğrenince merak edip, evine ziyaretine gider.

Şeyh Efendi hasta yatağında yatmaktadır. Bir ara gözünü açıp şunları söyler: ‘Alacaksan al canımı. Niçin bana eziyet ediyorsun, nedir senden çektiklerim, yeter artık!’ gibi serzenişlerde bulunur. Alim zat merak ettiği zatın, nasıl Cenab-ı Hakka karşı isyan halinde biri olduğunu anlar, oradan uzaklaşır.

Uzun süre Darüşşefeka’da öğretmenlik yapmış olan, Halid Turan Bey, kendine bir şeyh bulmak için yollara düşer. Tavsiye üzerine, Şeyh Küçük Hüseyin’in dergahına varır. Şeyh Efendi Müridleri ile oturmaktadır. Fakat Şeyh Efendi hiç konuşmuyor. Bu sessizlik dikkatini çeker. Bir ara mırıltı şeklinde birşeyler söylemeye başlar Şeyh Efendi. Konuştuklarına anlayamayan Halid Turan Bey, müridlerinden birine sessizce sorar: ‘Şeyh Efendi ne diyor?’ Mürid sus işareti yaptıktan sonra usulca cevap verir: ‘Sus! Efendi hazretleri Allah’la konuşuyor’ Halid Turan Bey yanlış adrese geldiğini hemen anlar, çıkıp gider.

KÜÇÜK HÜSEYİN’İN YAHUDİLERLE DOSTLUĞU

Gazetelerde, Küçük Hüseyin’in Üzeyir Garih’in babasının evine sık sık geldiği ve babası ile dost olduğu yazıldı. Bu haberin doğruluğunu, Yahidiler ile Mevlevilerin içli dışlı olduklarını Sabateist (Yahudiliğin bir kolu) Rıfat Zorlu da teyit etmektedir. Eğitim – Bilim dergisinin Kasım 2000 sayısındaki repörtajında Zorlu şunları söylüyor:

‘İttihat ve Terakki döneminde Sabetaycılığın fonksiyonunu üç yerde görüyorsunuz: İttihat ve Terakki, Mason locaları ve İslamî tarikatlar. Özellikle Melamilik ve Mevlevilik içinde yaygınlar. Bu üç ayrı grup Sabetaycıların siyasi yapısını belirliyor.

Türkleştirme politikalarında Ermeni ve Yahudilerin devlet kadrolarından çıkartılması ile bu mevkiler Sabetaycıların eline geçmiştir. Bu da gayet kolay. Çünkü, birkaç lisan konuşabilen, Avrupa ile ilişkisi olmuş insanlar Sabetaycılar arasından çıkmıştır.’

Sabetaycılar kendi din adamlarını İslamî tarikatlar içinde yetiştirmişlerdir. Bu çok ilginç, adam hahamdır, ama dışarıdan baktığınız zaman Melamilik, Mevlevilik ve Bektaşilik tarikatları içinde yetişmiş din adamı gibi görünür. Nitekim, Selanik’teki Şemsi Efendi Okulu’nun kurucusu hahamdı. Haham olduğu cemaat içinde belgelenmiştir. Böyle bir tuhaflık da vardır.

Aynı dergideki başka bir yazıda da şu ifadeler yer alıyordu: ‘Türk Ocaklarının kurulmasında en fazla maddi desteği veren kişi, Yahudi asıllıydı. Tekin Alp müstear ismiyle yazan Moiz Kohen de bir Yahudi idi ve Türk Milliyetçiği üzerinde etkili olmuştur’

KÜÇÜK HÜSEYİN’İN MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK İLİŞKİSİ

Mareşal Fevzi Çakmak’ın Küçük Hüseyin’in müridi olduğu kesin. Zaten, vasiyeti üzerine yanına defnedilmiş. Anıtkabir’de devlet mezarlığı açılınca oraya nakledilmek istenmiş yakınları razı olmamış.

Burada anlaşılamayan, bütün tarikatların kapatılarak, tarikat mensuplarının yakın takibe alındığı bir zamanda Fevzi Çakmak gibi devletin en üst düzeyinde 21 yıl kalmış birinin bu ilişkiyi sürdürmesi.

Bazı yazarların da değindiği gibi burada şu akla geliyor: Acaba bu tarikat, faaliyetlerini derin devletin kontrolünde mi yürütüyordu? Bu faaliyetlere göz mü yumuluyordu?

Bu endişeyi taşıyanlardan biri de Fehmi Koru. Bu endişelerini Yeni Şafak’taki 29.8.2001 tarihli yazısında şöyle dile getiriyor:

‘Profesör Toktamış Ateş, Mareşal Fevzi Çakmak’ın ‘Türk Musevilerinin hâmisi’ olduğunun anlaşılmasından hiç mutlu olmamış. Bu tespitin Jak Kamhi’ye ait olduğunu sanıyor. Oysa, CNN-Türk’e Vitali Hakko’ya atfen yansımıştı o iddia, doğru kaynağı burada ben yazdım: Türkiye Musevileri ile ilgili araştırmalarıyla tanınan Rıfat N. Bali…

Toktamış Ateş ‘Yok öyle şey’ dese de gerçek değişmiyor: 500 yıldır ülkemizde yaşayan Museviler, bir ara kendilerine karşı ‘kitlesel imha planları’ yapıldığını düşünmüş ve bundan vazgeçilmesini Mareşal Fevzi Çakmak’ın müdahalesine bağlamışlar.

En iyisi bu konudaki bilgileri kaynağından almak. Rıfat N. Bali’nin ‘Cumhuriyet yıllarında Türkiye Yahudileri: Bir Türkleştirme serüveni (1923-1945)’ adlı kitabına taşıdığı bilgi şöyle:

‘Azınlıklar arasında çok yaygın bir söylenti de neredeyse sarsılmaz bir kanaat olarak hepsinin ortak belleklerinde yer etti. Bu, ihtiyat olarak silâh altına alınmalarının nedeninin kitlesel olarak imha edilmelerinin önlenmesi olduğu söylentisiydi. İnanç haline gelen bu söylentiye göre azınlıkları kitlesel olarak imha etme tasarısı hükümetin bir planı idi. Genelkurmay başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, bu tasarıdan haberi olunca Nafia Vekâletine bağlı olarak askere alınan azınlıkları Milli Müdafaa Vekâleti emrine aldırarak kendi emir kumandası altına soktu ve böylece onları imha edilmekten kurtardı.’ (s. 419).

Jak Kamhi’nin adı, kitapta, ‘Diyebiliriz ki, Mareşal Fevzi Çakmak Yahudilerin en büyük müdâfiiydi’ cümlesinin sahibi olarak geçiyor.

Mareşal Çakmak’ın ‘Nakşi’ olması (Nakşi değil Mevlevi) gerçek bir sürpriz; çünkü onun en önemli askerî koltukta oturduğu dönemde tarikatlarla epey uğraşıldı. Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin vefatından sadece sekiz ay sonra meydana gelen ‘Menemen Vak’ası’ yüzünden, aynı tarikatın büyüklerinden Şeyh Esat Efendi ve müritleri muhakeme edildi. Birçok kimse idam edildi.

Ne diyelim; Musevilere kol kanat germeyi başarmış Fevzi Çakmak’ın Nakşilere (müslümanlara) fazla bir yararı olamamış.’

Gerçekten garip bir durum değil mi? Yahudilere, Mevlevilere destek çıkan Fevzi Çakmak müslümanlara niçin kol kanat germedi? Bu hal birçok yazarın ifade ettiği gibi, yoksa bir danışıklı dövüş müydü?

MASON MUYDU?

Bu konuda kafası karışanlardan biri de Akit’ten Hasan Karaya. 30.8.2001 tarihli yazısında şöyle diyor:

‘Bir yanda Şeyh Hüseyin Efendi’nin kabri, bir yanda ‘beni şeyhimin yanına defnedin’ diyebilecek kadar ona bağlı Mareşal Fevzi Çakmak’ın kabri! Tam ortasında ise Üzeyir Garih!

Öyle bir ‘tarikat’ şeyhi ki; bir ‘Müslüman Mareşal’ de, bir ‘Musevi işadamı’ da onun müridi! Gel de, çık işin içinden! Öyle bir ‘mareşal’ ki;

Bütün ‘şeyh’lerin, ‘derviş’lerin ve de onların ‘mürid’lerinin inim inim inletildiği, adeta ‘köklerinin kazındığı’ bir dönemde, o, ‘Ankaravî Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’ye mürid olabiliyor!

‘Şeyh ve derviş avı’nın amansızca sürdürüldüğü o dönemde, şeyh de hayatta, müridi de ayakta kalabiliyor! Gel de çık işin içinden!

Acaba hangisi gerçek? Ya da; ‘Yalan’ olan hangisi? Şahsen ben, çıkamadım işin içinden! Öyle ya; Bir yanda ‘tarikat şeyhi’, öte yanda; biri ‘Müslüman’, öteki ‘Musevi’ iki mürid! Gelin de karışmasın kafanız. Gelin de sormayın:

Acaba Şeyh Hüseyin Efendi ve müridi Fevzi Çakmak da birer ‘mason’ muydu?’

GARİH’İN DİNLERARASI DİYALOG GAYRETİ

Üzeyir Garih’in ‘Toprağı bol olsun’ en büyük özelliği bütün müslümanlara yakın olması, herkesle diyaloğunun iyi olmasıdır.

Zaten gizli Müslümanlığı da pek ciddiye alınmadı. ‘Üzeyir Garih gizli din taşıyordu, aslında Müslümandı’ türü bir yakıştırmanın rolü olmadığı belli. Böyle bir iddiaya yer yok. Garih’in ‘inançlı’ bir insan olması ona ilgi duyulması için yetti. Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’ye ve Mareşal Fevzi Çakmak’a duyduğu özel yakınlık, belli ki, ‘kişisel’ ve ‘Musevi cemaati’ eksenli bir duyarlılığın eseriydi. (F.Koru, Y.Şafak – 3.8.2001)

Garih’in, bu diyalog ile yapmak istediği de Müslümanlar ile Yahudi ve Hıristiyanları yaklaştırmaktı. Yani üçünün karışımı bir din ortaya çıkartmaktı. Bunu yaparken maksadının ne olduğunu; iyi maktsatla mı kötü maksatla mı yaptığını bilemeyiz. Fakat gerçek olan dinler arası bir diyaloğun sağlanması faaliyeti idi. Bu diyalog faaliyetini İngilizler yürüttüğüne göre, acaba Garih İngilizlerin adamı mı idi? Fanatik Yahudiler bunun için öldürtmüş olabilirler mi?

Nitekim, MİT eski Daire Başkanlarından Prof. Mahir Kaynak, ‘Eymür’ün iddiasına kesinlikle inanmıyorum. Türkiye’nin yaptığına bile inanmıyorum. Bu, Yahudilerin kendi aralarında yapmış olduğu iç çatışmanın bir sonucu olarak gerçekleştirilmiş bir cinayettir. Bunun dışında varılan her türlü kanaat spekülasyondur’ değerlendirmesini yaptı.

Diyalogta hayli mesafe alındı

Üzeyir Garih’in diyalog faaliyetinde de en çok teması, Fethullah Hoca ile idi. Bu faaliyetten dolayı da Yaşar Nuri Öztürk’le beraber Üzeyir Garih’e Hoca Efendi ödül vermişti. Bu diyalogta hayli mesafe de alındı. Alınan bu mesafeyi Zaman Gazetesi’nden Hüseyin Gülerce şöyle dile getiriyor: (30.8.2001)

‘Rahmetli Üzeyir Garih’in Neve Şalom Sinagogu’ndaki dinî törenine katılanlar, aslında tarihe tanıklık ettiler. 28 Ağustos 2001 tarihindeki bu törende siyaset, iş dünyası, medya ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri iki önemli tabloyu fark ettiler.

Gençliğimiz ‘Yahudi düşmanlığı’ ile geçmişti. Ama şimdi bir Musevi mabedinde, dost bildiğimiz bir insana vefa gösterme adına hiçbir zorlama altında kalmadan bulunuyorduk.

Demek ki diyalog ve onun temsilcileri çok önemliydi. Üzeyir Garih ismi dışında acaba başka kaç kişi bizi bu mabede getirebilirdi? Sayıları yüzü bulan Müslümanlar olarak bir sinagogun içindeki duruşumuzla kabullendiğimiz acaba neydi? Anlattığımız, anlatmak istediğimiz neydi?

Fark ettiğimiz ikinci tablo, bu Musevi mabedinin içinde bir dinlerarası diyalog sergileniyordu. Hahambaşı David Aseo, Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Vatikan temsilcisi Georges Marovitch, Türkiye Ermenileri Patriği 2. Mesrob Mutafyan, İstanbul Müftüsü Necati Tayyar Taş aynı mabedin çatısı altındaydılar.

Bu iki tablonun canlı yayında enfes yorumlarla bütün dünyaya gösterilmesini ne kadar çok istedim bilemezsiniz.

Ancak vefasızlık edemeyeceğim için bu iki muhteşem tablonun öncü kahramanı, Neve Şalom Sinagogu’ndaki tören boyunca hiç aklımdan çıkaramadığımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Çünkü bugün dünya barışı için en önemli anahtar dinlerarası diyalog ise, bu diyalog için ilk adımı atma cesaretini gösteren insanı unutamayız.

Neve Şalom Sinagogu’ndaki törende hemen herkesle teker teker ilgilenen Türkiye Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto, Ramazan Bayramı münasebetiyle 9 Ocak 2000′de gazetemiz Zaman’a şunları söylüyordu:

‘Hocaefendi, yaptığı diyalog çalışmaları ile bizleri bir kez daha keşfetti. Hocaefendi, sadece Müslümanlar ile diğer dinler arasında değil, Musevilerin, Hıristiyanların, Süryanilerin, Katoliklerin bütün dinlerin arasında da bir kaynaşma süreci başlattı. Şimdilerde dinler arasında dostluk ve uzlaşma mesajları vermek kolaylaştı. Ama önemli olan ilk adımı atacak cesareti göstermekti…’

Türkiye Süryani Katolik Patrik Vekili Yusuf Sağ’ın aynı tarihli gazetemizdeki sözleri ise şöyleydi:

‘Yıllarca Türkiye’de İslam ile Hıristiyanlık ve diğer dinler arasında sıcak ilişkilerin kurulması için ilk adımı atacak, bu cesareti gösterebilecek birini aradık. Bu dünyayı cehennemden çıkarıp, cennete çevirmek için beraber yaşamanın güzelliğini gerçekleştirecek biri çıkacak mı diye bekliyorduk. Beklediğimiz 1997′deki bir iftar yemeğinde gerçekleşti. Hayal dahi edilmeyen bir olayı gerçekleştirdiği için Sayın Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretlerine bütün kalbimle sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum.’

Muhterem Fethullah Gülen, globalleşen dünyamızda, İslam, Hıristiyanlık, Musevilik hatta Hint ve Çin dinlerini de içine alacak şekilde gelişen diyaloğun mecburî bir süreç olarak işleyeceğine inanıyor. Dünyamızın, insanlığın gerçek özünü bulacağı bir bahara gebe olduğuna inanıyor. Bu baharın hazırlanmasında en büyük rolün de Türkiye’ye düştüğüne inanıyor.

Neve Şalom Sinagogu’nda, iki diyalog tablosunu seyrederken gözüm hep Sayın Gülen’i aradı. Cesur adımları, ne güzel buluşmalara sebep oluyordu.’

Bu nasıl güzellik anlamak mümkün değil. Müslümanın ve Hıristiyanın, Yahudi mabedinde onların ayinlerine katılmasının neresi güzel. Sütle şarap karışında ortaya çıkacak şey kimin ne işine yarayacak? Ayinler, ibadetler birlikte yapılacaksa, ayrı ayrı mabetlere ne lüzumu var. Yoksa diyaloğun nihayi hedefi bu mudur? Üç dinin mensuplarını bir yerede toplayıp ortak bir ayin şekli mi ortaya çıkarılmaya çalışılıyor?

Bunu doğrulayan bir açıklama da Diyanet’ten gelmişti. Diyaloğun önde gelen savunucularından DİYANET İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, Papa’yla görüşmesinden sonra CNN TÜRK’e açıklamalar yaptı. Kendisine, bu ‘diyalog’un niteliği soruldu: Diyalog iki dinin kurumları arasında bir tür ‘diplomatik ilişkiler’le sınırlı mı olacaktı, yoksa, ilahiyat (teoloji) alanında da ‘diyalog’ geliştirilecek miydi? Diyanet İşleri Başkanı Yılmaz’ın cevabı: ‘İlahiyat alanında da diyalog kurulacak. İslam ve Katolik ilahiyatçılar karşılıklı çalışmalar yapacaklar (T.Akyol- 17.6.2000 Milliyet)

NETİCE

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Şeyh Küçük Hüseyin, muteber bir zat değildir; Osmanlı’nın yıkılmasını çalışan, Mevlevilik, Melamilik, Bektaşilik gibi bozuk tarikatlarla ve birçok karanlık güçlerle işbirliği içinde olmuştur. Yahudilerle dostluğu ve diğer tarikat mensuplarının ve alimlerin bu zata mesafeli olmaları bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Hiçbir islam alimi, gayri müslimlerle içli dışlı olmamış onları kendine dost edinmemiştir.

Peygamber efendimiz, gayri müslimlerle görüşmeye, onlarla alış veriş yapmaya müsaade etmiş; fakat onları sevmeyi, kalben muhabbet beslemeyi yasaklamıştır. Çünkü, Maide suresi 51. ayette, ‘Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.’ buyurulmuştur.

(iktibas.net, 9-2001)

İsrail istihbaratı MOSSAD, Türkiye'de evleri bastı-gözaltı yaptı. 28 Şubat İsrail'in projesiydi

İsrail istihbaratı MOSSAD, Türkiye'de evleri bastı-gözaltı yaptı. 28 Şubat İsrail'in projesiydi
İsrail istihbaratı MOSSAD, Türkiye'de evleri bastı-gözaltı yaptı. 28 Şubat İsrail'in projesiydi
Evet, icazet de aldılar, emir de..
Madem 28 Şubat "çokuluslu" askeri müdahalesi soruşturuluyor, "figüranları" tutuklanıyor ve yargılanıyor, gelin o kirli ilişkileri bütün detaylarıyla ortaya dökelim.

O karanlık dönemin Atlantik ötesi bağlantılarını, bu millete ödetilen yüz milyarlarca dolarlık yolsuzluğu, koca generallerin emir eri gibi talimatlar almasını, oyun kuruculara kusursuz raporlar sunmalarını konuşalım.

28 Şubat'ın sadece Türkiye içi iç iktidar kavgasıyla sınırlı olmadığını, yeni bölgesel dizayn için Türkiye'nin iç siyasetinin de dizayn edilmek istendiğini, Türkiye için bölgesinde yeni roller tanımlandığını görelim. Görelim de; içerideki askeri ve ekonomik güç yapılanmasının daha üst bir oluşum için nasıl kullanıldığını, harekete geçirildiğini, bu ülkenin geniş bir coğrafyada ne tür bir savaşın içine sürüklendiğini bilelim.

Sızdırılan sorgu tutanaklarında iki şey özellikle dikkatimi çekti:

1- RP'nin iktidara gelmesinin hemen ardından ABD ve İsrail'de bir dizi görüşme yapıldığı ve askeri müdahale için icazet alındığı iddiası..

2- Batı Çalışma Grubu üzerinden İran'daki rejimin zayıflatılmasına yönelik faaliyetler, rejim değişikliği projeleri ile ilgili detaylar...

Açık söylüyorum, bunların hepsi doğru. Çok daha fazlası da var.

Bugünün şartlarıyla resmi görmemiz zor. Bu yüzden o döneme geri gidelim: Soğuk Savaş bitmiş, iki kutuplu sistem çökmüş. ABD önderliğinde yeni bir dünya şekilleniyor. Yeni sistemde, Batı'ya meydan okuduğu iddia edilen Müslüman dünyanın hizaya sokulması öncelikli amaç. Bu çerçevede bir tür "Yeni Ortadoğu Düzeni" planlanıyor. Sisteme meydan okuma ya da kontrol altına alınması zor üç ülke var: İran, Irak ve Suriye... Bu üç ülkenin istikrarsızlaştırılması, tasfiye edilmesi isteniyor, üçüne yönelik de rejim değişikliği projeleri hazırlanıyor. Tabii ki, İsrail'in bölgesel güvenliği öncelenerek planlar yapılıyor.

İşte 28 Şubat müdahalesi de, Türk-İsrail ekseni de bu dönemde gerçekleşiyor. ABD ve İsrail aşırı sağının kurguladığı bu eksene daha sonra Ürdün ve kısmen Mısır da katılıyor. Amaç; Türkiye-İsrail öncülüğünde Yeni Ortadoğu Düzeni'ni kurmak, "İslam tehdidi" ile mücadele cephesi şekillendirmek.

Bu yüzden önce eksen oluşturuluyor sonra Türkiye'nin iç politikası yeni eksene göre dizayn ediliyor. Necmettin Erbakan hükümetinin bu dönemin şartları göz önüne alındığında en büyük talihsizlik! Çünkü kurulan yeni sisteme uymuyor. Refahyol hükümeti "hatasız" olsaydı bile tasfiye edilecekti. Öyle de oldu... Ardından Türkiye ve İsrail, bütün bölgede ortak örtülü operasyonlara girişti, o zamana kadar kurulan "antiterör merkezleri" hareket geçirildi. Türkiye için yazılan yeni stratejik değer "İslam tehdidi"ne karşı mevzi almaktı ve öyle de oldu.

"Oyun kurucular" ABD aşırı sağı ile İsrail aşırı sağı idi. Türkiye'deki askeri çevrelerle ortaklık kurdular, sermaye çevreleri ile işbirliğine gittiler ve bu ülkeyi 21. yüzyıl boyunca sabit duracağı bir mevziye yerleştirdiler. Hesap buydu..

Yıllardır bize "Türkiye dostu" olarak yutturulan Richard Perle, Frank Gaffney, Michael Rubin, Michael Ledeen, Kenneth Adelman ve daha nice ABD-İsrail aşırı sağına mensup isimler projenin fikir babalarıydı. Sadece fikir mi, ortada milyar dolarlar dönüyordu. Öyle ki; bunlardan biri, "koca generallerin bu kadar kolay işbirliği yapacağını biz bile tahmin edemedik" diye yazacaktı daha sonra.

İran'da rejim değişikliği için, Hizbullah'ın tasfiyesi için, Ortadoğu'da radikal İslamcı güçlerin yok edilmesi için çok büyük operasyonlar yapıldı. 28 Şubat'ın etkisi azaldığında bile o "derin ittifak" operasyonlara devam ediyordu. İsrail istihbaratı bu ülkede evler basıp insanları bile gözaltına aldı, sorgu evlerinde İsrail istihbarat mensupları görevlendirildi.

Cengiz Çandar'ın, 28 Şubat konusunda Neşe Düzel'e yaptığı açıklamalarda bu anlamda çok değerli bilgiler var. Gerçekten de Türkiye'de ilk kez ö dönemin uluslararası niteliği ile ilgili böylesine açık sözler duydum. Yıllardır, "Plan oralarda hazırlandığı halde neden kimse bu boyutları tartışmaz" diye dövünüp durduğum için Çandar'ın sözlerinin çok değerli olduğunu biliyorum.

"28 Şubat İsrail işiydi" diyen dönemin andıçlı isimlerinden Cengiz Çandar; müdahaleyi Cumhuriyet tarihinin en büyük soygunu olarak niteliyor ve "Bu soygunun bedelini vatandaş 2001'de feci bir ekonomik krizle yoksullaşarak ve işsiz kalarak ödedi. Sadece bankaların içinin boşaltılması, vatandaşa 380 milyar liraya mal oldu. Vatandaş bu faturayı fakirleşerek ödedi" ifadelerini kullanıyor. Bu yüzden, konuyla ilgili her yazıda 28 Şubat'la ilgili derin bir yolsuzluk soruşturması yapılmasının her şeyden önce gelmesi gerektiği çağrılarını yıllardır yapıyoruz.

Çandar'ın, "oyun kurucular"la ilgili sözlerine gelelim: 12 Mart 1997'nin cumartesi günü Washington'da dönemin Dışişleri Bakanı Madeleine Albright'ın çağrısı üzerine Bakanlık binasının yedinci katında Türkiye ile ilgili bir toplantı yapılmış. Bu toplantı, 28 Şubat kararlarının alındığı MGK toplantısından iki hafta sonra düzenlenmiş. Hatırlayın... RefahYol, haziranda iktidardan gitti. Bernard Lewis, Paul Wolfowitz, Richard Perle hepsi toplantıdaymış. Türkiye'ye ilişkin olarak ne yapılmalı, o toplantıda konuşulmuş. O toplantıdan çıkan genel eğilim, "doğrudan askerî bir darbe olmadan bu hükümet gitmeli" olmuş.

28 Şubat'ın sadece iç güçlerle yapılan bir darbe olmadığını, Amerika'nın en İsrail yanlısı çekirdeğinin de darbeye dahil olduğunu belirterek şöyle devam ediyor Çandar: "28 Şubat'ın simge ismi olan Çevik Bir o dönemde çok muteber biriydi. Amerika'da iki tane aleni İsrail lobisi var. Bir'in bunlarla o kadar yoğun ilişkisi vardı ki, 2000 yılında ilk kez ihdas ettikleri "uluslararası devlet adamı" ödülünü Bir'e verdiler. Bir'in Demirel'den sonra cumhurbaşkanı olması gerektiği fikrini yaydılar. Çevik Bir'in İsrail askerî sanayileriyle de çok sıkı ilişkileri vardı.

Emekli olduktan sonra İsrailli silah firmalarının temsilcisi olmadı mı? TSK ile İsrail establisment'ı ve ABD'deki İsrail yanlısı çekirdek kadrolar arasındaki çok yoğun ilişkiyi görmeden 28 Şubat'ı anlayamayız..."

Daha ne denir!

1- 28 Şubat ABD-İsrail aşırı sağı tarafından planlandı. 2- Türkiye ve bölgedeki İslami eğilimi tasfiye amacı taşıyordu. 3- Yeni Ortadoğu dizaynı çerçevesinde İran-Irak-Suriye istikrarsızlaştırılacaktı. 4- Öncelikle Türkiye'nin iç politikası yeniden dizayn edildi ardından bölgesel dizayn başladı. 5- Bu koca ülke, İsrail aşırı sağının bölge politikalarına peşkeş çekildi. 6- İçerideki figüranlar için Türkiye'nin çıkarları değil, itaat edip tekmil verdikleri lobinin çıkarları öncelikliydi. 7- Hem ülke soyuldu hem de halk kamplara ayrıldı, sokaklar bölündü. Aslında bu bir iç çatışma teziydi. Bir sonraki adım İran'la savaş projesiydi.

Dolayısıyla 28 Şubat soruşturması sadece Çevik Bir'i tutuklamakla kapatılamaz. Söyleyecek çok söz var bu konuda...

İbrahim Karagül
Yeni Şafak

Devlet Bahçeli'nin kütüğüne bakıldı, soyundaki Ermenilere ulaşıldı...

Devlet Bahçeli'nin kütüğüne bakıldı, soyundaki Ermenilere ulaşıldı...
Devlet Bahçeli'nin kütüğüne bakıldı, soyundaki Ermenilere ulaşıldı...

Kendi milletvekilinin Cumhurbaşkanlığına aday olmasını kuvvet/şiddet kullanarak, mecliste eşkiyalık yaptırarak engelleyen... Kendi partisindeki Müslüman milliyetçileri saf dışı edip eleyen ve Alevileri de "Aleviyim!" diyerek kandırıp oylarını alan Devlet Bahçeli'nin gerçek kimliği artık ispat edildi... O bir Ermeni ajanı...

****

Devlet bahçeli iktidar olmak için değil MHP'yi kontrol altında tutmak için var.


Sevgili Ülküdaşlarım.. Şimdi yazacaklarıma eminim inanamayacaksınız. Çünkü ben de ilk duyduğumda inanamamıştım. Adana Nüfus Müdürlüğü’nden emekli olan bir uzak akrabamı yaptığım ziyarette, Devlet BAHÇELİ ve ailesi hakkında inanılmaz şeyler söylemişti. O zaman son derece safkan bir ülkücü olan ben, bütün bunları peşinen reddetmiş ve o nüfus memuruna, -bir şey yapamazdım çünkü yaşını başını almış olgun biriydi- sert çıkıp, ülkücü harekete düşman olduğunu, bu tür uydurma şeyleri ulu orta yerde söylememesi gerektiğini ifade etmiştim. Adamın dedikleri yenilir yutulur şeyler değildi. Ancak bir süre sonra tekrar karşılaştığımızda, ileri sürdüğü iddaaların kanıtlarının artık elinde olduğunu eğer onunla beraber evlerine gidersem bana teker teker kanıtlayacağını söylemişti. Adamın iddiasına göre BAHÇELİ ailesi çok karışık bir nesebe sahipti. Ailesinden ERMENİ’den YAHUDİ’ye kadar bir çok soy karışımı olmuştu… Merakımı yenemedim ve adamla beraber evlerine gittim.

Sonra gördüklerime inanamadım. Eminim siz de inamamayacaksınız.

‘Şimdi okuyacaklarımı inanılmaz bulacaksını ama dediklerimde haklı olduğumu anlayacaksın’ dedi yaşlı nüfus memuru. Yüzüne anlamsız ifadelerle baktım. Hala bu herifin Ülkücü Harekete bir kastının olduğuna inanıyor ve attığı iftiraya karşı doyurucu açıklama yapamazsa bizzat cezasını ben kendi elimle orada verecektim.

Bir tomar silik fotokopi kağıdı çıkardı adam. Masaya geçip yanına oturmamı söyledi… Eline aldığı belgeleri sakin sakin inceleyip mırıldanarak konuştuktan sonra hepsini kendince alt alta sıraladı. Ve hazır olduğunu ifade eden bir işaret yaptı. Başlıyordu anlatmaya.

DUYDUKLARIMA İNANAMIYORUM

‘Bak evlat’ dedi, “Devlet BAHÇELİ; Salih ve Samiye oğlu 1948 Osmaniye-Hasanbeyli nüfusuna kayıtlı.”

Bunda şaşıracak bir şey yoktu, genel başkanımızın doğum bilgilerini MHP’nin tüm arşivlerinde bulmak mümkündü. Tatmin olmayan gözlerle baktım adama. Devam etti:

“Anne Samiye BAHÇELİ… Ökkeş ve Melek kızı. 1341 Osmaniye-Hasanbeyli nüfusuna kayıtlı. Samiye hanımın kızlık Soyadı KIRIKKANAT… Osmaniye Merkez nüfusuna kayıtlıymış. Annesi Melek Hanım: Melek KIRIKKANAT: Hacı Hüseyin ve Melek kızı. 1318 Osmaniye – Merkez nüfusuna kayıtlı.”

Sabrım tükeniyordu. Bu rakamlar ve yıllar hiç bir anlam ifade etmiyordu. Yani, annesinin ve anne annesinin kızlık soyadlarını bilmek marifet değildi ki?

Yaşlı adamın susacağı yoktu.

“Şimdi dedesine bakalım” dedi yaşlı adam:

“Ökkeş KIRIKKANAT: Halil-Emiş’ten olma Osmaniye Merkez kayıtlı.”

“Ve bu kısım tamam, acele etme evlat sakin ol ve dikkatini dağıtmadan beni dinle”

Ama benim sabrım kalmamıştı:

“Şimdi sıra babasının soy kütüğünü takip etmekte” diyerek alttaki kağıdı çekti ve okumaya başladı:

“Baba Salih BAHÇELİ: Turan ve Ayşe’den olma. 1320 Osmaniye-Hasanbeyli nüfusu.

Dikkatini şimdi çekerim, dedesinin soy ismine dikkat et:

Yani babaennesinin babasının soyundan Dede Turan SOYLU: Ahmet ve Raziye’den olma 1278 Osmaniye Merkezine kayıtlı. Yani BAHÇELİ ailesinde SOYLU soyismine rastlarsak şaşırmayalım ve devam edelim.

Yeğen Ülker BAHÇELİ: Turan ve Muhterem’den olma. 1958 Osmaniye-Hasanbetli nüfusuna kayıtlı.

Ülker hanım evlenince soyismi ÇERÇİ oluyor.

Ve karışıklık başlıyor:

Lyudmyla ÇERÇİ: Mikola, Tetyana’dan olma. 1977 Osmaniye Merkez’e kayıtlı.”

İşte buna inanmam mümkün değildi. Ancak ihtiyarın elinde tuttuğu kütük fotokopisinde her şey kayıtlıydı. Devlet BAHÇELİ’nin yeğenleri ERMENİ olamazdı, bunana inanmam çok zordu… Hatta ağırıma gitmişti. Nüfus memurunun yüzüne ters ters baktım ama onun susacağı yoktu.

“İstersen Anne tarafını takip edelim biraz da:

Nezihat SOYLU: Süleyman ve Fatma’dan olma, 1941 Osmaniye Merkez kayıt.

Nezihat hanım evlenince soy ismi ne oluyor dersin:?”

Yaşlı adamın suratına “nerden bileceğim” sorusunu sorarmış gibi baktım. Cevabı hazırdı:

“BOZDUĞAN… bak Nezihat BOZDUĞAN’ın kaydı işte burada:

Nezihat BOZDUĞAN: Anne adı: Fatma, baba adı: Süleyman. Doğum tarihi: 1941… İşte Osmaniye Merkez’deki nüfus kaydı.” Sustu yaşlı adam, bir sigara yaktı. Sanki çok önemli bir şey açıklar gibi canımı yakan cümleleri kullanmaya başladı:

“Coron Catherine BOZDUĞAN kimdir dersin? Robert ve Hilda’dan olma 1969 doğumlu Osmaniye Merkez nüfusuna kayıtlı?...”

Cevabını bilmediğim bir soruydu. Robert, Hilda, Catherine… Bunlar ancak Kemal DERVİŞ’in soy kütüğü olabilirdi. Liderimle ne ilgisi vardı ki?

“Moda tabirle Devlet Bahçeli’nin kuzen çocukları bunlar delikanlı. Dikkatini çekerim, kuzenleri büyük ülkücü, Türkçü liderinin!”

susmak bilmiyordu adam:

“Bu Catharine hanım sonra Ufuk Beyle evlendi. Ve Cem isminde bir çocukları oldu. 2001 yılında hem de.” Altlardan bir kağıt çekti.

“İşte bak onun kaydını da buldurdum bizim emektar dostlardan. O günün doğum tutanaklarında bir BOZDUĞAN daha vardı delikanlı. Sıla BOZDUĞAN., Ama ilk adı ELVİN konulmuştu çocuğun. O da 2001 doğumlu ve Osmaniye Merkez kayıtlı.”

Nefesim tıkanmış, sesim kısılmıştı sanki. Neler saçmalıyordu bu adam. Ama ben istemiştim ve o da susmak bilmiyordu:

“Hadi anne tarafının izini sürmeye devam edelim. Biliyorsun Devlet bahçeli’nin annesinin kızlık soyadı KIRIKKANAT. İstersen Osmaniye Merkez’deki akrabalarına bir bakalım.

İşte bak Süheyla hanım Mesela. Süheyla KIRIKKANAT; İsmail ve Cemile’den olma 1949 doğumlu Süheyla Hanımdan. Süheyla Hanım sonra Hatay’a aktarmış kaydı. Reyhanlı Nüfus memurluğunu araştırırsan, Süheyla Hanım’ın gerçek soy isminin HIZAL olduğunu göreceksin. Ve bu ailenin çocuklarına koydukları isimlere bakalım:

Guse Selis HIZALl; Mehmet Fırat ve Seyhan Sönmez görünüyor ebeveyn.

Enver Jan HIZAL. Nadiye ve Fırat’ın iki yaşındaki oğulları. Yine Hatay Reyhanlı nüfusuna kayıt ettirmişler.”

Beynim kitlenmişti artık. Yaşlı adama durmasını söyledim. Bana bakıp gülümsedi, ‘İnanmıyordun ama bak görüyorsun’ dedi. Kağıtları bir tarafa bırakıp bana çay getirdi. Sonra oturup devam etti.

“Bu HIZAL ailesinde Sabiha hanım önemli bir isim. 1941 doğumlu, İslam bey ve Hava Hanımdan olma. Ne güzel isimler değil mi? tam müslüman gibi. Bak bakalım Sabiha Hanım’ın soy ismi neye dönüşüyor: Sabiha APİŞ!!!

Hadi şimdi bu Apiş’lerin peşine düşelim bakalım bizi nereye çıkaracak…

Meryem APİŞ; Ahmet Bekir, Faize, 1949, Hatay-Reyhanlı..

Meryem Hanım’ın da soy ismi değişiyor, ŞAPSO oluyor.

MERYEM ŞAPSO: Ahmet Bekir, Faize, 1949, Hatay-Reyhanlı..

Bak şimdi bu ŞAPSO ailesi nasıl dönüp dolaşıp bahçeli’nin anne tarafının bir kolu olan BOZDUĞAN’lar ile birleşecek. Dümdüz okuyorum dikkatle dinle:

Aysun ŞAPSO: Ali Hikmet ve Elmas’tan olma, 1960 doğumlu, Hatay-merkez

Aysun SAVAŞ: Ali Hikmet ve Elmas’tan olma, 1960 doğumlu, ama kütük değişiyor bu sefer; Balıkesir-Manyas nüfus Müdürlüğü’ne kayıtlı.

Evlilik filan değixl üstelik. İçinden çıkılmaz bir durum, çünkü Aysun hanımın ablası Hülya hanımın soy ismi evlenene kadar SAVAŞ, sonra ALTUNDAĞ oluyor.

Bak sen de gör:

Hülya SAVAŞ: Ali Hikmet, Elmas, 1955 Balıkesir-Manyas.

Hülya ALTUNDAĞ: Ali Hikmet, Elmas, 1955, Mardin Ömerli’ye kayıtlı.

İstersen burada kütük bilgilerini detaylandırayım. Çünkü şimdi lazım olacak. Hülya Hanım’ın cilt no’su: 2, Hane No’su: 81.

Aynı cilt ve hane numarasında bir başka isim söyliyeceğim sana, yine Mardin Ömerli’den…

Hikmet ALTUNDAĞ: Hıdır, Sabiha, 1952, Mardin Ömerli kayıtlı.

Bu Hikmet ALTUNDAĞ soy isminde küçük bir değişiklik yapıyor sonra: ALTUNDAĞ iken ALTINDAĞ oluyor. Ve bu iki soy isim sonra birleşiyor BAHÇELİ VE ALTINDAĞ’lar yani..

İşte böyle ilginç bir çember üzerinde geziniyor Devlet BAHÇELİ’nin kökeni evlat!”

Yorulmuştum ve kafam karışmıştı. Açıkçası daha dinlediklerimi tam sindirmeden yeni isimlere hazmedemezdim. İzin istedim, bana nereye gittiğimi sordu, daha anlatacakları varmış. Ertesi gün geleceğime söz verip ayrıldım. Sizi bilmem ama ben şok olmuştum, gece boyu böylesi bir mutlak davanın liderinin bu kadar karışık bir aileden gelmesini içime sindirememeye başlamıştım. Nasıl olur Devlet BAHÇELİ’NİN YEĞENLERİ DENEBİLECEK İNSANLARIN NEREDEYSE TAMAMI Ermeni ya da Hıristiyan isimleri alabiliyordu.???

ERTESİ GÜN YAŞADIĞIM ŞOK DAHA DA BÜYÜDÜ!

Yine emekli nüfus memurunun gecekondu mahallesindeki evinin kapısındaydım. Dünkü gerilimli saatlerden sonra bu sefer beni güleryüzle karşıladı. Belli ki hazırlık yapmıştı. Hemen masaya geçtik ve anlatmaya başladı:

“Bugünkülere hiç inanmayacaksın belki ama madem başladık anlatıp bitireyim. Amca kızına bakalım:

SERPİL BAHÇELİ: Salih; Saniye’den olma 1946 Osmaniye-Hasanbeyli’ye kayıtlı.

Serpil hanım’ın yeri soy ismi nedir biliyor musun: FETTAHOĞLU!

Bu FETTAHOĞLU ailesinde AKSAY VE ÇANGA soyadları önemli. Bak şimdi bu zincir bizi nereye çıkaracak:

AYŞE NEZİHE ÇANGA: Mustafa ve Fatma’dan olma, 1936 Adano-kozan nüfusuna kayıtlı. Nezihe hanım’ın esas soy ismi ÇAMURDANOĞLU. Hatta sonra OĞLU kısmın çıkartıyorlar sadece ÇAMURDAN kalıyor. Al bakalım sana bir kaç tane aynı kütüğe kayıtlı ÇAMURDAN soy isimli kişi:

DERYA ERİKE ÇAMURDANOĞLU: Mustafa Ökkeş ve Ayşe Aysel’den olma 1957 doğumlu. Adana-kozan nüfusu.

ANİTA Deniz ÇAMURDANOĞLU: Gürkaynak ve ERİKA’dan olma. 1959. yine Adana-Kozan.

AGNES MARİA MAGDELENE ÇAMURDAN: FRANCOUİS JEAN PİERRE VE MARİE LOUİSSE CHARLOTTE ADREA’dan olma, Adana-Kozan nüfusuna kayıtlı.

Selçuk Emre ÇAMURDAN: Mehmet Cihan ve AGNES MARİE MADELEİNE’den olma 1985 doğumlu Adana-Kozan nüfusuna kayıt ettirilmiş.”

Yine beynim uyuşmuştu. Türçülük, Ülkücülüğün sembol isminin aile kökenindeki isimler içimi ‘cız’ ettirmişti. Boğazıma bir yumruk tıkanmıştı sanki. Yutkunamıyordum. İhtiyar adam anladı. Gözlüklerinin üstünden bana baktı ve ‘Bunlar daha ne ki hele bir dinle’ dedi. Devam etti:

“Aynı ailenin çocuklarının isimleri. Artık gizlenmeye bile gerek duymuyorlar:

SÜREYYA ELSA MİLLER: SAMUEL BERT, Sakine Sema’dan olma. 1986, Adana-Kozan..

RİFAT ORHAN ÇAMURDAN: Mehmet Cihan, AGNES MARİE MADELEİNE’nin çocuğu. Adana-Kozan doğumlu 1980.

SELİNA SAKİNE MİLLER: B una annesinin ismi de konmuş: SAMUEL BERT, Sakine Sema’dan olma. 1992, Adana-Kozan.

SERPİL FETTAHOĞLU’nun ailesindeki Öznur Hanım’a dikkatlice bakarsak bizi çok daha ilginç bir noktaya götürecek.

ÖZNUR FETTAHOĞLU: Mahmut nedim, Emine kızı, 1948, Osmaniye-Hasanbeyli.

Sonra küçük bir kayıt değişikliğini iyi farketmek lazım:

ÖZNUR FETTAHOĞLU: Mahmut nedim, Emine kızı, 1948, Osmaniye-Düziçi!!!

Neden düziçi? Diye soracak olursan, şimdi söyleyeceğim isim bunun cevabı olacak sanırım:

Düziçi Nufus memurluundaki FETTAHOĞLU kayıtlarında Algan soy ismi kimsenin dikkatini çekmez. BAHÇELİ’NİN annesinin yakın akrabası olan bu aileden bir isim yakında yapılacak seçimlerin kaderini belirleyen bir isimdir desem şaşırırmısın…

Şaşır o zaman bak bu kim?

TUFAN ALGAN: Ahmet ve Sultan’dan olma, 1939 Osmaniye Düziçi Nüfus müdürlüğüne kayıtlı.”

Bu tam bir şoktu. Demek TUFAN ALGAN ile DEVLET BAHÇELİ akraba idi. Hem de hiç de uzak olmayan akraba!

İhtiyar durdu, gözlüğünü çıkarıp masaya koydu, elleriyle gözünü oğuşturup:

“Şimdi söyle bakalım başka hangi ülkede, birisi siyasi parti lideri, diğeri Seçim kurulu Başkanı olan iki akraba olabilir. Üstelik bunlardan biri, Yani TUFAN ALGAN, akrabası BAHÇELİ’nin rakiplerini ekarte etti. RECEP TAYYİP ERDOĞAN VE NECMETTİN ERBAKAN’IN seçim yasağı almasında akrabalık bağının hiç etkisi olmadığını kim söyleyebilir. Üstelik karar bir oy fazlasıyla alınmışken ve o fazlalık oy TUFAN ALGAN’a aitken!! Bu seçim dürüst ve namusludur denilebilir mi?”

Artık kafam karman çorman olmuştu. Duyduklarıma inanamıyordum. Allah’tan bunu kimse bilmiyor diye sevindim ilk başta.b Ama bu dürüstçe bir davranış değildi. Hem ailesindeki Ermeniler, Hıristiyanları bilmeyen biz Ülkücü Gençlik bu adamın ardından nasıl hala gidebilirdik ki?

Yaşlı adam devam etmek istedi:

“Biliyorsun Devlet BAHÇELİ’nin annesi, ÖKKEŞ ALP KIRIKKANAT’IN HALASIDIR. Bunu dün sana ayrıntılarıyla anlattım. Hadi şimdi KIRAKKANAT ailesine bir göz atalım.

SANEM KIRIKKANAT: Remzi, İlkin’den olma, 1974, Osmaniye merkez kayıtlı.

Sanem hanımı takip edelim:

SANEM GEÇER: : Remzi, İlkin’den olma, 1974, Osmaniye Merkez kayıtlı.”

“Sus artık, tek kelime duymak istemiyorum!!”

Bağırmıştım… Yaşlı adam tedirgin oldu. Bir an için ona zarar verebileceğimi düşünmüş olacak ki, sandalyeden kalkacakmış gibi doğruldu. Öyle bir niyetim olmadığını belli ettim.

“Çok sağolasın iki gündür anlattıklarında kafamdaki sisleri dağıttın” dedim emekli memura.

Beni kapıdan uğurlarken gülümseyerek:

“Tekrar gel delikanlı. Bu sefer sana DEVLET BAHÇELİ’nin annesi ile AHMET NECDET SEZER’İN karısı arasındaki ilginç zinciri anlatırım. Ermenilerin, Yadudi halkaların bulunduğu zinciri. Kimbilir Belki SEMRA SEZER KÜRÜMOĞLU’nun Ermeni olduğunu ispatlarım sana!”Yine ne saçmalıyordu bu adam, Cumhurbaşkanı’nın karısı Ermeni miydi?

Dönüp tekrar dinleyecektim ama liderimin yıkılan kişiliğinin enkazı altında ezilmişti ruhum. Soruyorum şimdi size, Ermeni dölü bebek katili terörist başı Apo ile Benim Liderim arasında nasıl bir zincir vardı ve ben ne yapmalıyım!!!

İYİCE DÜŞÜNÜP ARAŞTIRALIM!!

saygılar

Alıntı
2009

Yeni yayınlardan e-posta ile haberdar ol!

Bu ay öne çıkanlar